Sami Efendi'de Sohbet Disiplini

0
Sami Efendi'de Sohbet Disiplini
Sami Efendi'de Sohbet Disiplini - Y. Selman Tan
Sayı : 394 - Aralık 2018 - Sayfa : 16

Urfalı Mehmet Parmaksız Ağabeyle...

Sami Efendi'de Sohbet Disiplini

Mehmet Parmaksız ağabeyimiz Urfa’nın gönül erenlerinden. Ailesi Güneydoğu’nun köklü ve asil ailelerinden. Ailede tasavvufî bir hayatın içine doğmuş. Çocukluğundan itibaren muhabbetle, fedakarlıkla büyümüş. Kendisi de sakallarını hizmette ağartmış gözü yaşlı bir derviş. Hayatı gönlen bağlı olduklarının arkasında İstanbul, Mekke, Medine güzergahında geçmiş. Zamanımızda gittikçe azalan teslimiyet ehillerinden.
Mehmet ağabey uzun yıllar ağabeyi Esad Parmaksız ağabeyin bir adım gerisinde ve hep hizmetindeydi. Bu sohbet vesilesiyle Esad ağabeyi rahmetle yâd ediyor onun hatıralarını da okuyucularımızla paylaşmış oluyoruz.
Mehmet ağabeye teşekkürler ediyor, hayırlı hizmet ömürleri temenni ediyoruz.

Y. Selman TAN: Efendim sizi tanıyalım mı?
Mehmet PARMAKSIZ: Fakir 1940 doğumluyum. Dedem, babam Urfa’nın eşrâfındandır. Ticaret ile meşgul olurlarmış. Dedeme Cenab-ı hak alışverişte çok genişlik vermiş. Kendisi sağlığında Şehbenderiye isimli bir vakıf kurup buraya han, hamam, dükkanlardan oluşan 150 adet mülkünü vakfetmiş.
Babam hafızdı. Çocukluğumuz-dan itibaren dini eğitimimizle bizzat kendisi ilgilendi. Evimiz Ulucami’nin karşısındaydı. Elimizden tutar bizi namaza götürürdü. Yemekler hava kararmadan yenirdi. Yatsı ezanı alaturka saate göre saat 1:30’da okunurdu. Babam bakardı yemekten sonra uyuyacağız, bize “Sizin yatsınız oldu, hadi siz yatsıyı kılın yatın” derdi. Yani bize namaz geçirmeme alışkanlığını o verdi.
Babam gelen misafirleri üç gün evden bırakmaz biz de onlara hizmet ederdik. Bayramlarda misafirlere mutlaka para verirdi. Biz, ‘babamız kocaman adamlara para veriyor ayıp oluyor’ derdik. Ama o adetinden vazgeçmezdi. Sonradan anladık ki bir kısmı hakikaten paraya ihtiyacı olan insanlarmış.
Esad Ağabeyim 1958’de babam vefat ettikten sonra bana hem babalık hem ağabeylik yaptı.
Babamın vefatı da şöyle oluyor. Rahatsızlanınca Diyarbakır’a hastaneye götürüyorlar. Bir ara gözünü açıyor ve Esad ağabeyime “Bugün Şaban’ın 15’i midir?” diyor. Esad ağabeyim “Hayır baba Şaban’ın 12 sidir” deyince babam “Beni hemen hastaneden çıkarıp Urfaya götürün” diyor. Daha yapılacaklar vardı, denmesine rağmen ertesi gün Urfa’ya dönüyorlar. Şaban’ın 15. gecesi yani Berat Kandili’nde ruhunu teslim ediyor.
