SONSUZA KOŞU

0

Gaye ilm-i kelam’da Allah’ın varlığına şahit tutulan delillerden biridir. Bu mükemmel işleyen sistemin nihayetinde bir hedefe matuf olarak yaratıldığı, başıboşluk ve serseriliğin tabiatın fıtratından fersah fersah uzak olduğu dile getirilir, mütekellimûn ulema tarafından. “Âlemi benim, beni kendin için yarattın’’ mısraıyla Üstad Necip Fazıl’ın veciz bir şekilde özetlediği bu anlayış insanın dünyada varoluş sebebine İslam’ın getirdiği izahtır aynı zamanda. Diğer taraftan en basit düşünce sistemlerinden, en girift felsefe kuramlarına, edebiyattan, musikiye, mimariden fen ilimlerine insanın söz söylediği her alanda gündeme girmeyi başarabilmiş sonsuzluk özlemine tatminkâr bir şerhtir… Yok olmayı, buharlaşıp uçmayı, silinip gitmeyi sindiremeyen insan iç dünyası ancak sonsuz bir hayat gayesiyle (cennet hayatı) ile sükun bulabilir çünkü.

Mü’min ruh dünyasının en büyülü kavramları olan; “Cennet’’ ve “Cemalullah seyri’’ böylece bir gaye olarak konulur insanın ufkuna… Dünya gurbetindeki garip insanın, sıla hasreti ve dimağında kalan “elest bezmi’’ rayihası, katmerli bir iştiyakla, mü’minin gönül tahtına oturtur bu gayeleri. Dualar bu gayeyle ziynetlenir. İmtihanlar bu gayeyle aşılır. Acı ve elemlerin açtığı yaralara bu gaye sarılır. İbadetlerin ifasının suhuleti bu gayeyledir. Düşünce krizlerinden, buhranlardan, ölüm korkusundan ancak bu gayeyle kurtulabilir insan. Yarattığı insanın gönül aksamını çok iyi tanıyan Hazreti Bari böylece onun kargaşaya, keşmekeşe sürüklenmesini engeller. Burada bize mühim bir ders olarak insanın hayatında gayenin ne kadar önemli olduğu hususu vardır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in gayeyi mü’minlerin moral ve maneviyatını dinç tutmak adına bir metot olarak kullandığını da pekâlâ söyleyebiliriz… Kaynaklarımız bize bi’setîn ilk yıllarında Server-i Enbiya (s.a.v)’in inananlarının önüne, onların sayı azlığına ve güçlerinin cılızlığına rağmen Şam’ın, Medain’in, San’a’nın fethi müjdelerini koyduğunu aktarıyor, bu aynı zamanda müminler için ulaşmaları gereken bir ufuk ve gaye değil midir? Yine Doğu Roma’nın evvelen fetih olacağı, Rasulullah’ın mübarek isminin dünyanın dört bir bucağına ulaşacağı haberleri tebşirat olmakla beraber, inananların azim ve gayretlerini artırmak için çizilmiş hedefler olmaktan uzak mıdır? Kaldı ki Hayrul beşer Efendimiz (s.a.v)’in bizzat kendi zatı, hayatı, Üsve-i Hasene oluşu insanlar için bir gaye iken.

Ehl-i irfan gaye mevzuunu insanların ruh terbiyelerini sağlarken etkili bir şekilde kullanmaktadırlar. İnsanın önüne konulan kâmil insan numunesi ulaşılması istenen büyük gaye, günlük zikir ve evrad ödevleri de ulaşılması gereken asgari gayelerdir. Zira İrfan ehli gayesizliğin insanı nasıl bir açmaza götüreceğini bilir.

Aziz ecdadımız uçsuz bucaksız gayeler edinerek dört bir yanda tevhid sancağını dalgalandırmışlardır. Kızılelma ulaşılması imkânsız devlet gayesidir mesela. Masallarla çocukların zihinlerine yerleştirilen kaf dağı imgesi keza öyle. Bunlar hep sonsuzluk boyasıyla boyanmış ve sonsuza inanan müminlerin gönül sancılarını taşıyan aziz gayelerdir. İlay-ı kelimetullah gayesiyle kıtalar arşınlanmış, denizler atlas kumaş gibi biçilmiştir.

Örnekler olabildiğince artırılabilir. Burada bir muhasebe yapmak adına şöyle bir soru sorsak kendimize; bizim hayata dair küçük, büyük ne tür gayelerimiz, hedeflerimiz var? Çocuklarımıza ninnilerle, masallarla, türkülerle, kahramanlık hikâyeleri ile hangi gayeleri aşılıyoruz? Eğitim sistemimiz çocuklarımıza hangi gayeleri vaat ediyor? Zira bir hedefe doğru atılan oktan o hedefi vurması beklenir. Bitiş noktası olan bir koşucu ancak yarışı tamamlar. Müsabakalar ödül ve kazanmak şerefiyle taçlanır. Gaye edinmemiş isek kendimize, hedeflerimiz yoksa eğer, o halde bize mikro ve makro gayeler gerekmektedir. Gaye koymak tek başına kâfi değildir ama. Bir de bu gaye için azimli bir yürüyüş, durmaksızın bir koşu, tembellikten arındırılmış bir çaba lazımdır.

