Şeyh Sâdî (r.aleyh) -1-

0
Şeyh Sâdî (r.aleyh) -1- - Osman Nuri Topbaş
- Sayfa : 32

Hak Dostlarından Hikmetler
Şeyh Sâdî (r.aleyh) -1-
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Hizmetteki fazîlet, kendini güçlü-kuvvetli ve sıhhatte gördüğün zaman, şükrâne olmak üzere zayıfların yükünü çekmektir.”
[Ferdî ibadetlerin en mühimi ve en fazîletlisi “namaz”dır. İctimâî ibadetlerin en mühimi de “hiz-met”tir.
Bizlere sayısız nîmetler lûtfeden Cenâb-ı Hakk'a şükrün en güzel ifâdesi, O'nun lûtfettiği nîmetleri, yine O'nun rızâsı yolunda hizmet için sarf edebilmektir.
“Her nîmetin şükrü kendi cinsinden olur.” denilmiştir. Yani Cenâb-ı Hak bize; güç, kuvvet, kâbili-yet, servet, ilim, irfan, zaman, velhâsıl ne gibi nîmet ve imkânlar lûtfetmişse, bunlarla ihsan ve ikramda bulunmamız îcâb eder.
Dil ile yapılan “kavlî şükr”e ilâveten, Allah için, O'nun muhtaç kullarına yapılan bütün hizmet ve fedakârlıklar; en güzel “fiilî şükür” ifâdeleridir.
Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“…Andolsun, eğer şükrederseniz, elbette size (nîmetimi) artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 7)
Dolayısıyla, nâil olduğu nîmetlerin devamını ve bereketlenmesini arzu eden her mü'min, kavlî ve fiilî şükre sımsıkı sarılmalıdır. Kendisine lûtfedilen nîmetleri, onlardan mahrum bulunanlarla gönül huzuru içinde paylaşmayı en büyük saâdet bilmelidir. Aksi hâlde şükür borcu ödenmeyen nîmetlerin elden çıkacağını unutmamalıdır.
Bu hakîkati ifâde sadedinde Hazret-i Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur:
“Yoksul düştüğün zaman sadaka vererek, Allah ile ticaret yap. Eline nîmet geçtiği zaman çok şükret! Sakın az şükürle Allâh’ın nîmetlerini elinden kaçırma!”
İnfak ve fedakârlıkla yapılan fiilî şükrün, nîmetleri bereketlendirerek devamını temin eden bir sırr-ı ilâhî olduğunu, şu hâdise ne güzel îzah etmektedir:
Allah Teâlâ peygamberlerinden birine vahyederek:
“–Ben, filân kulumun, ömrünün yarısını fakirlik, yarısını da zenginlikle geçirmesine hükmettim. Hangisini evvel isterse onu vereceğim. Kendisine sor, arzusunu beyân etsin.” buyurdu.
O peygamber, bu adamı çağırdı ve gelen vahyi haber verdi. Adam, sâliha bir hanım olan zevcesiyle istişâre etmek istediğini söyledi. İstişâresi üzerine de hanımı:
“–Zenginliğin evvel olmasını tercih et!” dedi.
Adam:
“–Zenginlikten sonra fakirlik zordur. Fakirlikten sonra zenginlik ise pek tatlıdır.” dediyse de hanı-mı:
“–Bu hususta benim dediğime bak!” karşılığını verdi.
Adam, o peygambere gidip, evvelâ zenginliği tercih ettiğini bildirdi. Allah Teâlâ ona bütün zenginlik kapılarını açtı, büyük bir bolluk ve berekete kavuştu.