Y. S. TAN: Sizin manevi hayatla tanışmanız bildiğim kadarıyla aileden geliyor değil mi?
M. PARMAKSIZ: Evet. Babam 1926 yılında Esad Erbilî Hazretleri’nden manevi ders almış. Alışı da şöyle oluyor.
Sami Efendi Hazretleri’ni bir ziyarete gittiğimizde bana “Bak babanla nasıl tanıştık sana anlatayım” dedi. “Tramvayda gidiyordum. Birisi tramvaydakilere “Kocamustafapaşa’daki Kelamî Dergahı’na gideceğim, acaba bilen var mıdır?” diye sordu. O zamanlar da sıkıntı zamanlarıydı. Dergahlar takip altındaydı, kapatılmak isteniyordu. Kendisine yaklaştım ve “Ben o tarafa gidiyorum beraber gidelim” dedim. O gece Kelâmi Dergahı’nda kendisini misafir ettik. Sabah “Acaba Esad Erbilî Hazretleri bizi evlatlığa kabul eder mi?” diye sordu. Biz de “Kendisine soralım” dedik. Esat Efendi’ye; “Efendim Urfa’dan Ahmet Bey gelmişler” deyince Esad Efendi Hazretleri; “Biz geldiği anda onu evlatlığa kabul ettik” buyurdular.”
Hatta Esad Efendi sırtındaki cübbeyi çıkarıp babama hediye etmişler. O yeşil cüppe hâlâ hatıra olarak Urfa’dadır.
Esad Ağabeyim benden 12 yaş büyüktü. Babam onu 1954 yılından itibaren Sami Efendi Hazretleri’ni ziyaret etmeye gönderirdi.
Esad ağabeyimin ders alışı şöyle oluyor: Esad ağabeyim manevi hayata intisap etmek istediği sıralarda Urfa’da bir başka mürşit ile Sami Efendi’nin arasında kalıyor. Bu kararsızlık içinde yani kalbinin bir oraya bir buraya gittiği sıralarda geceleri kendisini korkutuyorlar. Bir gece rüyasında Sami Efendi Hazretleri’ni görüyor. Sami Efendi “Evladım sakin ve huzurlu ol. Allah’ın izni ile Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’e seni ulaştıracak olan biziz. Ayrıca İnşirah Suresi’nde de manayı bozacak bir yanlış telaffuzunuz var. Onu da bir hocaya kontrol ettirseniz iyi olur” diyor.
Ağabeyim uyanınca hemen “Elem neşrah leke” suresini bir hocaya okuyor ve bir harfi yanlış okuduğu anlaşılıyor. Daha sonra kalbi sükunet buluyor ve gelip Sami Efendi’ye teslim oluyor.
Dersi aldıktan altı ay sonra Sami Efendi ağabeyimin dersini ruha geçiriyor. Ağabeyim Urfa’ya döndükten sonra ders yaparken ruh zikrini yapmadan önce kalp zikri yapmaya da devam edip edemeyeceğini bilemiyor. Etrafta sorabileceği kimse yok. Telefon etme imkanı yok. Acaba tekrar İstanbul’a gitsem mi diye düşünür iken Sami Efendi Hazretleri rüyasına geliyor ve “Evladım nasıl çocuklar her seferinde elif, be diye başlarlarsa biz de bütün zikirlerimize ilk önce kalpten başlayıp sonra diğer letaiflerin hepsini sırasıyla devam ederiz” diyor. Bu şekilde ders tarif ettiği de olurmuş. Aynı rüyada ben de yanlarındaymışım. Ağabeyim Sami Efendi’ye “Efendim bunu da deftere yazalım mı?” diye sormuş. Sami Efendi bana baktıktan sonra “Peki yazalım” buyurmuş.
Bir sonraki İstanbul’a gidişinde Sami efendi Esad ağabeyime “Nasıl derslerin, kalpte, ruhta zikir uyandı mı? diye soruyor. Ağabeyim “Efendim ne kalbimde, ne de ruhumda herhangi hiçbir şey hissetmiyorum” diyor ve bir anda gözlerinden yaşlar iniveriyor. Bunun üzerine Sami Efendi buyurmuş ki; “Üzülme böyle olur, bir tencereyi ateşe koyarsın hemen kaynamaz. İçindekilerin kenarlarında kabarcıklar oluşmaya başlar. O kaynayacağının işaretidir. Sonra da bi iznillah kaynar” diyor. Ağabeyim devamla şunları anlatmıştı; “Bu sırada bana nazar ettiğini farkettim. Yanından çıktıktan sonra bir baktım ki bütün vücudum tepeden tırnağa zikir halinde.”
