Sırat-ı Müstakîm -3-

0
Sırat-ı Müstakîm -3-
Sırat-ı Müstakîm -3- - Rabia Brodbeck
Sayı : 395 - Ocak 2019 - Sayfa : 24

Sırat-ı müstakîm üzere olmak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabını işitmek, bu çağrıya icabet edip, tüm yaşantımız ile “Evet” cevabını vermeye çalışmaktır.
Her bir insan aslında mümin olarak, sırat-ı müstakîm üzere doğar, bu nedenle sırat-ı müstakîm dünyadaki yaşadığımız hayatın kendisidir. Bu yolda ilk adımı atan Hz. Âdem(as) babamızdır. Bundan dolayı Âdem(as)’ı takip etmek şarttır. Çünkü onun yolu iyileşme yoludur, onun yolu şifa yoludur. Onun gibi varlık çölünde kızgın kumlarda, kalbinde aşk ve arayış ateşiyle, gözlerinde sel gibi akan yaşlar ile yalınayak yürütür.
Yaşantımızın her anı sırat-ı müstakîm üzere olması gereken bir adım anlamına gelir. Bu adımların doğru yönde atılabilmesi için, Allah-u Tealâ’nın hidayet nuru ile görmeye, basireti ile duymaya ve yine O’nun verdiği hikmetle akletmeye ihtiyacımız vardır. Allah’ın kulunun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olmasının bir anlamı da budur. İnsan bu yolda kendi yürüyemez Allah tarafından yürütülür. Bize düşen samimi bir niyetle, Allah’ın muhabbet ve yardımını celbedecek gayretler içerisinde bulunmaktır.
Sırat-ı müstakîmde yolcu olmak, ancak takipçi olmakla mümkündür. Takip etme ilkesi İslam dini tarafından belirlenmiştir. İslamiyet, ilk insan olan Hz. Âdem’le başlamıştır. Hz. Muhammed(sav)’in bu dünyaya teşrifiyle, hakikat nurlarına ve sevgi hazinelerine giden yol da taliplerine açılmış oldu. Tüm bunlara ulaşmak ve aşkın kemaline erişmek, Hz. Peygamberi(sav) ve onun sünneti seniyyesini anlamaya çalışmak ve hayata geçirmekle mümkündür. Gerçek ve kâmil bir imana erişmek ancak Efendimizin (sav) en yakın takipçileri olan Ashâb-ı Kirâm Hazerâtını ve onları takip edenleri bir silsile halinde takip etmekle mümkün olabilir. Gerçek takipçilik; yönlendirilme arzusunun ve öğrenme iştiyakının, ilim ve irfana kölelik etme isteğinin, ilahi sırların güzel kokularını duyma, gizli hazineyi arama ve ab-ı hayatı bulma iştiyakının kişiye hâkim olması demektir. Yani kısacası, gerçekten öğrenip, aydınlanmak isteyenler Allah’ın sevdiklerini sevmeli ve onların muhteşem kulluklarının irfan boyutundan istifade etmeliler.
Yolun kendisi, yolun aydınlatıcısından gayrı değildir. Tefekkür edenler için bu yol mürşidin ta kendisidir. Onlar, başta Habibi Huda Muhammed Mustafa(sav) Efendimiz ve cümle peygamber efendilerimiz olmak üzere, “Sen O’nu göremesen de O seni görmektedir “ hakikati ile hareket eden ihlas sahibi evliyalar, şehitler, âşıklar, bu yolu en güzel şekilde yaşayıp, aydınlatan Allah’ın seçkin kullarıdır.
Bu yol üzere olmak için bizden istenen ibadet, itaat ve teslimiyet aslında bir muhabbet işidir. Yani, kalbimiz sürekli bir muhabbet savaşı vermektedir. Bu savaşta kazanmak için tüm amellerin gönülle yapılması gerekir. Gönül hacca gider, gönül secde eder, oruç tutar, tavaf eder, hizmet eder ve gönül cihâd eder. Böylece ibadetlerimize, kutladığımız mübarek gün ve gecelere ve yaptığımız hizmetlere hapsolmaktan kurtulabiliriz. Bu yolda gönülle ilerlemezsek, orucu Ramazanı şerife, haccı Hac mevsimine, namazı seccadeye, zekâtı senenin bir gününe, miraç ve kadir gibi mübarek kandilleri bir geceye hapsetmiş oluruz. Bu takdirde gönlümüzü Allah’tan başka muhabbetlerden temizleyemez ve onun “Mü’min kulumun kalbine sığdım” müjdesine mazhar olamayız. Mevlana Hazretleri; “Cemâl-i Bâki’nin aşk u muhabbeti dışında her şey bir azaptır. Ölüme doğru giderken âb-ı hayattan mahrum kalmak azaptır” buyurmaktadır.