O firâsetli hanım, kocasına dedi ki:
“–Eğer bu nîmetin, ömrünün sonuna kadar devam etmesini istiyorsan Allâh’ın kullarına karşı cö-mert ol. Kendine bir elbise aldığın zaman, muhakkak bir fakire de elbise al…”
Adamın ömrünün ilk yarısı böyle bolluk içinde ve şükür ile geçince, Allah Teâlâ o peygamberine vahyederek:
“–Ben o kulumun ömrünün yarısını zenginlikle, yarısını da yoksullukla geçirmesini takdir etmiştim. Fakat o kulum bütün nîmetlerime şükretti. Şükür ise nîmetin ziyâdesini ve devamını gerekli kılar. O sâlih kuluma, ömrünün geri kalan kısmını da zenginlikle geçirmesini takdir ettiğimi müjdele!” buyurdu.1]
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Allâh’ın sana lûtuf ve ihsanda bulunmasını istiyorsan, o Allâh’ın kullarına iyilik et.”
[Yaratan'dan ötürü yaratılanlara merhamet, Hâlık'ın şefkat nazarıyla mah­lûkâta bakış; ilâhî rahmet, mağfiret, rızâ ve muhabbeti celbeden yüce bir ahlâktır. Rabbimiz kullarına lûtuf ve ihsanlarda bulunduğu gibi, mü'min kullarının da muhtaç insanlara, hattâ bütün mahlûkâta ikram ve ihsanda bulunmalarını arzu etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“…Allâh’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de ihsân et!..” (el-Kasas, 77)
Bir hadîs-i kudsîde de:
“Ey Âdemoğlu! (Allah için) infâk et ki, sana da infâk olunsun!” buyurmaktadır. (Buhârî, Tefsîr 11/2, Nafakât 1)
Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de kendisini en çok “Rahman” ve “Rahîm” sıfatlarıyla tanıtmakta-dır. Sevgili Rasûl'ünü de “âlemlere rahmet” olarak gönderdiğini bildirmektedir. Dolayısıyla, ilâhî ve nebevî ahlâk ile ahlâklanan bir mü'minin; merhamet, şefkat ve bunların fiilî tezâhürü olan “infak, fedakârlık ve hizmet”ten uzak bir hayat yaşaması düşünülemez.
Zira îmânın ilk meyvesi merhamettir. Merhamet, başkalarının mahrumiyetini yüreğinde hissederek onların yardımına koşmaktır. Eldeki nîmet ve imkânları, onlardan mahrum bulunanlarla Allah rızâsı için paylaşabilmektir.
Bir gün Peygamber Efendimiz (a.s.):
“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müd-detçe Cennet'e giremezsiniz.” buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm:
“–Yâ Rasûlâllah! He­pi­miz merhametliyiz.” de­diler.
Allah Rasûlü (a.s.), sözlerini şöyle îzah etti:
“–Benim kastettiğim merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, evet, bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..” (Hâkim, IV, 185/7310)
Diğer bir hadîs-i şerîflerinde de Efendimiz (a.s.):
“Merhamet edenlere Rahmân olan Allah Teâlâ merhamet buyurur. Siz yeryüzündekilere şefkat ve merhamet gösteriniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 58/4941; Tirmizî, Birr, 16/1924; Ahmed, II, 160)
Bu bakımdan, Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve inâyetine nâil olmayı ümîd eden hiçbir mü’min; merha-met mahrumu ve katı kalpli olamaz. Başta “insan” olmak üzere mahlûkattan hiçbirinin sesli veya sessiz feryâdına bîgâne kalamaz, elinden gelen hiçbir iyilik ve hayrı esirgeyemez.]
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Âdemoğulları bir bedenin âzâsı gibidirler. Çünkü yaratılışları bir mayadandır, aynı özden yaratıl-mışlardır. Günün birinde vücuttaki âzâlardan biri ağrırsa, öteki âzâları da rahatsız olur. Başkalarının dert ve acılarıyla muzdarip olmazsan, sen «insan» diye adlanmaya lâyık değilsin.”
[İnsanı insan yapan; vicdan, insaf, iz'an, merhamet, diğergâmlık, fedakârlık ve mes'ûliyet gibi ulvî vasıflarıdır.