Tasavvuf kitaplarında anlatılır ya, müridde istidat olur ise, ve gayret olur ise Allah erleri Allahın izniyle bir nazarda müridi bir halden bir hale geçirirler.
Ben de ağabeyimle birlikte İstanbul’a giderdim. Tahtakale’deki o herkesin bahsettiği tahta merdivenle çıkılan asma katta manevi alışverişimizi yapardık.
1968 yılında Urfa’da bir istihare yaptım. Topkapı Sarayı gibi bir sarayda bir padişah tahtında Sami Efendi Hazretleri oturuyorlardı. Herkes sırayla elini öpüyordu. Sıra bize gelip elini öptükten sonra kulağıma bir seda geldi “Sami Efendi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’in vekilidir” diye.
Hemen İstanbul’a gidip İbrahim İzgördü ağabeyle birlikte ziyaretine gittik. Ders istediğimizi söyleyince istihare yapıp yapmadığımı sordu. Hatta âdeti olmadığı halde ne gördüğümü anlatmamı istedi. O zaman hazırlık dersi yoktu. Lafza-i celal zikri 3 binlerden başlar 5 bine kadar çıkardı. Benim heyecanlandığımı görünce “Sana İbrahim Bey tarif etsin” dedi. Halbuki Esad ağabeyim ders aldığı zaman ona “Osmanlıca bilir misin?” diye sormuş, bildiğini söyleyince “O zaman tarifimi tek tek yaz” demiş ve yazdırmış.
İlk zamanlar dersimi bizzat kendisi kontrol ederdi. Daha sonra Musa Efendi’ye gönderdi. Esad ağabeyime vazife verildikten sonra ise ona kontrol ettirirdim.
Y. S. TAN: Ziyaretlerinizde Sami Efendi’nin size özel tavsiyeleri olur muydu?
M. PARMAKSIZ: Ders kontrolümü yaptığı zamanlarda fakire “Derslerimizi usulüne uygun olarak mutlaka seher vaktinde yapalım. Çünkü seher vakitlerinde çok sırlar vardır. Seher vakti Allah’la başbaşa kaldığın zaman feyzi ilahi rahmet gibi yağar” buyurdular.
Devamında “Ayrıca teheccüt namazına özel ihtimam gösterelim. Teheccüt namazını sekiz rekat olarak kılalım. İki rekatta bir selam verelim. Bu sekiz rekatta Yasin-i şerifi bitirelim. Yasin Suresi’nde yedi tane mübin vardır. Her bir rekatın sonunu ‘mübin’ ile bitirelim, sekizinci rekatta ise ‘türceun’ ile yani Yasin’in sonu ile tamamlayalım” buyurdular.
Elhamdülillah himmetleri oldu o günden beri devam ediyoruz. Hastalık yolculuk hariç verdikleri emanetin vaktini hiç şaşırmadık.
Malum Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de teheccüt namazını hiç aksatmamıştır. Zaten Sami Efendi manevi dersini seher vaktinde yapmayanları dersini yapıyor saymazlardı.
“Üç sohbet üstüste gelmeyenleri sohbete almayın” derdi. Esad ağabeyim bazı ihmal edenleri çağırdı “Sami Efendi böyle buyuruyor, ya bırakacaksınız ya devam edeceksiniz” dedi. Yani Sami Efendi Hazretleri sohbetlerdeki intizamı sağlamak için çok titiz davranmışlardır. O yüzden Türkiye’nin her tarafında sohbetler aynı intizam üzere yapılır olmuştur. Mesela bize verilen emir üzere sohbetler yedi kişi olurdu sekizinci kişi gelse almazdık.
Her gittiğimizde mutlaka “Kardeşler iyi mi, sohbetler devam ediyor mu?” diye sorarlardı. Onun için sohbetler olmazsa olmazdı.
