Şeyh Sâdî (r.aleyh) -2-

0
Şeyh Sâdî (r.aleyh) -2- - Osman Nuri Topbaş
- Sayfa : 32

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Dostlar zor zamanda işe yararlar. Gerçek dostluk, o zaman belli olur. Yoksa sofra başında düşmanlar bile dost görünürler.”
[Dostluğun hakîkati, imtihan edilmeden anlaşılmaz. Gerçek dostlar, tıpkı yıldızlar gibi, karanlık çökünce ortaya çıkarlar. Zor zamanda dostunun yanında olan, onun elinden tutan ve derdini paylaşan kimseler, gerçek dostlardır. Bu bakımdan, imtihan edilmemiş dostluklara fazla bel bağlamamak îcâb eder.
Nitekim Hazret-i Ali (r.a.) şu nasihatte bulunur:
“Bir adamla dost olmak istersen, (önce) onunla muayyen bir mesâfede kal; bu durumda iken sana normal davranırsa dostluğunu sürdür, yoksa vazgeç.”
Zira çoğu insan, menfaatinin dostudur. Menfaat bitince son bulan yakınlıklar, dostluk değildir. Bu yüzden, rahat zamanların çay-kahve muhabbetlerini, yani iyi gün dostluklarını sahici sanmak, kişiyi çoğu defa hayal kırıklığına ve hüsrâna uğratır.
Gerçek dostluk, dostunun saâdetini paylaşmaya gönüllü olmak kadar, felâket ânında ıztırâbını paylaşmaya da gönüllü olabilmektir. İnsan, nîmet paylaşmaya binlerce dost bulabilir. Lâkin iş, külfet paylaşmaya, yani meşhur tâbiriyle “zehirle pişmiş aşı yemeye” gelince, Cenâb-ı Hak’tan başka yâr ve yardımcı bulmak neredeyse imkânsızdır.
Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
“Sağlık, sıhhat, âfiyet ve huzur çağında herkes dosttur. Ama dert çağında, gam vaktinde Allah’tan başka dost nerede!”
Bu sebeple ârif mü’minlerin gönülleri, hakîkî dost olan Cenâb-ı Hakk’a, şu âyet-i kerîmelerle ilticâ hâlindedir:
“…O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!” (el-Enfâl, 40; el-Hac, 78)
Cenâb-ı Hak da Kur’ân-ı Kerîm’inde yüce Zât’ını “mü’min­­lerin dostu”1 olarak tanıtmaktadır. Böylece mü’minleri de kendisiyle dostluğa davet etmiş olmaktadır.
Fakat daha önce de ifade edildiği üzere, gerçek dostluk; zor zamanlarda belli olur ve fedakârlık ister. Bu sebepledir ki zorluklarla test edilmiş bir dostluk, rahat zamanda gösterilen yakınlıklarla mukâyese edilmeyecek derecede kıymetlidir.
Cenâb-ı Hakk’a dost olmak isteyen bir mü’min de, Allâh’ın dîninin zulüm ve baskı altında olduğu, müslümanların mazlum, mağdur ve zayıf düştüğü zor zamanlarda Allah için fedakârca gayret edebilmeyi, büyük bir nîmet ve saâdet bilmelidir. Zira böyle zaman ve mekânlarda yapılan hizmet ve gayretleri, Cenâb-ı Hak husûsî ecirlerle mükâfatlandırır. Tıpkı zor ve tehlikeli yerlerde vazife yapanlara verilen “mahrumiyet zammı” gibi, o gayretlerin ecrini de kat kat fazlasıyla ihsân eder.
Nitekim Allah Teâlâ, maddî veya mânevî ihtiyaçların had safhada olduğu zor zamanlarda cömertlik ve fedakârlıkta bulunan kullarını diğerlerinden üstün tutmuş ve onlara; “Fetih’ten önce infâk edenler” diye büyük bir fazîlet pâyesi ihsân etmiştir.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mîrâsı Allâh’ındır. İçinizden, Fetih’ten önce infâk eden ve savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infâk eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah, her birine en güzel olanı vaad etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Hadîd, 10)]
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Fakir komşundan ateş isteme. Onun bacasından çıkan duman, ateş dumanı değil; yüreğindeki dertlerin dumanıdır.”