Mü'min, kendisini devrin akışından mes'ûl gören, ümmetin derdiyle dertlenen insandır. Bu sebeple mü'min, ümmetin derdine dermân olabilmek için, gücü yettiği takdirde eliyle yardım eder. Yani malıyla, canıyla, bizzat yardıma koşar. Eliyle yardım edemiyorsa diliyle yardımcı olmaya çalışır. Yani gücü olanları hayra teşvik eder. Bunu da yapamazsa, en azından kalbî duâlarla dertlilerin yanında olmaya gayret eder.
Hak dostlarından Ebû'l-Ha­san Harakānî Hazretleri der ki:
“Türkistan’dan Şam’a kadarki sahada, birinin parmağına batan diken benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş benim ayağımı acıtmıştır; bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”2
İşte mü'min, kendi fânî vücudundan ziyâde, bir parçası olduğu ümmetin hayâtiyetini, huzurunu, sıhhat ve selâmetini dert edinen, diğergâm insandır. Esâsen gönlün bu endişeyle dolu olması, îmânın kemâline işarettir. Nitekim hadîs-i şerîfte:
“Mü'minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” buyrulmuştur. (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)
Dolayısıyla, merhamet, diğergâmlık, feda­kâr­lık ve hizmet gibi ulvî vasıflardan nasibi olmayan, yani sadece kendi rahatını düşünen egoist bir kimsenin, yalnız “müslümanlık”tan değil, -Şeyh Sâdî'nin ifâdesiyle- “insanlık”tan da nasîbi yoktur.]
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Cömert kimse, meyve veren bir ağaç gibidir. Cömert olmayan insan da dağdaki odun gibidir.”
[Mü'min; dâimâ “alan el” değil, “veren el” olabilme gayretiyle yaşayan, cömert ve fedakâr kimse-dir. “Yâr olup bâr olmamayı”, yani yük olmayıp, bilâkis yük almayı hayat düstûru edinen kimsedir.
Allah yolundaki hizmet ve gayretlerde bu şuurdan uzak kalanlarsa, âdeta kuru bir odun donukluğuyla yaşayan gâfillerdir. Kuru bir odun, nasıl ki ateşe atılıp yanmaya lâyıksa, hayatın şaşkın yolcuları olan, cimri, hodgâm ve egoist kimseler de, ebedî hayatlarını elîm bir azap faslına çevirmekten kurtulamazlar.
Allah yolunda “can”dan ve “mal”dan fedâkârlık, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsına erebilmek için gerekli olan iki mühim şarttır. Şu rivâyet, bu hakîkati açıkça ortaya koymaktadır:
Beşîr bin Hasâsiyye (r.a.) anlatıyor:
“Rasûlullah (a.s.)’e bey’at etmek için geldim. Bana; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muham-med’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.
Ben de şöyle dedim:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihad ve sadakadır. İnsanlar cihaddan kaçan kimseye Allâh’ın gazab ettiğini söylüyorlar. Ben ise cihad meydanına gelince nefsimi ölüm korkusu kaplayıp kaçmaktan endişe ediyorum. Sadakaya gelince; benim malım küçük bir koyun sürüsü ve on deveden ibârettir. Onlar da ehlimin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.»
Rasûlullah (a.s.) elimi tuttu, salladı ve şöyle buyurdu:
«–Cihad yok, sadaka yok; peki o hâlde nasıl Cennet'e gireceksin?!»
Bunun üzerine:
«–Yâ Rasûlâllah! Bey’at ediyorum.» dedim ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim.” (Ahmed, V, 224)
Demek ki kendi rahatı dışında hiçbir derdi bulunmayan, İslâm'ın yücelmesi uğrunda hiçbir gayreti kuşanmayan, sâlih nesiller yetiştirme hizmetlerine omuz vermeyen, velhâsıl Allah yolunda fedakârlıktan kaçınan nâdan bir kimsenin Hakk'ın rızâsını ve lûtuflarını umması, beyhûde bir beklentidir. Merhum Necip Fâzıl'ın;
“Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur!..” ifâdesi, tam da bu şekilde ömür tüketenlerin hâlini tasvir etmektedir. Hakîkaten, tomurcuklanmak, meyve vermek, emrine âmâde kılındığı insanlara hizmet ve ikram etmek derdinde olmayan kuru bir ağaç, kesilip ateşe atılmaktan başka ne işe yarar?..
