Sıkılmış Yumruklara Duâ Edebilir Misiniz?

0
Sıkılmış Yumruklara Duâ Edebilir Misiniz?
Sıkılmış Yumruklara Duâ Edebilir Misiniz? - Cafer Durmuş
Sayı : 384 - Şubat 2018 - Sayfa : 38


Ne zaman Yâsin sûresini okumak üzere Allah Kelâmı’nın huzuruna otursam, ikinci sayfasındaki “ashâb-ı karye” misâline1 gelince duygulanırım. “Ah, biz Müslümanlar! Yüreğimizi yoklamalıyız.” diye hayıflanırım. “Bu misallerden maksat, olup bitmiş hâdiseleri bize duyurmak olamaz. Bunlarla verilen mesajı doğru okumak lâzım” diye düşünürüm.
Ashâb-ı karye2 misali, dikkat çekici bir cümle ile başlıyor. Yüce Mevlâ buyuruyor ki; “(Habîbim!) onlara, şu şehir halkını anlat.” Elçilere karşı pervâsızca karşı durmaları sebebiyle acıklı bir akıbete maruz kalanların durumlarını ümmetine duyur... Öyleyse burada, sadece bil-fiil tebliğ ile görevli olanların değil, herkesin alacağı dersler olmalı.
Rûhû’l-Beyân’da “Bu âyetlerle Allah’ın dostlarına olan lütuflarına ve düşmanlarına olan kahrına işaret edildiği” belirtiliyor. Merhûm Ömer Nasûhî Bilmen ise “münkirleri uyandırmak için” bu misalin getirildiğini söylüyor. Evet, ama sadece onlara mı? Bir insan, nefsin arzuları söz konusu olunca, kendisine hakikati hatırlatanlara karşı “ashâb-ı karye” olup direniyorsa, bu misaller sadece münkirlere midir?
Burada şunu görüyoruz; bahsi geçen şehir halkı, kendilerine gönderilen iki elçinin merâmını anlamayı düşünmemişler, bilakis şiddetle karşı çıkarak onları tehdit etmişlerdir. Nitekim elçilerin üçüncü bir şahısla teyit edilmesi de onları intibaha sevk etmemiş ve başta söyledikleri tehdidi tatbik etmişlerdir. Buradan anlıyoruz ki; inkârcıların mazeret ve karşı çıkışları her zaman birbirine benzerlik arz eder. Çünkü bu misaldekiler de onlardan sonra gelenler de nasihatçilerin; “Bir olan Allah’a iman edin; ona ortak koşmayın. Yaratan ve yaşatan O’dur. Yaptıklarınızın hesabını vermek üzere bir gün mutlaka O’nun huzurunda toplanacaksınız.” şeklinde özetlenebilecek öğütlerini hiç bir zaman düşünüp değerlendirmemişlerdir. Bilakis elçileri yalancılık ve uğursuzlukla itham ederek tehditle yıldırmaya çalışmışlardır. Merhûm Ömer Nasûhi Bilmen inkârcıların bu yersiz çıkışlarını değerlendirirken Âlûsî’den naklederek şöyle bir açıklama getiriyor: “Hakk’a davet edenlerin kendilerine uğursuzluk getirdiğini söylemek, câhillerin her zaman âdeti olagelmiştir. Çünkü onlar, arzularına uyan her şeyi -o, bütün şerleri üzerinde toplamış olsa bile- uğurlu sayarlar. Arzularına uymayanları da -o şey, bütün hayırları üzerine toplasa da- uğursuz sayarlar.”
Hâlbuki elçiler, söylediklerinin doğruluğuna Allah’ı şahit tutarak “Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah’ın emirlerini size tebliğ etmekten başka bir şey değil.” demişler ve kendilerine yöneltilen ithamlara cevap vermek üzere; “Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur?” sorusuyla onları intibaha davet etmişlerdir.
Bu olanları işiterek, şehrin öbür ucundan gelen îmanlı adam ise “(tebliğ mukabilinde) sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun.” diyerek öfkeli kalabalığı ikaz etmiştir. Demek ki samimiyet ve sadakatin ölçüsü, hasbîliktir. Bu hep böyle olmuştur ve kıyamete kadar da böyle olacaktır. Nitekim Şuârâ sûresinde tevhid mücadeleleri anlatılan peygamberler, tebliğ mukabilinde hiçbir ücret istemediklerini özellikle beyân etmişlerdir.3 Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de davasından vazgeçmesine karşılık kendisine makam, mevki ve servet teklif eden müşriklere, “Bir elime güneşi, öbür elime ayı verseniz, yine de vazgeçmem.”4 demiştir.
Bundan sonraki âyetlerde, şehir halkının elçileri teyit eden îmanlı adamı linç ederek öldürdüklerini görüyoruz. O ipeksi yüreğin son nefesinde söylediği kuşatıcı sözleri buluyoruz. Gerçekten, şehrin öbür ucundan koşup gelen îmanlı adamın tespit ve temennîleri önemlidir. O ilk önce, öfkeyle savrulan kalabalığa altın değerinde bir ölçü veriyor. Diyor ki; “Bakın, bunlar sizden hiçbir şey istemiyorlar. Dostça elinizden tutmak üzere gelmişler. Sizi bir olan Allah’a inanmaya çağırıyorlar. Bunların söylediklerini ciddiye alın.” diye dil döküp yalvarıyor. Yine o îmanlı adam ki, canına kastetmek üzere uzanan ellerin sahiplerine duâ ediyor. “Keşke kavmim benim şu hâlimi bilselerdi. Rabbimin beni bağışladığını ve ikramlarla karşıladığını bilselerdi.” diye iç geçiriyor. Onların gözlerinden öfke fışkırıyor, bunun kalbinde merhamet çağlıyor; “Keşke bilselerdi, keşke bilselerdi...” diyerek can veriyor.
Öyle inanıyoruz ki, ashâb-ı karye kıssası bize o îmanlı adamın ufkunu işaret ediyor. “Onlarla en güzel sûrette mücâdele edin”5 diyen âyetler bizden yine bunu istiyor. Tâif’te kendisini taşlatanların nesline duâ eden6 Rasûlullah (s.a.v.) bunu öğretiyor. Bu günkü soru şu olmalı; bize kastetmek üzere sıkılmış yumrukların, dostça tutacağımız eller hâline gelmesine samimiyetle duâ edebilir miyiz?
Dipnotlar: 1)  Bkz; Yâsin sûresi, 13-26. âyetler. 2) Bazı kaynaklarda bu şehrin neresi olduğu, halkının kimler olduğu ve elçiler hakkında muhtelif rivayetlere yer verilmiştir. Bkz; Rûhu’l-Beyân Tefsîri, İsmail Hakkı Bursevî, Erkam Yayınları, c. 16, s. 288-289; DİB. Ansiklopedisi, Ashâbü’l-Karye mad. Abdullah Aydemir, c. 3, s. 468-469. 3) Bkz; Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180. 4) Taberî, 2/218-220; İbn-i Kesîr, Sîretü’n-Nebeviyye, 1/474. 5) Ankebût sûresi, 29/26. 6) Buhârî, Bed’ül-Halk, 7.

