Sami Efendi Hazretlerinden Aile de Saadet Formülü

0
Sami Efendi Hazretlerinden Aile de Saadet Formülü
Sami Efendi Hazretlerinden Aile de Saadet Formülü - Mustafa Eriş
Sayı : 384 - Şubat 2018 - Sayfa : 12


Muhterem Üstaz Mahmud Sâmi Ramazanoğlu kuddise sırruh hazretlerinin dâr-ı bekaya irtihallerinin otuz dördüncü sene-i devriyesini idrak etmekteyiz. Yüce Rabbimiz o güzel Allah dostunun izinde bir hayat geçirebilmeyi cümlemize nasib eylesin.
Muhterem Üstaz’ın hâtırâların­da bizler için ibret alınacak pek mühim dersler vardır. Bu sebebten her sene bize ulaşan yeni hâtırâları okuyucularımızla paylaşmayı bir vazife biliyoruz.
 Muhterem Üstaz hazretlerinin çalışma hayatı dönemlerinde, 1970’li yıllarda Tahtakale’de dükkanı bulunan ve şu an Küçükyalı’da ikamet eden Erzurum’lu bir kardeşten dinlediğim üç adet yeni hâtıra vardır. Bunlar ailede huzur ve mutluluğu sağlayacak prensip ve düsturları ihtiva etmektedir.
Ayrıca Adana’lı Ahmed Fakıh amcadan, merhum Faruk Karabucak ve Kırşehir’li merhum Kemal Keleş hoca efendiden naklen bize ulaşan bir takım hâtıralar daha vardır. Bütün bunlar yaşanmış hayattan bizlere ibret dersi veren, güzel örneklerdir. Günlük hayatımızı disiplin altına almamıza yardımcı olacak dikkat çekici, eğitici ve aile seadetine vesile düsturları ihtiva eden bu hâtıralar şunlardır:

SİZ BAŞARILI BİR ÖĞRENCİYİ HİÇ ATAR MISINIZ?
Allah dostları mânevi evladlarının muhabbet, merhamet ve disiplinli olmalarını isterler. Onların eğitimlerinde bu üç güzel ahlâkın üzerlerinde görünmesine sevinirler. Evladlarının mânevi terbiyesinde mesleki durumlarına göre örnekler verirler. Onların sağlam şahsiyetli, çalışkan ve dürüst olmaları için gayret ederler. Mânevi olgunluğa erişmiş, kâmil bir insan olarak yetişmelerini arzu ederler. Onların her türlü dertlerine, sıkıntılarına, problemlerine çözüm bulmaya çalışırlar. Bir öğretmen kardeşin Sami Efendimiz’le şu hâtırası buna ne güzel örnektir.
Bu hâtırayı aynı mecliste bulunan Erzurum’lu muhterem Faruk Küçük bey şöyle anlatır:
“- 1973 yılında Tahtakale’de Mustafa Alemdar amcanın yakınında bir dükkanımız vardı. Her gün merhum Mustafa Alemdar amca ile selamlaşır ve sohbet ederdik. Tahtakale piyasasındaki bütün esnaf onu çok sever ve hürmet ederdi. Sami Efendi hazretleri de onun dükkanında muhâsebe defterini tutardı. Ben o günlerde 17 yaşında bekar, genç bir delikanlı idim.
Sâmi Efendi hazretlerine içimden geldiği gibi “Hacı amca” derdim. Ama o, halk arasında tanındığı ve bilindiği gibi bir hacı amca değildi. Çok vakur, heybetli, mütevazi, mükrim, müstakim, güleryüzlü ve sevimliydi. Bakmaya doyamadığım pırıl pırıl, nur gibi bir sîmâsı vardı.
Ne zaman işden fırsat bulsam, o nur yüzünü göreyim diye ziyaretine giderdim. O mübarek zât, her sabah aynı saatte dükkanımızın önünden geçerdi. Her gün tebessüm ederek bizlere doğru döner selam verirdi. Bazı sabahları onun geçeceği vakitte çayımızı hazırlar, içeriye buyur ederdik. O da bizi kırmaz, dükkanımıza girer, çayımızı içer ve müsaade alırdı. Kıymetini bilemediğimiz o tatlı anlar böyle muhabbetle geçti gitti. Onunla beraber olduğumuzda gönlümüz huzur dolar, işlerimiz bereketlenirdi. Bir gün Mustafa Alemdar amca ile birlikte üst tarafdaki odasında oturuyorduk. Dışarıdan dükkana bir kişi girdi ve selam verip yanımıza geldi. Sami Efendi hazretleri ona “hoş geldin evladım” diyerek buyur etti. O zât, özel bir konuda zât-ı âlinizle görüşmeye geldim efendim dedi. Mustafa Alemdar amca hemen müsaade isteyip kalktı ve oradan ayrıldı.
Ben de peşinden kalkıp onu takib ederek oradan ayrılmak istedim. Fakat Sami Efendi hazretleri bana, “siz oturun evladım” buyurdu. Sonra o gelen misafire yönelerek: “ Buyur evladım!...” dedi. Adam mahcub ve mahzun bir vaziyette sıkılarak şöyle söze başladı:
“-Efendim! Ailevi bir sıkıntım var. Hanım ile geçinemiyoruz. Evde huzur kalmadı. Ne yapayım? Nasıl davranayım bilemiyorum? Bir çözüm ümidiyle durumu zât-ı alinize arzedeyim istedim. Ne emrederseniz onu yapacağım efendim!” dedi. Peşinden, hanımında gördüğü menfi davranışları tek tek saymaya başladı. Kalbine sıkıntı veren, içine dert yaptığı kötü hal ve tavırlarını ortaya koydu.
Sami Efendi hazretleri elinde bir kalem, önündeki kağıda sürekli bir şeyler yazıyordu. Adamın anlattıklarını tek tek not alıp, sonuna kadar, sabırla dinledi. Adam konuşmasını tamamlayıp bitirince Muhterem Üstaz hazretleri ona:
 “Başka bir şey kaldı mı evladım?” diye sordu. O da: “Hepsi bu kadar efendim!” diye cevap verdi. Sami Efendi hazretlerinin nur gibi parlayan sîmâsı biraz değişmiş.
“-Evladım! Bu hanımın hiç iyi tarafı yok mu?” diye sordu. Anlaşılan adam böyle bir soruya muhatab olacağını hiç düşünmemişti. Beklemediği bu sual karşısında şaşırıp kaldı ve derin bir sükûta büründü. Sami Efendi hazretleri onu, sorular sorarak konuşturmaya çalıştı. Peşpeşe sorduğu şu sorulara cevaplar almaya gayret etti.
“- Evladım! Bu hanım kadınlık vazifesini yerine getiriyor mu?” dedi.
O da: “-Evet Efendim!...” dedi.
“-Namusunu, iffetini koruyor mu?”
“-Evet!...”
Günlük hizmetlerini yapıyor mu?
“-Evet!...”
Evinin temizliğine, çoluk çocuğuna bakıyor mu?
“-Evet!...”
Yemeğini pişiriyor ve bulaşığını yıkıyor mu?
“-Evet!...”
Namazını kılıyor, ibadetini yapıyor mu?
“-Evet!...”
Tesettürüne dikkat ediyor mu?”
“-Evet!...” diyerek cevap verdi.
Sâmi Efendi hazretleri sorduğu sorular ve aldığı cevapları bir kağıda tek tek not almışdı.
Onlara yüz üzerinden puan vererek durum değerlendirmesi yaptı ve neticeyi şöyle açıkladı:
“-Bak evladım! Hanımının hakkında söylediklerini not aldım. Anlattıklarının içerisinde menfî olarak görüp, saydığın davranışlar, yüz üzerinden yirmi puan tutuyor. Sorduğum sorulara verdiğin müsbet cevablar ise yüz üzerinden seksen tutuyor. Sen bir öğretmensin. Yüz puan üzerinden seksen alan bir talebeyi hiç azarlar, dışarı atar mısın? Elbette azarlamaz, dışarı atmazsın. Olsa olsa o talebeyi daha yüksek puan almaya teşvik edersin. Benim nazarımda sen yüz puan almaya layıksın. Ben sende bu kabiliyeti görüyorum dersin” buyurdu.
Muhterem Üstaz hazretleri bu davranışıyla bize aynı zamanda aile içi bir meseleyi çözme yolunu öğretmiş oldu. Mahrem konulara kadar çok açık sorular sorarak kişiyi rahatlattı. Onun zihnini meşgul edecek bir konu bırakmamağa çalıştı. Bir öğretmen gibi not tutup, puan vererek o evladını kendi içinde muhasebeye sevketti. Son derece nazik davranışıyla ve özlü nasihatlarıyla bir yuvanın yıkılmasına engel oldu. Aile yuvalarını ayakta tutacak, yıkılmasını önleyecek pek mühim bir mesaj verdi: Aile seadetini sağlayacak hayat düstûru pek kıymetli nasihatlarıyla o evladını kurtardı. O mânevi evladının şahsında bütün sevdiklerine şu tebliğde bulundu
“-Evladım! Kadınlar Allah’ın bizlere emânetidir. O emânete sahib çıkmak, asıl emâneti veren Allah’a saygı göstermektir” buyurdu.
Bu hadise, Rabbimizin Kitâb-ı Kerîm’inde zikrettiği şu emr-i celî­lesini bizlere hatırlattı.
“Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda birçok hayır yaratmış olur.” (Nisâ sûresi: 19)

