Sıratı Müstakim -5-

0
Sıratı Müstakim -5-
Sıratı Müstakim -5- - Rabia Brodbeck
Sayı : 397 - Mart 2019 - Sayfa : 23

Hazreti Ebubekir (r.a.) halife seçildiğinde şöyle buyurdu;
“Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin başınıza halife seçildim. Ancak Kur’an nazil olmuş, Hz. Peygamber (sav) dinin hükümlerini açıklamıştır. Sizin en zayıfınız, hakkı alınıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber’in (sav) yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey îcâd edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olun. Eğer sırat-ı müstakimden kayarsam beni düzeltiniz. Ben bu sözümü söyler, hem kendim için hem de sizler için Allah’ın affını talep ederim.” (Kenz, III/130 İbn Sa’d, Mehamili, Urve’den)
Kur’an-ı Kerim’e ve Peygamber Efendimiz’e (sav) daima sadık olan Ebubekir Sıddık (r.a), Alemler Sultanının (sav) halifesi olarak yolda olmayı hayatıyla bütünleştirmiştir. Yol ise Hazreti Peygamberin yoludur. Ebubekir (r.a.), Alemler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) gösterdiği sadaketle bu yola, sırat-ı müstakime gösterdiği sadakati bir görmüştür. Bu çabasında Müslüman kardeşlerinden daima kendisine hakkı tavsiye etmelerini istemiştir.
İnsanın dünyevî varlığına, Rahîm-i Mutlak olan Allah tarafından kendisini bulma ve sevme potansiyeli verilmiştir. Allah Teâlâ insanı nefsini terbiye edebilecek kabiliyette yaratmıştır. İnsan manevi makam elde edebilme yeteneğine sahiptir. İnsan direniş ve diriliş gücü, sevgi kabiliyeti taşıyandır. İlahi nur, muhabbet, merhamet gibi faziletleri taşıyandır. Kayıtsız şartsız sevme potansiyeline sahiptir. İnsan, zülme karşı durma yeteneğine sahiptir. Ölümü dahi sevebilecek potansiyele sahiptir. İnsan ebedi hayatı, ölümsüzlüğü, cenneti elde etme imkânına sahiptir. Tevbe ve istiğfâr ederek, salih amellere sahiptir, cihadı bir hayat tarzı haline getirebilme yeteneğine sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah; “Biz insanı zorluklarla mücadele edecek yetenekte yarattık” buyurmaktadır. (Beled, 90:4) İnsan, hazreti insandır. İnsan halifedir, kuldur, dervişdir. İnsanın kendi diriliş gücünü, sevme potansiyelini hayata geçirebilmek için Yüce Allah Teâlâ, ‘sırat-ı müstakim’i belirlemiştir. Aslında yolun ihtişamının nuru insanın fıtratındaki hazinesinde mevcuttur. İnsanın ‘ahseni takvim’ olarak yaratılışının sırrı, sırat-ı müstakimin varoluş sebebidir. Bu nedenle, insanın kendi ilerleme kabiliyetini kullanabilmesi için sırat-ı müstakim üzere olması şarttır. En nasipsiz kişi ise, karanlığı tercih eden ve kendi yeteneğini yitirendir.
Cehalet ve gaflet uykusunda olanlar kör ve sağır olur, kalp gözü kapanır ve ölü gibi yaşamaya başlar. En büyük felaket ise alemlere sığmayan Allah Teâlâ’nın sığdığı kalbi ölü hale getirmektir. Kalbi ölen insan yaratılmışların en sefilidir, çünkü ilahi nurunu kaybetmiştir. Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de gaflette ve karanlık yolda olanların hallerini şöyle anlatıyor; “Onlar hakkikatin sesini dinlemekten kaçan sağırlar, dillerini doğruya döndürmeyen dilsizler ve Allah’ın yüceliğini görmekten korkan körlerdir. Bu sebeple de akıl yürütemez, gerçeği bulamazlar.” (Bakara, 2:18). Kalpleri ölmüş olanların, gaflet içinde yaşayanların, davet edenlerin en hayırlısı olan ve en hayırlıya davet eden Peygamber Efendimiz’in (sav) davetini duyamayacak olması ne hazindir. Yüce Allah Teâlâ bu hali Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatıyor:“Ey Peygamber! Sen manevi açıdan ölü ve sağır olan kişiye hak çağrını duyuramazsın. Sana sırtını dönene, kulaklarını tıkayana hakikati anlatamazsın. Gözlerini kullanmayı manevi açıdan reddeden bir körü batmış olduğu bataklıktan kurtaramaz ve girmiş olduğu yanlış yoldan çeviremezsin. Ona doğru yolu gösteremezsin.” (Nemi, 27:80-81) İslam’da sonu zenginlik olmayan fakirlik, şifası olmayan hastalık, rahmete kavuşmayan zahmet, dermanı olmayan dert, dirilişi olmayan ölüm yoktur. Sırat-ı müstakimden çıkanlar ise şifası olmayan bir hastalığa, aydınlığa kavuşamayan karanlığa diriltmeyecek bir ölülüğe sapmış olurlar. Artık onlar için hidayet nuruna ulaşmak mümkün olmaz ve hiçbir ruhun gıdasını almak mümkün değildir.
Yüzme bilmeyen adam denizde batar, boğulur. Yolu bilmeyen, karanlık içinde kaybolur, yoldan sapar, hakikati terk eder. Hz. Mevlana şöyle buyurur; “Deniz, ölmüş adamı başının üstünde gezdirir. Eğer denizi diri biri düşerse, içinde batmaktan nasıl kurtulur? İşte bunun gibi; sen beşer sıfatlarından öldüğün vakit, ilahi sırların denize de seni başının üstünde taşır.” Hz. Şems-i Tebrizi bu konuda; “İlahi denize teslim ol. Denize düşen kişi elini, kolunu sallasa ve aslan gibi güçlü de olsa deniz onu parçalar (yok eder). Kendini ölü gibi serbest bırakmak lazım. Denizin huyu şöyledir; Eğer canlı isen seni yutar ve yok eder. Batınca ve ölünce seni alır ve taşır. Öyle ise önceden bunu yap ki deniz seni taşısın ve sen onun yüzeyinde rahat rahat yüzesin.” buyurmaktadır. Mevlana Celaleddin Rumi ve Şems-i Tebrizi Hazretleri teslimiyetin zirvesini, ‘ölmeden evvel öl’ sırrını anlatmış oluyorlar. Aynı derecede teslimiyet gösteren kişi nasıl denizde boğulmazsa sıratı müstakimden sapmaz. En güzel teslimiyet halini yaşayan insan fakir, ümmi ve yetimdir. İbnü’l-Arabî Hazretleri, şöyle tarif buyurmaktadır: “Eğer fakr, iradenin sükûtu ise, ümmîlik aklın sükûtudur; ubudiyyet ise varlığın sükûtudur.”
Hz. Mevlana; “A şaşkın gönül! Dosta candan giden bir yol vardır. A yolunu kaybetmiş kişi. Dosta giden yollar hem açıktır hem de gizli. Altı yönden de yolun bağlansa, korkuya, endişeye mahal yok. Çünkü gönlünün ta içinden sevgiliye giden bir yol var.” buyuruyor. Gönle giden yol hicret yoludur. Gönle giden yol miraç yoludur, vuslat yoludur, kurbiyet cennet ve ünsiyet yoludur. Bu yolda gidebilmek için gönlümüz itaat ateşiyle yanmalı, ayrılık acısıyla kıvranmalı, pişmanlık gözyaşlarıyla yıkanmalı. Öyle bir gönül secde ederse mirâca çıkar ve orada cennetin hazzını muhakkak duyar çünkü görmeye başlar. Allah’ın ilâhî Cemâl’ini müşahede eder. “Göz aydınlığım bana namazda verilmiştir” buyuran Sevgili Efendimiz’in (sav) yaşadığı ilâhî hazları yaşar. Ve “Ben ne göğe ne de yere sığarım, ama mümin kulumun kalbine sığarım” ve “Her nerde olursanız olun O sizinle beraberdir” (Hadîd 57/4) ve “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kâf, 13) ve “Allah kimin kalbini İslam’a açmışsa o Rabbinden bir nur üzeredir” (Zümer, 22) ayetlerinin nurlarına gark olur.