[Mü’min, diğergâm insandır. Kendisinden önce din kardeşinin iyiliğini düşünebilen âlicenap insandır. Yüksek hayâ ve iffetinden dolayı insanlara el açamayan muhtaçları dahî, sîmâlarından tanıyacak kadar hassas ruhlu bir insandır.
Nitekim, infak ve fedakârlıkları yüksek bir gönül hassâsiyetiyle yapmak gerektiği, âyet-i kerîmede şöyle beyan edilmektedir:
“(Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç peşinde dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)
Gerçek bir mü’min, çevresindeki hiçbir muhtaca, kimsesize, çaresize bîgâne kalamaz. Duygusuz ve merhametsiz olamaz. En yakından başlayarak, ulaşabildiği en uzaktakilere kadar, bütün din kardeşlerinin dertleriyle gücü nisbetinde alâkadar olmak, bir müslüman için mühim bir îman mes’ûliyetidir.
Düşünmeliyiz ki bugün ulaşım vâsıtalarının ve iletişim imkânlarının çoğalması neticesinde, âdeta Dünya küçüldü, uzaklar yakın oldu. Dolayısıyla Dünya’nın öbür ucunda da olsa, ulaşabildiğimiz bütün din kardeşlerimizle âdeta komşu olduk. Bugün, bu şartların doğurduğu vazifeleri­mizin de farkında olmak zorundayız.
Zira her şeyin bir bedeli var. Âlemlere rahmet olarak gönderilen, mü’minlerin sıkıntıya düşmesi kendisine çok ağır gelen ve onlara karşı çok müşfik ve merhametli olan Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’e ümmet olmanın da bir bedeli var.
“Komşusu açken tok yatan kimse (kâmil) mü’min değildir.”2 bu­yuran Peygamber Efen­di­miz’in ümmeti olarak, bugün çok büyük bir mes’ûliyetle karşı karşıyayız.
Zira bugün memleketimize sığınmış olan üç milyona yakın Sûriyeli kardeşimiz var. Evini-barkını, malını-mülkünü terk etmek zorunda kalmış o “Muhâcirler”e kucak açan bir “Ensâr” olabilmek, bugün hepimiz için ilâhî bir imtihan mevzuu. Hayatta kalabilmek için meşakkatli göç yollarına düşen, bombalar altında ölmektense, insanca yaşayabileceği bir yere ulaşma ümidiyle denizlerin soğuk sularında can vermeyi göze alan mâsum yavrulara bigâne kalmak, bütün ümmet için ağır bir âhiret vebâli…
Cenâb-ı Hak bizlere ashâb-ı kirâmı örnek göstererek şöyle buyuruyor:
“(İslâm dînine girmekte) öne geçen ilk Muhâ­cirler (Mekkeliler) ve Ensâr (Medîneliler) ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)
Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına ve dolayısıyla büyük kurtuluşa nâil olabilmek için, bugün artık “sahâbe” olma imkânımız bulunmuyor. Fakat Cenâb-ı Hak, “Muhâcir ve Ensâr”ın yanında bir de, onlara “ihsân ile / iyilikle, güzellikle tâbî olan”, onların ahlâkıyla ahlâklanmaya gayret eden kullarını müjdeliyor. İşte o müjdeye nâil olabilme imkânı, kıyamete kadar gelecek bütün mü’minler için mevcuttur.
Bu hususta yapmamız gereken ise, Muhâcir ve Ensâr efendilerimizin fedakârlık ve gayretlerinden bizim de gücümüz nisbetinde hisse almamızdır.
Bu fedakârlığın mâhiyetini de şu âyet-i kerîme ne güzel îzah etmektedir:
“Daha önceden Medîne’yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmânı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (el-Haşr, 9)
Demek ki kurtuluş, dâimâ fedakârlıkla mümkün. Esâsen, asırlar boyunca ilâhî hakîkatlerle yoğrulmuş olan örf ve geleneğimizde de bir “Tanrı misafiri” anlayışımız bulunmaktadır. Kim olursa olsun, isterse hiçbir yakınlığımız olmasın, kapımıza gelip bize sığınan misafire Allah rızâsı için kapımızı açmak, ona ikram etmek, aziz milletimizin alâmet-i fârikası olmuştur. Misafirperverlik, ecdâdımızdan bize yâdigâr kalan en kıymetli hasletlerimizden biridir. Misafirin gönlünü hoş tutmak, onları Allâh’ın emâneti bilip memnun ederek ağırlamak, toplum olarak mânevî bünyemizde mevcut olan aslî bir fazîlettir.