Kâinatın her ferdinin durup, dinlenmeksizin koşturduğunu her gün tekrar be tekrar müşahede ederiz. Nebatat, hayvanat renkli bir cümbüş içerisinde her daim bir hareket halindedir. Üzerinde ikamet etiğimiz dünyamızın fasılasız deveranıyla sürdürürüz hayatımızı. Binlerce can, kendilerine çizilen gaye doğrultusunda yürüyüşünü sürdürür. Ve kâinatın bu muazzam işleyişi boşluk kabul etmez.

Siyer-i nebi üzerine okuma yapanlar bilirler ki Rasul-u Mücteba Efendimiz (s.a.v)’in mukaddes ömürlerinde bir boşluk, tatil, duraksama emaresi yoktur. İbadetle meşguliyet, tebliğ ve irşad, sılayı rahim, insanlara hizmet, o mümtaz hayatın her karesini doldurmuştur. Rahle-i Nebevi de yetişen Sahabe-i kiram Hazeratı da bu ölçülerle, Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle taşkın bir iman aksiyonu göstererek hayatlarını tembellik nedir bilmeyerek ikmal etmişlerdir.

Kuran-ı kerim tembelliği bir münafık vasfı olarak nitelemektedir. Kıyametin dünyanın ömrü içerisinde meçhul bir zamana saklanması, mu’minleri her an kıyamet kopacakmış gibi bir azim ve çalışmaya teşvik, ölümün insan hayatında saklanması da aynı amaca istinatladır. Yine Kadir gecesinin Ramazan ayında, dualara isticab edilen vaktin Cuma saatinde gizlenmesi de mü’minin bu zaman dilimlerini en güzel bir şekilde, tembelliğe mahal vermeden, müspet bir hırsla ibadet ve taatle geçirmesini sağlamak içindir.

Tasavvuf erbabı tasavvufu yaşanılan anı ahiret hesabına en iyi ve en verimli bir şekilde değerlendirme mesleği şeklinde tanımlamaktadırlar. Bu anlayışa göre salik gece ve gündüzünü en verimli şekilde ihya etmelidir. Dervişlik böylece tembelliğin önüne bir set çeker.

Mehmet Akif merhumun “sanma ki ecdadın asırlarca uyudu, yoksa nerden bulurdun elde ki bu yurdu’’ şeklinde andığı, rahatı ahirete bırakan müteyakkız ecdadımız; savaş meydanlarında, ilim meclislerinde, irfan ocaklarında gecelerini gündüz ederek çalışmışlardır. Kimisi rahle başında elinde divit hokka, kimisi cephe de elinde kılıç, tüfek, sinesinde yara, gömleğinde kan, kimisi de bir hayvanın yarasını sararken, bir yetimin başını okşarken tamamlamıştır hayatlarını. Tembellik onların dünyasında kendisine nefes alacak bir alan bulamamıştır.

Müslümanlık tarihi boyunca yanlarını yataklardan alıkoyup gayeleri için koşturan erler, atlarının nallarından çıkan kıvılcımlarla cihanı aydınlatmışlar, bayraklarının gölgesi ile nice garibi, mazlumu ferahlatmışlardır. Devasa devletler heyecan ve koşturmaca ile kurulmuş, tembellik ve rahat düşkünlüğü ile yıkılmıştır. İşte Asr-ı Saadet devri heyecanı, Hulefa-i Raşidin dönemi koşuşturması, Tarık Bin Ziyad’ın Endülüs önündeki samimiyeti, Devlet-i Al-i Osman’ın ilk on hükümdarının gayreti. Ve bunların aksine devletleri çatırdatan rahat düşkünlüğü, tembellik, gayesizlik dönemleri…

Manen tekâmül için uhrevi gayeler edinmek, sımsıkı bu gayelere sarılmak ve bu gayeler doğrultusunda tembellik, gevşeklik göstermeden koşuşturmak gerekmektedir. Maddi tekâmül için gerekli olan da haddi zatında aynı formülden ibarettir. İdeal Müslüman yorgunluğunu başka bir meşguliyetle gideren, tembelliği lügatinden söküp atan, fitne üretmesi için şeytana fırsat vermeyen Müslümandır. İdeal Müslüman rızayı ilahi gayesiyle, konuşan değil, koşturan Müslümandır. İdeal Müslüman gayeleri ve uhrevi hesapları gereği meşguliyetinden haramla iştigale takat ve vakit bulamayan Müslümandır. İdeal Müslüman sonsuz sıfatlı gayeleri hatırına mahdut, muvakkat heveslerde boğulmayan Müslümandır…

Yorum Yazın

Facebook