Sırat-ı müstakîm üzere olan fıtratımızın sesine kulak vermeliyiz. Aksi takdirde doğru yoldan sapmış oluruz ve böylece kendi fıtratımızın özünden uzaklaşmış oluruz. Bu sese kulak vermemek bizde sağırlık sebebi olur, duyarsızlık ve şuursuzluğumuzu arttırır. Kendimize yabancılaşıp, düşman olur ve böylece kendi kendimize zulmetmiş oluruz. Bu yoldan sapmamak, huzur, sevinç, güven ve gönül rahatlığıyla ilerleyebilmek için, cahiller ve ahmaklar yerine tevhid ehli ve kâmil insanlarla birlikte olmayı Allah’tan çokça niyaz etmek gerekir. Çünkü kişi kimlerle birlikte olursa onların haline bürünür. Allah’ın tevhid ehli kulları, bu yolda hakikat peşine düşer, dünyayı boşar ve ölümün en güzel dosta kavuşmak olduğunun sevinci ile yaşarlar. Yoldan sapmış kullarsa menfaat peşine düşer, sadece dünyayı arzular ve ölümden korkarlar. Sırat-ı müstakîm üzere olanlarla birlikte olup aynı zamanda kendi içimizde de nefis mücadelesi vermeye gayret gösterdiğimiz sürece, bu yol bizi korku ve üzüntü olmayan nihai bir hedefe götürecektir. “Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.” (Yunus, 62)
Bu yol terbiye ve şifa bulma yoludur. Şifa istemeyen terbiye alamaz, terbiye alamayan bu yolda yürüyemez. Şifa arzusunda bulunmak içinse öncelikle hasta olduğunu fark etmek gerekir. Hasta olduğunu bilen kişi ancak, şifayı canı gönülden arzu eder. Böylece hikmet hastanesinde tedavi görmeye başlayan hastanın şifaya kavuşması mümkün olabilir.
Bu yol şeytanın kurduğu sayısız hile, gurur, kibir ve azamete düşürücü tuzaklar, tehlikeler ve engellerle doludur. Bu yoldaki zorluklar ve engellerden kurtulmak için Yaratılanların en hayırlısı Efendimizin(sav) “Cihâd-ı Ekber” olarak buyurduğu bir iç cihâd, şiddetli bir nefis mücadelesi vermemiz gerekir. Sırat-ı müstakîm üzere olmak için çaba gösteren, mücadele veren, ter döküp zahmetler çeken, canları ve mallarıyla Allah yolunda cihâd edenler ancak cennet ve cemaliyle mükâfatlandıracağı kimselerden olabileceklerdir. Hakikat bedelsiz verilmez. Bu yol imtihan yoludur. Ve ancak imtihanı kazanmaya çalışmakla bu yolda ilerlenebilir. Başımıza gelen her bir zorluğa sabır ve metanetle göğüs germenin yolda ilerlemenin bir vesilesi olacağını bilmemiz gerekir.
Bu yolun olmazsa olmaz bir şartı da insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Kendiyle hesaplaşması, ölmeden evvel ölmek anlamına gelir. Bu hesaplaşmayla kişi nefsini bilir ve ancak o zaman Hâtem’ül Enbiya Efendimiz(sav)’in söylediği gibi Rabbini bilebilir. Kendini bilmeyenin bu yolun ihtişamının hakkını vermesi mümkün olmaz. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi şöyle buyurmaktadır: “Eğer Hak yoluna koyulursan, sana yol açarlar. Benliğinden geçer yok olursan, seni gerçek varlığa ulaştırırlar. Nefsini alt eder, tevazu gösterirsen dünyalara sığmazsın. O zaman seni, sana, sensiz gösterirler.”