Fakat günümüzde, bu ruhtan uzaklaşarak âdeta özüne yabancılaşan birtakım nâdanların, vatanımıza sığınan mazlumlara yardımcı olmak bir tarafa, onlara âdeta burun kıvırarak;
“‒Onlar da yurtlarını terk etmeselerdi…” gibi avâmî sözlerle, iz’an ve vicdan dışı bir tavır sergiledikleri -maalesef- bilinmektedir.
Allah göstermesin ama, bir kış günü şiddetli bir zelzeleye tutulsak; “Aman canım, dışarısı çok soğuk, sıcak yuvamızı terk etmeyelim…” diyebilir miyiz? Evimiz başımıza yıkılmadan, can havliyle kendimizi dışarı atmaz mıyız? Bugünkü Sûriyeli kardeşlerimizin durumu da bundan farksızdır.
Unutmayalım ki bizler, İspanya’da katoliklerin katliâmından kaçarak müslümanın merhametine sığınan yahudîlere, Yaratan’dan ötürü yaratılana şefkat düstûruyla, insanlık nâmına ve mazlumu himâye adına kapısını açmış, ekmeğini bölüşmüş bir ecdâdın torunlarıyız.
O hâlde bugünkü Sûriyeli kardeşlerimize sahip çıkmamız, onları koruyup kollamamız, hem bir din kardeşliği vazifemiz, hem de bir insanlık borcumuzdur.
Bu hususta kendimize toplumdaki gaflet ehlini değil, bize Cenâb-ı Hakk’ın “örnek nesil” olarak takdim ettiği “ashâb-ı kirâm”ı ölçü almalıyız. Hâlimizi, onların hâliyle mîzân etmeliyiz?
Düşünmeliyiz ki:
Biz, ihsan ve ikramlarımızla ashâb-ı kirâma ne kadar yaklaşabiliyoruz? Din kardeşimizi kendimize tercih etmek, onlara verilenlerden dolayı içimizde en ufak bir rahatsızlık duymamak ve nefsimizin cimriliğinden sakınmak hususunda, sahâbe efendilerimize ne kadar benzeyebiliyoruz?
Ashâb-ı kirâmdan Selmân-ı Fârisî (r.a.)’a iki kişi selâm vererek:
“–Sen Rasûlullah (s.a.)’in sahâbîsi misin?” diye sormuşlardı. O da:
“–Bilmiyorum.” cevabını verdi. Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler. Selman (r.a.) sözlerini şöyle tamamladı:
“–Ben Rasûlullah (s.a.)’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte Cennet’e girebilen kişidir.” (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)
Hâlbuki Selman (r.a.), yüksek fazîletleri sebebiyle en güzîde sahâbîlerden olmuş, Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’in;
“Selman bizdendir, Ehl-i Beytʼtendir.”3 iltifatına mazhar olmuştu. Buna rağmen o mübârek sahâbî, Allâh’a kulluğunu, Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’in sünnetine bağlılığını ve gayret-i dîniyyesini hiçbir zaman yeterli görmeyip dâimâ “havf ve recâ” yani “korku ve ümit” duyguları arasında titreyen bir gönülle yaşamıştır.
Bizler de Allah ve Rasûlü’ne itaatimizi, Ensâr ve Muhâcirlere güzellikle tâbî olma noktasındaki gayret ve fedakârlıklarımızı hiçbir zaman yeterli görmeyip son nefesimize kadar artan bir kulluk heyecanı içinde bulunmak mecburiyetindeyiz. Şâyet bizler de âhirette Peygamber Efendimiz’le, Muhâcirler ve Ensâr ile beraber olmak istiyorsak, bugün onların ahlâkıyla ahlâklanmalı, hayatımızın her safhasında onları adım adım tâkip etmeye gayret göstermeliyiz.
İşte bizim esas dikkat edeceğimiz nokta bu olmalıdır. Merhametimizi, ihsan seviyemizi, fedakârlık derecemizi dâimâ bu ölçüyle mîzân etmeliyiz…]
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Kapına bir garip gelirse, eli boş gönderme. Allah göstermesin, belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın.”