SİZİN HAYALİNİZDEKİ
KADIN HÛRİDİR
Bu hâtırayı anlatan Faruk Küçük bey kendi duygu ve düşüncelerini şöyle dile getirdi:
Sâmi Efendi hazretleri o öğretmeni vesile kılarak aslında bize mutluluk yolunu gösterdi. Bütün sevenlerine mutlu ve huzurlu bir aile için gerekli olan ince edepleri öğretti. İnsanoğlu duygu, düşünce ve hisleriyle çok girift, muamma bir varlık. Gönlünde uzun emeller taşıyıp sonu gelmeyen arzu ve istekler besler. Kendi dünyasında her şeyin dört başı mâmur ve mükemmel olmasını ister. İşinde, ticaretinde, evliliğinde ve aile hayatında hep mükemmeli arar. Kadın veya erkek, evleneceği eşinin ahlâkının, davranışlarının da mükemmel olmasını arzu eder. Hayalinde kusursuz, eksiksiz, güzel ve mükemmel bir insan tipi arar. İşte bu tür insanlar için Sâmi Efendi hazretleri şu reçeteyi sunar. O öğretmen evladının gönlündeki hayallerini şöyle tedâvi eder:
“-Evladım! Sizin tahayyül ettiğiniz kadına hûri derler. O da bu dünyada bulunmaz. Hûriler cennette!...” buyurur.
O öğretmen arkadaşa verilen bu mesajlar, aslında bizler için de geçerliydi. Bu dünyada hayalini kurduğumuz böyle bir insanın bulunamayacağını bizlere duyurdu. O arkadaş birkaç ay sonra bizim dükkana uğradı ve sevincini şöyle paylaştı:
“Büyüklerin sözünü tutmak insanı her türlü fitne, fesat ve şerden kurtarıyor elhamdülillah. Eğer o Allah dostunun nasihatlarını dinlemeseydim hayatım alt üst olacaktı. Yuvam yıkılacak, ailem dağılacak, çoluk çocuk perişan olacaktım. O mübarek zatlar sayesinde nefis ve şeytanın tuzağına düşmekten kurtulmuş olduk. O Allah dostlarının nasihatlarını dinledik ve şimdi torunlara sahib olduk. Hanım, çoluk çocuk ve torunlarla huzur içerisinde yaşıyoruz elhamdülillah” dedi.
Bu hâtıra muhterem Faruk Küçük beyi de çok etkilemiş ki, hiç unutamıyorum dedi. Hatta kendi özel hayatı için bir reçete olduğunu söyleyip şunları ilave etti:
“- Ben o günlerde onyedi yaşlarında henüz bekar bir gençtim. Evleneceğim kızın hiç kusursuz ve her şeyi ile mükemmel olmasını arzu ediyordum. Gönül dünyamda bu vasıfta bir hanım arıyor ve onun hayalini kuruyordum. Sami Efendi hazretlerinin bu nasihatları benim de uyanmama vesile oldu. Eksiklik, âcizlik ve kusurun insana, mükemmelliğin ise Allah’a ait olduğunu öğrenmiş oldum.