Bir ara Türkiye’de yine zor bir dönem yaşanıyordu. O zaman bütün sohbetler durdurulmuştu. Esad ağabeyim Sami Efendi’yi ziyarete gidince “Efendim bizim oralarda sıra geceleri çok yapılır. Onun için bizim sohbetimiz dikkat çekmez, biz devam edelim mi?” diye sorunca “O zaman siz sohbetlere bildiğiniz gibi devam edin” buyurmuşlardı. Ben de künefelerini, çiğ köftelerini yaparak hizmet ederdim.
Bize “Dört kişiyle de olsa mutlaka hatmi hâceyi yapın” buyurmuşlardı.
Urfa’da bir bağımız vardı oraya hatmi hâce yapmaya giderdik. Oraya gittiğimiz bir gece kalktık herkes teheccüt namazı kılıp kendi kendine dersini yapmaya başladı. O sırada dışardan fasih bir lisanla Allah Allah diye bir ses geliyor. Bağımız sakin bir yerdedir. Acaba dışarda kim var, diye baktık hiç kimse yok, Üstelik bizim yolumuzda cehri zikir yok, kimse o şekilde zikretmez. Bağa gelenleri saydık hepsi içerdeler ama ses devam ediyor. Sesi takip edince baktık ki ağacın üzerinde bir kuş Allah’ı zikrediyor. Bize dersimiz boyunca arkadaşlık yaptı ve hepimize manevi bir ikram oldu..
Sami Efendi sohbetlerini uzun yapardı. Bir sohbette sohbetin başından sonuna kadar Selman-ı Farisî Hazretleri’ni anlatmıştı. Selman-ı Farisî Hazretleri’nin hayatını anlatırken kendisi çok heyecanlanmıştı. Hala o heyecanlı hali gözümün önündedir.
Sami Efendi Hazretleri’ne Urfa’ya gelmek nasip olmadı. Ama Musa Efendi çok geldi. 40 ihvan için gelir, iki gün kalır, günde iki defa sohbet ederdi. Her gelişinde mutlaka Harran’daki Hayatî Harrânî Hazretleri’ni ziyaret ederdi.
İkramları genellikle kardeşler hazırlar vazife taksimi ile hizmet ederlerdi. Kimi kebabı hazırlar, kimi pişirir, kimi, künefeyi yapardı. Musa Efendi bizim usulümüzü görünce gülerek “Maşallah Urfalılar kendi işlerini kendileri yapıyorlar, hanımlarına hiç iş bırakmıyorlar” derdi. Hizmet ehlini çok sever, özellikle takdir ve taltif eder idi. Hizmet ehlini nereye giderse gitsin seçer ayırır ve ona özel olarak davranırdı. Bazen gözlerin içine bakarak gülümser, bazen musafaha yapar veya nadiren sadır sadıra gelecek şekilde kucaklaşır bazen onun gönlünü alacak hediyeler verirdi.
Y. S. TAN: Hizmet bir fedakarlık talimidir değil mi Mehmet ağabey?
M. PARMAKSIZ: Elbette. Size ibretlik bir hadise anlatmak istiyorum. Sami Efendi Hazretleri zamanında Urfa’da vazifeli yoktu. Sami Efendi, bir gün haber gönderiyor; “Ya Esad bey, ya da Kemal bey hizmeti alsın” diye. Kemal ağabey diyor ki, “Esad ağabey varken ben böyle bir vazifeyi yapmam”, Esad ağabey diyor ki “Kemal ağabey varken ben yapmam.” Sonunda Kemal ağabey yemin ediyor. Dikkat ederseniz kendileri talip olmayıp, bir başkasına layık görüyorlar. Aslında bu Ashâb-ı kiram’ın hasletidir.