[Düşünmeliyiz ki, bugün bizler, vahşet ve katliam diyarından gelen Sûriyeli kardeşlerimizin yerinde olabilirdik, onlar da bu güzel vatanda yaşıyor olabilirlerdi. Biz onların kapısına sığınmış olsaydık, nasıl karşılanmayı bekler, gördüğümüz muâmeleye karşı ne düşünürdük?..
Allah Rasûlü (s.a.) Efendimiz buyururlar ki:
“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de istemedikçe, gerçek mânâda îmân etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71-72)
Bu nebevî beyânın mefhûm-i muhâlifince; kendi başımıza gelmesini istemediğimiz hiçbir sıkıntıyı, din kardeşlerimize de revâ göremeyiz. İslâm, böylesine hassas bir vicdan ve diğergâm bir yürek ister. Garibe, muhtaca, kimsesize; kendimizi onların yerine koyarak bakabilmemizi emir buyurur.
Nitekim Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır:
“Öyleyse yetimi sakın ezme! El açıp isteyeni de sakın azarlama!” (ed-Duhâ, 9-10)
Yine Cenâb-ı Hak diğer bir âyet-i kerîmede de ‚ÓËÚ‰«Î ÂÓÍÚ”ÔË—«Î buyurmaktadır. Yani bir muhtaca infâk edecek hiçbir imkânımız yoksa, ona sırt dönmeyip en azından onu tesellî etmemizi istemektedir. Hiçbir şey veremesek bile -hiç olmazsa- tatlı dille, gönül alacak birkaç söz söylememizi emretmektedir. (Bkz. el-İsrâ, 28)
Yine Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha hayırlıdır…” (el-Bakara, 263)
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın!..” (el-Bakara, 264)
Hazret-i Mevlânâ da kalbi kırık, gönlü mahzun muhtaçlara karşı son derece dikkatli olmamız gerektiğini ifade sadedinde:
“Yoksul kişi, cömertlerin aynasıdır. Sakın aynaya karşı gönül kırıcı sözler söyleyerek onu buğulandırma.” buyurmaktadır.
Bizler de bugün merhametimizin, şefkatimizin, fedakârlığımızın seviyesini, bîçâre din kardeşlerimizin gönül aynasında seyredip hâlimizi gözden geçirmeliyiz.
Zira bir Arap vecîzesinde; denilmektedir. Yani kişi ettiğini bulur. Bugün iyilik eden, yarın iyilik görür. Bugün muhtaca sırt çevirene ise yarın muhtaç olduğunda sırt çevrilir…]
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Birisine iyilik ettiğin zaman; «–Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!» diye büyüklenme! Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme! Zira vuran kılıç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer.”
[Dünya hayatı, med-cezirlerle, iniş-çıkışlarla, acı-tatlı sürprizlerle dolu bir imtihan mevsimidir. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak, îman esaslarından biridir. Cenâb-ı Hak biz kullarını bazen hayırla bazen de şerle imtihan eder.
Yani bu imtihan âleminde nelerle karşılaşacağımız meçhul. Meşhur tâbiriyle geceler hâmile… Lâkin hangi sürprizlere gebe olduğu meçhul… Bu itibarla hiçbir zaman mevcut hâlimize bakıp “ne oldum” dememeli, rehâvete kapılmamalı, bilâkis “âhir ve âkıbetim ne olacak” derdiyle teyakkuz hâlinde olmalıyız.
Âyet-i kerîme buyrulur:
“…O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz. (Yani zaferi de mağlûbiyeti de bazen bir topluma bazen öteki topluma veririz.) Tâ ki Allah, îmân edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şâhitler edinsin.” (Âl-i İmrân, 140)
Dolayısıyla bir gün muvaffak olabiliriz, diğer bir gün mağlup. Bir gün sıhhat ve âfiyette olabiliriz, bir başka gün hastalık ve sıkıntı içinde. Bir gün veren el olabiliriz, bir gün alan el…]
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Ey yiğit! Gücüne-kuvvetine güvenip âcizlerin ellerini kırma! Zayıfların gönüllerini yaralama! Çünkü sen de, senden daha güçlü ve zorlu birisinin kudreti ve zulmü altında âciz kalabilirsin…”
[Demek ki iyi günümüzde şımarmamalı, zor durumdaki insanların hâline bîgâne kalmamalı, zayıfları, düşkünleri, çâresizleri hor görmemeli, ibâdullâhı istihkardan sakınmalıyız. Her zaman onları kendi yerimizde, kendimizi de onların yerinde görebilmeliyiz.