ÜÇYÜZ CİLD
KİTAB DA OKUSANIZ
Allah dostları ziyaretine gelenlere hal ve kaliyle hep manevi reçeteler sunarlar. Karşısına gelen mânevi evladının hâline ve durumuna göre tedâvi verirler. Sohbet ve zikir gibi mânevi dersler konusunda çok titiz davranırlar. Sohbetler yapılıyor mu? Seherlerimiz nasıl? gibi sorular sorarlar. Evladlarının gönül âlemlerini zenginleştirmek için bir disiplin içerisinde takib ederler. Kimi zaman çağırarak kimi zaman sohbetleriyle mesaj verirler. Bu konuda Muhterem Üstaz hazretlerinin şu hâtırası çok dikkat çekici ve eğiticidir. Bu hatırayı bizzat yaşayan ve bize anlatan Kırşehir’li muhterem Hacı Hoca ağabeyimiz hayattadır. Allah Teâlâ kendisine sağlık sıhhatte uzun bir hizmet ömrü versin. O candan, samimi, mütevâzi, her dâim yüzü güleç, nur gibi bir sîmâya sahib bir hizmet insanıdır. Sâmi Efendimizi ziyarette kendisinin de birlikte bulunduğu bu hâtırayı şöyle nakleder:
“-Kırşehir’li merhum Kemal Keleş Efendi abimiz vardı. Âlim bir zât olup kitab okumayı çok severdi. Günün yirmi üç saatini kitab mütâlâsı ile geçirse yorulmazdı. Bazen aramızdaki muhabbete dayanarak tebessümle, hocam istirahat de lazım derdim. O da fakiri çok sevdiği için bu sözüme karşılık: “Hacı Hoca! Bir saatlik uyku yeter” derdi.
Kırşehir’de kardeşlerin mânevi eğitimiyle ilgilenir, büyük bir aşkla hizmet ederdi. 1975 yıllarıydı, o sene Hocaefendi ile beraber Hacca gitmeye niyet etmiştik. Sami Efendi Üstadımızı ziyaret edip duasını alalım istedik. Kemal Keleş hoca efendi ile birlikte İstanbul’a gittik.
Erenköy’deki devlethanelerinde Üstadımız bizleri kabul etti. Muhtasar bir sohbetten sonra ikramlarda bulundular. Sami Efendi Üstâdımız bir ara Kemal Keleş hoca efendiye bakarak:
“ Üçyüz cild de kitab okusanız, ezberleseniz, o beden çürüyecek. İllâ beden zikrullaha geçmeli” buyurdular.
Kemal hoca efendi de samimi bir şekilde, içinden geldiği gibi Üstazımıza:
“-Efendim! Kendimi alamıyorum” diye cevap verdi.
Onun bu sözüne Üstadımız karşılık vermeyip bir müddet sükut etti.
Sonra konuyu değiştirip bize Hacca gidişimizle ilgili şu tavsiyede bulundular:
“Biz bu sene buradayız. Sizler Hacc'da hizmetinizi Musa Efendiye yaparsınız inşallah” buyurdular. Peşinden üç defa: “El-vekil ke’l-asıl/ Vekil asıl gibidir” sözünü tekrar ettiler.
Devlethaneden çıktık ve memlekete dönmek üzere Harem otagarına geçtik. Kemal hoca efendi yolculuk esnasında bir ara ziyaretimizle ilgili olarak fakire:
“ Hacı! Bugün bir rüya âlemiydi sanki. Bir ateş koydular bizim ormanlığa.Ormanlık yandı” dedi. Üstadımızın tavsiyelerinin kendisine çok tesir ettiğini açıkladı. O sözlerin kendisi için özel bir mesaj, bir tebliğ olduğunu ifade etti. Bundan sonra zikrullaha daha fazla vakit ayıracağını söyledi. Kitab tetebbuâtına mânevi derslerden sonra devam edeceğini bildirdi. O günden sonra Kemal hoca efendinin üzerindeki o hal, o istek yok olup gitmiş. “Kendimi alamıyorum” duygu ve düşüncesi gönlünden silinmiş. Günlük hayatında mânevi derslerine, zikrullaha daha öncelik verir hale gelmiş. Karşılaştığımızda latife ederek: “- Hacı! Mütâlâa azaldı, Zikrullah çoğaldı” derdi.