Kemal ağabey Urfa’da büyük toprak sahibiydi. Belki 10 bin dönüm arazileri vardı. 1975 yılında Ecevit zamanında toprak reformu çıkarıldı. Kemal ağabeyin elindeki bütün araziler istimlak edildi. Oldukça düşük bir rakam belirleyip 20 senede ödemek üzere vadelendirdiler, sonra o paralar da pul oldu gitti. Daha doğrusu arazileri ağaların elinden alıp marabalara verme işlemiydi bu. Güya sosyalizme uygun bir çalışma yapıyorlardı. Kemal ağabeyin başka bir gelir kaynağı yoktu. Toprakları elinden alınınca üzüldü ve Urfa’yı terk ederek Ankara’ya hicret etti. Daha sonraları ise Kemal Yetkin ağabeye Sami Efendi Ankara’ya hizmet vazifesi verdi.. Kemal ağabey vefat edinceye kadar Ankara’ya hizmet etti. Zaten Sami Efendi’den birkaç ay sonra 1984 yılında vefat etti. O kadar hizmet ehliydi ki, Musa Efendi “Ankaralılar Kemal Bey’i unutamadılar” derdi.
Mekke-i mükerreme’de, umrede Altınoluk’un önünde oturuyoruz. Adanalı Faruk Karabucak ağabey “Bu gece miraç gecesidir bir tespih namazı kılalım” dedi. Daha sonra sabah namazını kıldık. Bizler Medine’ye gideceğimiz için veda tavafını yaptık. Tavaftan sonra Faruk ağabeye neden tavafa gelmediğini sorduk. Adana şivesiyle “Ağam ayakkabılarınıza bekçilik yaptık” diye latife yaptı. Sonra Esad Ağabeyim Faruk ağabey’in kulağına eğilerek demiş ki, “Cenab-ı Hak imanla gitmeyi nasip eder ise inşallah öbür tarafta görüşürüz” demiş. Tabi bizim haberimiz yoktu. Mekke’yi çıktıktan 50 km sonra otobüsümüz devrildi. Otobüsten 22 kişi vefat etti. Ailemizden otobüste sekiz kişi vardı. Esad ağabeyimizin zamanı gelmiş içimizden o rahmeti Rahman’a kavuştu. Kendisini Cennet-ül mualla kabristanına defnettik.
Şöyle farklı bir hadise de yaşadık. Kaza olduktan sonra herkesin eşyaları, paraları etrafa saçılmıştı. Polisler onları toplayıp ‘herhalde şu şunundur’ diyerek dağıtım yapmışlar. Cenazeyi morgdan aldıktan sonra bize de “Cenazenizin cebinden şu kadar para çıktı” deyip parayı ve eşyalarını teslim ettiler. Eve gittiğimiz zaman elbisesini kontrol ederken kemerinin içinden bir kağıt çıktı. Otobüse binmeden önce “Üzerimdeki para şu kadardır” diye bir yazı yazmış. Polislerin verdiği parayı saydık 500 riyal bize fazla verilmiş olduğunu anladık. Ben de götürüp o parayı geri iade ettim. Elhamdülillah son anında bile üzerinde hiçbir hak bırakmadan gitmiş oldu.
Dükkanımızda çalışan bir Adem hafız vardı. Tabi bu hadise yıllar önce oluyor. Babası gelip Esad ağabeyime diyor ki; “ Senin bu çırağın çok yaramazlık yapıyor, kötü arkadaşları var, namazı da terk etmiş, ben çaresiz kaldım sen ne yaparsan razıyım” diyor. Esad ağabeyim de çırağını dövüyor. Hafız ondan sonra toparlandı. Esad ağabeyimle son seyahate çıkacağımızda hâfızın elinden tutup onu odunluğa götürüyor. “Seneler önce ben seni burada dövmüştüm. Al şu odunu sen de kısasa kısas yap, hakkını al, ödeşelim ne olur bende hakkın kalmasın, belki gideriz dönmeyiz” diyor. Adem hafız da “Efendim hakkım helal olsun, siz olmasaydınız ben adam olmazdım” diyor.
Ankara’da Makro Turizm’in sahibi anlatmıştı. Bizim kazanın olduğu anlarda Musa Efendi Medine’de sohbetteymiş. Sohbet sırasında hüzünlüymüş. Sohbetten sonra “İçinizde Urfalı var mı?” diye sormuş. Sonra da “Urfalıyım ezelden türküsünü söylemesini bilen var mı?” demiş. Halbuki sohbetlerden önce veya sonra hiçbir zaman ilahi bile söyletmezlerdi. “Urfa’yı Hak saklasın bir sevdiğim var içinde” bölümüne gelince ağlamaya başlamış.