Gerçek ihtiyaç Allah’ı aramaya olan ihtiyaçtır. Sehl bin Abdullah Tüsterî şöyle buyuruyor; “Bu yolda nazar kıldım ve kalp gözümü hakikatlere yönelttim. İhtiyaçtan daha yakın bir yol görmedim ve iddialarda bulunmaktan daha kalın bir perde.” Ahmed Şem’ânî şöyle buyuruyor; “Iblis’in yoluna bak. İddialarda bulunmaktan başka şey görmeyeceksin. Sonra Adem’in yoluna bak. İhtiyaçtan başka hiçbir şey görmeyeceksin. Ey İblis! Ne diyorsun? ‘Ben ondan hayırlıyım’ (Araf 7/12) Ey Adem! Ne diyorsun? ‘Rabbimiz! Nefsimize zulmettik’” (Araf 7/23) Kişi dünyadan kopabildiği ölçüde Hakîkat’a olan ihtiyacı, hasreti ve susuzluğu artar, âhireti özler. Açlık gönüldeki kiri-pası yakar eritir, Zü’l-Celâl ve’l-İkram’a giden tıkalı yolları açar. Hz. Mevlânâ buyurmuş; “Suyu aramaya verdiğin zamanı azalt da susuzluğunu artırmaya bak! O zaman su, üstünden altından fışkırıp akacak!”
Kalb gözü ile bakmayan Re-sulullah Efendimizi (sav) tanımaz. Resulullah (sav) tanımayan O’nu sevmez. O’nu sevmeyen O’nunla yolu yürümez. Hazreti Peygamberi O’nun izinden gidip, O’nu takip ederek sevmeliyiz. O’nu severek O’nun izinden gitmeliyiz. O’nun sünnetine riayet ederek O’nu sevmeliyiz. O’nu severek ve tanıyarak ancak O’nun izinden gitmiş oluruz. Eğer insanların en şereflisi olan Fahr-i Kâinât Efendimiz’i samimiyetle takip edersek, O’nun en büyük hazinesine vâris oluruz. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu gibi, “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin” (Âl-i İmrân, 31) Biz Peygamber Efendimizi (sav.) kendi hayatımıza ne kadar rehber edebilirsek, O’na olan muhabbetimiz o kadar artar. O, “Sirâcen Münîra”, “Sâhibü’l-Makâm-ı Mah-mûd”, O, “Sâhibü’l-Kur’ân”. Bizim için irşad nurudur, nübüvvet ve risalet güneşidir, sallallahu aleyhi ve sellem. Bize sırat-ı müstakimi en güzel anlatan Habibullah, Muhammed Mustafa’dir sav. Hz. Mevlana, Efendimiz’in (sav) bu rehberliğini muazzam bir şekilde dile getiriyor; “Allah’a giden yol ziyadesiyle korkunç, kapalı ve kârlıdır. Muhammmed (sav) hayatını riske atıp atını o yöne sürerek yolu açan ilk kişidir. Her kim o yola giderse bunu ancak O (sav)’nun irşad ve rehberliğiyle yapabilir. Çünkü yolun ilk açıcısı O’dur. Yol işaretlere koymuş, direkler dikilmiştir. Bu yönde gitme, şu yönde gitme. Eğer o yönde gidersen Ad ve Semud kavimleri gibi helâk olursun. Ancak, bu yönde gidersen inananlar gibi kurtulursun. Bütün Kur’an bunu açıklamaktadır; ‘Onda apaçık ayetler (işaretler) vardır.’ (Âl-i İmrân, 97) Yani, bu yollara Biz yol işaretleri koyduk.”
Muhammed Mustafa Efendimiz (sav) kendi hayatından bahsederken şöyle buyurmuştur; “Benim dünya hayatım çölde yolculuk yapan bir kimsenin bir ağaç altında dinlenmesi gibidir.” Kendisini bir yolcuya benzetmesine rağmen Efendimiz (sav) bütün insanları kurtarmak için büyük bir gönül sevdasına düşmüş, kainattaki varlıkların her türlü sıkıntısını, ıstırabını, sorunlarını yüklenmiştir. Âyet-i kerimede, Allah (c.c.) diyor ki; “Tahammülsüz bir yük yüklendin sen.” Nedir o yük? Bütün insanları kurtarma yükü.
İmam Şafii (r.a.) ne olursa olsun Allah yolunda olunmasını ve bu yolda ilerlemek için gayretli olunması gerekliliğini şöyle ifade ediyor: “Allah yolundaysan koş. Koşmak zor geliyorsa, hızlıca yürü. O da zor geliyorsa sadece yürü. Bu da olmuyorsa sürün. Fakat asla, geri dönme!” Benzer bir öğüdü de Hafız Sadi Şirazi şöyle yapmıştır: “Yolda laf atmak değil, adım atmak lazım. Yürümedikten sonra lafın manası kalmaz.”

 

Yorum Yazın

Facebook