ALLAH ÜMMET-İ MUHAMMED’İ BİRBİRİNE SEVDİRSİN
Allah dostları “nefsî nefsî” değil, hep “ümmetî ümmetî” diyerek yaşarlar. Sabah akşam, devamlı Allah’a duâ ve tazarrû halinde bir hayat geçirirler. Her fırsatta ümmetin birliği, dirliği ve huzuru için gayret edip çalışırlar. Sâmi Efendi Üstadımız da ümmetin derdiyle dertlenir ve ümmetin birliği için dua ederdi.
“Musâhabe” adlı kitablarının ilk konusu “müminler kardeştir” başlığını taşımaktaydı. Sohbetlerinde din kardeşliğinin kan kardeşliğinden daha evla olduğunu hatırlatırdı. Müminlerin kaynaşması, müminler arası soğukluğun giderilmesi konularına çok önem verirdi. Bu konuda muhterem Sâdık Gündoğdu bey merhum Faruk abiden şu hâtırayı anlatır:
“-1979 yılının yaz mevsiminin Ağustos ayı idi. Üstâdımızın Medine’ye hicret için hazırlıklarını tamamladığı haberi Adana’ya ulaşmış. Belki bir daha dönemeyebilir düşüncesiyle Faruk abi uğurlamak için İstanbul’a gelmiş. Erenköy’de Devlethanede buluşmuş ve hava alanına kadar Üstâdımızla birlikte olmuş. Hava limanında son çıkış noktasına kadar huzurlarından ayrılmamış. Pasaport kontrolüne girmeden önce mübarek ellerini öpmüş ve hasret gözyaşıyla uğurlamış. Üstâdımız içeriye geçtikten sonra arkada bıraktığı evladlarına tekrar dönüp selam vermiş. Mahzun bakışlarla göz yaşları içerisinde geride kalan evladlarına şu nasihatta bulunmuş:
“Dua edin! Allah, Ümmet-i Muhammed’i birbirine sevdirsin. Birbirlerinin ayıplarına bakmaksızın birbirlerini sevsinler” buyurmuş.
Gelecek Ay
Temkin Ehli Dirayetli Olabilmek
Sevenlerinden Dua Talebi
Maksûda Ulaşmak İçin
İyi Bir Komşu Güzel Bir İnsan…

KUYUMCUYA GİTTİĞİNİZDE NEYE BAKARSINIZ?
Allah dostları merhamet dolu bir kalbe sahib, engin gönüllü, ufuk insanlardır. İnsanlara ayıp görmek veya kusur araştırmak için değil hep sevgi ile bakarlar. Onlar, kusur defterini yakmış, afvetmeyi kendilerine şiar edinmiş sevgi dolu gönül erleridir. Hizmet, muhabbet, şefkat ve merhamet, afv ve müsâmaha onların gönül meyvesi olmuştur. Kendisini ilgilendirmeyen şeylerle ilgilenmez, kimseye kin tutmaz, hased etmezler. Dünyada tek hedef ve gayeleri Allah’a güzel bir kul olabilmektir. Bu konu ile ilgili bir hâtırayı muhterem Ahmed Fatih Andı amca şöyle anlatır:
“-Bir ziyaretimde Tahtakale'de Üstadımız'la birlikte odasında oturuyorduk. Adana’lı bir kişi geldi ve Üstadımıza: “Efendim! Yeni tayin ettiğiniz abiye bir türlü ısınamadım. Kalbim bir türlü onu kabul edemedi” gibi sözler sarfetti. O günlerde Adana’ya Hacı Hasan Efendi yeni görevlendirilmişti. O kardeşin sarfettiği bu sözlere karşı Üstadımız hiç yorum yapmadan şöyle cevab verdi:
“-Evladım! Siz bir kuyumcuya gittiğinizde kuyumcuya mı bakarsınız,
Yoksa alacağınız altına mı bakarsınız?
Kuyumcunun sakalına, boyuna, bakmazsınız, alacağınızı alır çıkarsınız” buyurdu.
Huzurunda kimsenin gıybetinin ve dedikodusunun yapılmasına fırsat vermedi. Zira her müslümanın “Allah’a güzel bir kul olma” gibi yüce bir dâvâsı vardı. Bir ömür o dâvânın tahakkuku için gayret edip son nefese kadar çalışması lazımdı. Kimseye takılmadan, kimseye kin tutmadan, kimseyi incitmeden ve kimseden incinmeden.

 

Yorum Yazın

Facebook