Üzerimizdeki nîmetlerin şük­râ­nesi olarak, o nîmetten mahrum olanlara hizmet ve ikramda bulunmayı, saâdet bilmeliyiz. Hattâ teşekkür edâ­sıyla infâk etmeliyiz. Alanın minnet altında kalacağı değil, verenin minnettar olacağı şekilde ihsanda bulunmalıyız.
Nitekim örnek neslimiz olan sahâbe-i kirâm efendilerimiz infâk ettiklerinde muhâtaplarına diyorlardı ki:
“...Biz sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz, çok çetin ve belâlı bir günde (kıyâmet gününde) Rabbimiz’den korkarız.” (el-İnsân, 9-10)
Bu hususta Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretleri de şöyle buyurur:
“Veren kişi, alana bir teşekkür edâsı içinde ikram etmelidir. Çünkü alanın nasibi, dünyevî bir ihtiyacının giderilmesi; verenin nasibi ise ilâhî rızâ ve âhiretteki sonsuz lûtuflardır. Böyle olunca, veren daha kârlı durumdadır. Onun için muhâtabına teşekkür etmelidir.”
Mevlânâ Hazretleri de, fakir ve zayıflara yapılan ihsan ve ikramlardan, aslında infâk edenlerin daha çok istifâde edeceğini şu şekilde ifâde eder:
“Yoksul kişi nasıl cömertlik ve iyiliğe muhtaç ise, cömertlik ve iyilik de yoksul kişiye muhtaçtır. Güzeller, güzelliklerini seyretmek için nasıl tozsuz, passız ve parlak bir ayna ararlarsa, cömertlik de yoksulları ve zayıfları öylece aramaktadır.”
“Allâh’ın cömertlik tecellîsinin tezâhürü, fakirlerdir. O fakirler ki kerem sahiplerine mürâcaat ederler. Dertlerini onlara açarlar. Böylece hamiyetli zenginler için saâdet yollarını hazırlamış olurlar.”
Hakîkaten, infâk eden kişi, bu sayede hem günahlarının affına ve Rabbinin rızâsına kavuşacak, hem de nice belâ, musîbet, hastalık ve iptilâları, sevindirdiği muhtaçların hayır duâlarıyla -inşâallah- bertaraf etmiş olacaktır.
Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmaktadır:
“Fakirleri kollayıp gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sâyesinde Allah’tan yardım görüp rızıklandığımızdan şüpheniz olmasın.” (Ebû Dâ­vûd, Cihâd, 70/2594; Ahmed, V, 198)
“Allah bu ümmete, aralarındaki zayıfların duâsı, ibadeti ve ihlâsı sebebiyle yardım etmektedir.” (Nesâî, Cihâd, 43)
Dolayısıyla -başta Sûriyeli mu­hâcir kardeşlerimiz olmak üzere- toplumumuzdaki zayıf, muhtaç ve muzdariplere kol kanat gererek onları şefkat, merhamet ve nezâketle himâye etmek; bugün bir ateş çemberi içinde bulunan memleketimizi de, o zayıfların duâsı bereketiyle -inşâallah- Cenâb-ı Hakk’ın himâyesine, ilâhî rahmet ve inâyetine eriştirecektir.]
Cenâb-ı Hak, bizleri gafletten muhâfaza buyursun. Şükürsüzlük sebebiyle üzerlerinden nîmet, rahmet ve inâyetin kaldırıldığı bedbahtlardan olmaktan cümlemizi muhâfaza buyursun.
Âmîn!..

Dipnotlar: 1) Bkz. el-Bakara, 257; en-Nisâ, 45. 2) Hâkim, II, 15/2166a. 3) Hâkim, III, 691/6541; Heysemî, VI, 130; İbn-i Hişâm, III, 241; İbn-i Sa‘d, IV, 83.

 

Yorum Yazın

Facebook