Mevlânâ Hazretleri de cömertle pintinin farkını şu teşbihle îzah eder:
“Güneş, kuru dala da, yaş dala da yakındır. (Her ikisine de aydınlatan ve ısıtan şuâlarını cömertçe ikram eder.) Fakat zamanı gelince, olgun, lezzetli ve güzel kokulu meyvelerini yiyeceğin yaş ve taze dalın Güneş'e yakınlığı nerede, kuru dalınki nerede?!
Kuru dal, Güneş'e yakınlığı yüzünden daha beter kurumaktan (ve yakılacak bir odun olmaktan) başka ne elde edebilir?!”
Demek ki Allah indinde cömertle cimrinin mevkîleri, birbirinden çok farklıdır. Cömert mü'min, halkın da Hakk'ın da muhabbetine mazhar olur. Nitekim bir hadîs-i şerîfte;
“Allah Teâlâ cömerttir, ihsan sahibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı sever...” buyrulmaktadır. (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 60)
Bir hadîs-i kudsîde de cömertliğin Allah nazarındaki ulvî değerine işaret sadedinde şöyle buyrul-maktadır:
“Bu dîn (yani İslâm), Zât'ım için seçip râzı olduğum dîndir. Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe onu, bu iki hasletle yüceltiniz!” (Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VI, 392)]
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Hak Teâlâ, kimseye iyilik kapısını kapamamıştır. Şunu da bil ki, herkesin iyiliği kendi kudretine göredir. Bir zenginin hazinesinden bir kantar altın vermesi, bir fakirin el emeğinden bir kırat vermesi kadar olamaz. Çekirge ayağı, karıncaya ağır yüktür.”
[Bir gün Rasûlullah (a.s.) Efendimiz:
“–Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.” buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm:
“–Bu nasıl olur, ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorduklarında, Efendimiz (a.s.) şu cevâbı verdi.
“–Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini tasadduk etti. (Yâni malının yarısını sadaka olarak vermiş oldu.) Diğeri (ise hayli zengin biriydi) o da malının yanına varıp, malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.” (Nesâî, Zekât, 49)
Yani Allah katında değerli olan; infâk edilen malın miktârından ziyâde, infâk edenin fedakârlık de-recesidir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:
“O (Allah) ki, ölümü ve hayatı, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğunu imtihan etmek için yaratmıştır...” (el-Mülk, 2)
Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede; “«Ó„ÚÀÓ—Ô ŸÓÂӉΫ” değil “«ÓÕÚ”ÓÊÔ ŸÓÂӉΫ” buyuruyor. Yani kimin “daha çok amel” edeceğine değil, “daha güzel amel” edeceğine ehemmiyet verdiğini bildiriyor.
Bu itibarla, yalnızca bir hurması olan, onun yarısını infâk etmekle bile Cennet'i kazanabilirken, büyük servet sahibi bir mü'min, tonlarca hurma infâk etse de, servetine kıyasla mühim bir yekûn tutmadığı takdirde, o yarım hurmanın ecrini kazanamaz.
“Fukarâ-i sâbirîn” yani hâline rızâ gösterip sabreden yoksullar da, “ağniyâ-i şâkirîn” yani şükredip infâk eden zenginler de, Allah katında makbul kullardır. Her iki grup mü'minler de, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler.
Cenâb-ı Hakk'ın, emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak insanlığa armağan ettiği Peygamber Efendimiz (a.s.), her iki gruptaki mü'minlere de en güzel misaldir. Nitekim, Efendimiz (a.s.) ganimetler geldiğinde büyük bir zenginliğe kavuşuyor, fakat eşsiz bir sehâvet deryâsı olan gönlü, o malı-mülkü bitirinceye kadar muhtaçlara infâk etmeden huzur bulamıyordu. Bu sebeple mübârek hânelerinde uzun müddet ocak yanmadığı, yemek pişmediği, hurma ve sudan başka yiyecek-içeceğin bulunmadığı zamanlar oluyordu. Fakat O, her zaman hamd, şükür, sabır ve rızâ hâlinde bulunarak ümmetine örnek oluyordu.
Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:
“Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar…” (el-Bakara, 286)
Dolayısıyla herkes gücü nisbetinde fedakârlıktan mes'uldür. Çok malı olan çok, az malı olan az, fakat mutlakâ vermekle bu mes'ûliyetin gereğini yerine getirmelidir.
Unutmayalım ki zekât, dînen zengin sayılanlara; cömertlik ve infâk ise zengin-fakir her mü'mine ilâhî bir emirdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de infâka teşvik, asgarî bir veriş olan zekâttan çok daha fazla yer almaktadır. İnfak, zengin-fakir her müslümanın mükellefiyetidir.
Sahâbe-i kirâmın fakirlerden olan Ebû Zer Gıfârî Hazretleri der ki:
“Bana Hazret-i Pey­gamber (a.s.), yemek pişireceğim zaman suyunu fazla koymamı, ondan kom-şuma infâk etmemi emir buyurdular...” (İbn-i Mâce, Et’ime, 58)
Düşünmek îcâb eder ki, Ebû Zer (r.a.), sahâbenin en fakirlerindendi. Demek ki, sahâbe için infâk emrini îfâ hususunda, yoksulluk dahî mâzeret değildi.
Nitekim sahâbe-i kirâmın, infaktan muaf olacak derecede imkânı bulunmayanları bile, infâk ecrine nâil olabilmek için, kimisi dağdan odun getirerek, kimisi ise kuyudan su çekerek tasaddukta bulunmuşlardır.
Zira âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“O (takvâ sahipleri) ki, bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler (harcarlar)…” (Âl-i İmrân, 134)
Yani takvâ ölçülerine göre; zekâta muhtaç olan, dardaki bir mü'minin de vermesi gerekir. O hâlde, varlıklı bir insanın ne kadar vermesi lâzım geldiğini, bu hakikat önünde mîzân etmek îcâb eder.
Yine Cenâb-ı Hak, diğer bir âyet-i kerîmede:
“…(Rasûlüm!) Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. «İhtiyaç fazlasını.» de…” (el-Bakara, 219) buyuruyor.
Demek ki bir mü'min, şahsî yaşantısında da iktisâda riâyet etmeli, kifâyet miktarıyla yetinmeli ve ihtiyacından artanı infâk etmelidir.
Bu hususta Mûsâ Efendi (r.aleyh) buyururlardı ki:
“Evlâdım! Mutlakâ riyâzat hâlinde yaşayın ve Allâh'ın verdiklerini, yine Allah için infâk edin! Riyâzat hâliniz sadece üç aylara mahsus olmasın. Riyâzatı yalnızca Ramazanlara da hasretmeyin. Onu hayatınızın her safhasına yayın ve ihtiyaç fazlasını Allah yolunda infâk edin! Şunu iyi bilin ki; Dolma-bahçe veya Topkapı Sarayı'nda bile yaşasanız, yine riyâzatla yaşamaya mecbursunuz. Onun için, malı da mülkü de ancak kalbinizin dışında taşıyın. Eğer ihtiyaç fazlasını Allah yolunda infâk etmezseniz, Allâh'ın verdiği nîmetlere karşı nankörlük etmiş olursunuz. Unutmayın ki, infâk edilmeyen nîmetler, ziyân edilmiş demektir. Ziyân edilen nîmetler de hesabı çok ağır birer âhiret vebâlidir.”]
Cenâb-ı Hak, verdiği nîmetlerin hesabını kolay verebilmeyi cümlemize nasîb eylesin. Hepimizi, sevip râzı olduğu, cömert, fedakâr, gayret-i dîniyye sahibi, hizmet ehli kulları arasına lûtf u keremiyle ilhâk eylesin.
Âmîn!..
Dipnotlar: 1) Bkz. Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 33-34. 2) Ferîdüddîn Attâr, Tezkire, sf. 604.

 

Yorum Yazın

Facebook