Arınmış Olanlar Aldanmaz
A‘lâ sûresinde şöyle buyruluyor; “Nefsini tezkiye edip manevî kirlerden arınan, Rabbinin adını zikredip O’na kulluk eden kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir. Fakat siz (ey insanlar!) âhiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu hâlde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (87/14-17)
Bu âyetler, hem ebedî saadet yolunu gösteriyor ve hem de bizi ondan mahrum kılan aldanışın temel sebebini hatırlatıyor. Buna göre mü’min, öncelikle nefsin arzularını kontrol altına almalı, arzuların baskınlığına dair kalan izlerden arındırmalı ve rûhu besleyecek iklimi orada tesis etmeli. Sonra ibadet ve zikirle gönlünü donatmalı. İlâhî emir ve yasaklara riayet ederek kulluğun icâplarını yerine getirmeli.
İşte bu sayılanlar kulluğun ana çerçevesidir ki, Yüce Mevlâ kulluk dairesinde yaşayanları ebedî saadetle müjdeliyor. Onlara gözlerin görmediği, akılların hayal etmediği cennet nimetlerini, cemâlullahı ve en nihayetinde rızâsını va’dediyor.
Fakat insanoğlunun bir zaafı var; peşin olan menfaati görünce, -her ne kadar söz verenin va’dinden aslâ caymayan Allah Teâlâ olduğunu bilse de- va’dedilenleri belli aralıklarla unutuyor. Hâlbuki dînin özü, gayba îman etmektir. Görmediğine görürcesine inanarak, inancın gereğini yerine getirmektir. Sözün özü şu; nefsini hevâsının baskısından arındırıp, kalbini ibadet ve zikir şevkiyle donatanlar, geçici dünya zevklerine aldanıp da âhireti unutmazlar.

 

Yorum Yazın

Facebook