Bu yolda en fazla mesafe kat etmemizi sağlayacak iki haslet “açlık” ve” kurbiyettir”. Açlık; dünya içinde dünyadan oruç tutmak ve dünyevi lezzetlere olan arzuyu, ilahi özlem ve vuslat hasretine dönüştürmektir. Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Efendimizin(sav) “Açlık kapısını çal” buyurduğu gibi. Kurbiyet; hayatımızı, hayatımızı Veren’e feda etmek ve bu yolda şahit ve şehit olmaktır. Bu çeşit bir açlık ve kurbiyetin birleşmesi bizi “Fakrım fahrimdir” buyuran Efendimizin(sav) övdüğü fakirliğe götürür. Fakirlik, yokluk veya hiçlik, kurbiyet cennetinin kendisi ve yine bu cennete götürecek en güzel araçtır. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Ey gönül! Sana bu yolu lâfla, dedikodu ile vermezler. Yokluk kapısından geçmeden vuslat yüzü göstermezler. Onun kuşlarının uçtuğu havada kanat çırpmadıkça, sana hiçbir zaman, kol-kanat vermezler.”
Yolcu olanlar sağa, sola bakmak, önünde ve ardında olanlara ilgili duymak yerine yukarı ve aşağıya bakmaya çalışmalıdır. Nasıl ki gökyüzündeki yıldızlar yolumuzu aydınlatıyorsa, başta “Siracen Münira” olan Efendimiz(sav) olmak üzere, onun yolundan giden cümle peygamberler, ashabı ikram efendilerimiz ve onların aşkıyla varlığından geçmiş evliyalarla, şehitler bizim yolumuzu aydınlatan ve bu yolda yürümeyi bizlere öğreten yol göstericilerimizdir. Yukarıya bakıp hayranlık ve muhabbet duymalı, yolu ve yolda ilerlemeyi onlardan öğrenme iştiyakı içerisinde olmalı, mürit sıfatını kuşanıp, bu nurlu yolun talibi olmalıyız. Aynı zamanda aşağıya bakarak muhtaç olanların ihtiyaçlarını gidermenin cazibesine katılmalıyız. Garipler, kimsesizler, fakirler, muhtaçlar, mülteciler ve zulüm altında inleyenlere, zayıflara merhamet etmeliyiz. Hem maddi hem de manevi ihtiyaçlarını giderme çabasında bulunmalıyız. Ancak bu şekilde Rabbül Âlemîn’in af ve merhametine erişebilir ve ancak böylece yolda ilerlemeye imkân bulabiliriz.
Bizi ahirete götüren, sınırı olmayan ebedi hayata götüren bu yol, Kur’an ve Sünnet yoludur. Bizim rehberimiz, feyz kaynağımız, ilhamımız, aşkımız ve kurtuluşumuzdur. Çünkü ilahi yardım, ilahi nur, ilahi rahmet ve bereket bu yol üzerinde sürekli akmaktadır.

Düzeltme: Rabia Brodbeck’in geçtiğimiz ay (aralık 394. Sayı sayfa 22-23) yayınlanan Sırat-ı Müstakîm başlıklı yazısının 2. sayfasında resim altında “Hz. Ömer (r.a.) kendisine:…” diye başlayan bölümünde içerik hataları olduğu tespit edilmiştir. Doğru metin aşağıdaki gibi olacaktır. Düzeltir okuyucularımızdan özür dileriz.
Nitekim şu hâdise, takvânın ne olduğu husûsuna müşahhas bir misaldir:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir gün Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-’a takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey -radıyallâhu anh- da ona:
“–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” diye mukâbelede bulundu. Hazret-i Ömer:
“–Evet, yürüdüm.” karşılığını verince de bu sefer:
“–Peki, ne yaptın?” diye sordu.
Hazret-i Ömer:
“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi sarf ettim.” cevâbını verdi.
Bunun üzerine Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:
“–İşte takvâ budur.” dedi. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 42)

 

Yorum Yazın

Facebook