Büyüklerin sözlerine uymanın bereketi ile ilgili de bir şey anlatmak istiyorum.
Medine’den karayoluyla Türkiye’ye dönerken akşam Suudîler sınırı kapattıkları için biz akşamdan yola çıkıp sabah sınıra varıyor ve işlemlerimizi yaptırıp yola devam ediyorduk. Bir keresinde yola çıkmadan önce Musa efendi ile görüşmüştük. Bize sabah namazından sonra yola çıkmamızı söyledi. Biz de emre ittiba ettik. Akşam sınıra vardığımız zaman hiç adetleri olmadığı üzere Suudiler hanımları ayrı erkekleri ayrı misafir edip ikramlarda bulundukdan sonra ertesi sabah bizi uğurladılar. Bir benzerini de Sami Efendi Hazretleri’nin Bağdat’ta Abdulkadir Geylani Hazretleri’ne uğramamızı söylemesiyle yaşamıştık. Halbuki biz giderken Abdulkadir Geylani’ye uğramıştık ve Bağdat karışık bir yer olduğu için uğramayı düşünmüyorduk. Teslimiyet ile hareket edildiği zaman hep yolların açıldığını görmüşüzdür.
Y. S. TAN: Teslimiyette gönlü çok bulandırmamak gerekiyor değil mi?
M. PARMAKSIZ: 1969 yılında hac mevsiminde Mekke’de Sami Efendi Hazretleri ile beraberdik. Sohbet için bizi kaldığı otele çağırdıkları zaman dünyalar bizim olurdu. Herhalde bizi sevindirmek isterlerdi ertesi gün tekrar çağırırlardı. Zannederim üçüncü gidişimdi, kalabalığın içinde bir genç dikkatimi çekti. Rahat bir şekilde oturuyordu. İçimden, ‘böyle büyüklerin yanında bu şekilde oturmak edebe uygun değildir’ diye geçirdim. Hemen Sami Efendi bana dönerek “Bu genç, kardeşimizdir. Müslüman oldu. Amerika’nın Kaliforniya şehrindendir. İsmi İhsandır” dedi. Biz öyle bir yoldayız ki değil teslimiyette zafiyet, gönlümüze gelen düşünceleri bile kontrol edip, dikkatli davranmamız gerekiyor. Zaten dervişlikten veliliğe geçiş, içinizden geçen düşünceleri bile Hakk’ın rızasına uygun bir hale sokmaktır.
1984 yılında Sami Efendi vefat ettiği zaman ağabeyimle birlikte Musa Efendi’ye taziyede bulunmak üzere Medine’ye gitmiştik. Kendisini aradık bulamadık. Mescid-i Nebevi”ye döndüğümüzde Samsunlu Hüseyin amca Musa Efendi’nin Türkiye’ye dönmek üzere havaalanına gittiğini söyledi. Bunun üzerine biz hemen havaalanına gittik. Orada taziyede bulunup ziyaretimizi gerçekleştirdik. Musa Efendi bundan o kadar memnun oldu ki, Medine’de kaldığımız bir hafta boyunca bize devlethaneyi yani kendi evini tahsis etmişti. Bunu şunun için söylüyorum. Muhabbetle attığınız her adım size hayır, bereket ve lütuf olarak döner.
Rabbim yaptığımız ibadetleri ve sohbetlerimizi kabul buyursun. Üstadımıza sıhhat ve hizmetlerine bereket lütfetsin. Cümlemize bu yoldan istifade etmeyi nasip etsin. Bütün kardeşlerimizle birlikte hepimize iman ile ve Rabbimizin adını anarak ölmek nasip olsun. Sübhane Rabbike Rabbil izzeti amma yesıfûn. Ve selâmün alel murselîn. Vel hamdülillahi Rabbil alemîn. El Fatiha.

 

Yorum Yazın

Facebook