Srebrenitsa’nın Kalbinden… Bebeler Katledilirken Neredeydin Sen?

0
Srebrenitsa’nın Kalbinden… Bebeler Katledilirken Neredeydin Sen?
Srebrenitsa’nın Kalbinden… Bebeler Katledilirken Neredeydin Sen? - Senai Demirci
Sayı : 390 - Ağustos 2018 - Sayfa : 51


O çamurlu ayakkabıyla dönmüşüm Belgrat’tan. Srebrenit­sa’nın Potoçari köyünün çamuruyla. Eve dönünce fark ettim. 11 Temmuz’da, acının kalbinde olduğumu mühürlüyor. Oradaydık; evet. Kimlik tespiti yapılan 35 şehidi toprağa verdik. Şehitliğe gömülenlerin sayısı 6 bin 610’a yükseldi.  Cenazeleri eski tabutları yeni şehitlerin en genci Vesib İbric, en yaşlısı ise Şahin Haliloviç’ti. Biri 16 yaşında, biri 71 yaşında. Tam 23 yıl önce, o kanlı gecede, orada olamamanın utancıyla sürüklenmiştik köye. Dünyanın her köşesinden, Güney Amerika’dan, Japonya’dan gelenler vardı. Yeryüzünde insan diye var oluşumuzu sorgulatan çirkin ve kokuşmuş bir suçun utancı vardı omuzlarımızda. İnsan olduğunu hatırlayan her kesim oradaydı. İnsanın insana yaptığından utana utana, göz göze gelmekten kaçındık.
Tarihin-bildiğimiz-en son soykırımı Srebrenitsa’da oldu. “Hem de BM kontrolünde…” diye ekleyecektim ki durdum. “Avrupa’nın göbeğinde bir de…” diye vurgu yapacaktım ki vazgeçtim. “Yirminci yüzyılda…” diye şaşkınlığımızın altını çizecektim ki, hiç lüzumu yok. Ne BM kontrolünde olmanın ne Avrupa’nın göbeğinde ikamet etmenin ne de 20. yüzyılda yaşıyor olmanın soykırımın ve kitlesel tecavüzün engeli olabildiğini öğretti bize Srebrenitsa. Zaman ve mekân, imkân ve kurumlar, insanın içindeki vahşi parçayı yok etmiyor. İmkânların artması, cihazların gelişmesi, araçların hızlanması, iletişimin gelişmesi, ahlak garantisi ve kemâl teminatı olmuyor. Cinayetleri kolaylaştırıyor sadece, tecavüzleri rafine hale getiriyor.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşadığımız illüzyon, Srebrenitsa ormanlarının kuytularında yankılanan silah sesleriyle bitti. Çimen kokulu toprağa sızan sıcak kanla barış ve huzur ütopyası çöktü. Yana yakıla oğullarını arayan anaların yüreğindeki ateş küresel güvenliğin sahteliğini açığa çıkardı.
Soykırım faillerinin akıl almaz yüzsüzlükleri ve ikiyüzlü diplomatik sessizlikle aklanmaları, daha da ürkütücü. Çünkü pişman olunmayan suç, yinelenmeye ve yenilenmeye meyyaldir. Aliya’nın, bedeli ödenmiş sözüyle, “unutulan cinayet tekrarlanır.”
Vahşet ve cinayetin çok eskilerde olup bitmiş olmasını duymayı seviyoruz. “Artık biz öyle değiliz!” diyen parçamız aklıyor bizi. Ama bu kadar yakında, bu kadar içimizde olup bitmiş haline tanık olunca, suçlu hissediyoruz, vicdanımız yakamıza yapışıyor. “Kral çıplak!” oluveriyor bir anda. Utanıyoruz. Benim gibi yetişkinlerin “Kahvaltıda niye yumuşak peynir yok?” diye uyandığı sıradan sabahlardan birinde, babaların gözleri önünde oğulların kafasına kurşun sıkıldı. İstanbul’da kadınlar akşam eve dönmüş eşini “yine mi sen?” sıradanlığıyla karşılarken, sevdiğinin sesine hasreti başladı Boşnak kadınlarının…
Bu satırları okuyanların çoğunun çocukluk yıllarıydı o yıllar. Yeryüzünde insanın insana yapabileceği en büyük kötülük, en çirkin suç, en kokuşmuş günah kitleler halinde işlenirken koca koca devletlerin ve siyaset adamlarının hayattan yana olduğuna inandırılmıştınız. Yetişkinlerden alacaklı olduğunuz ümit ve ihtimam, yaşıtlarınızdan esirgenmişti. İki yaşındaki kız çocuğuna iki dağ silsilesini yalnız yürümesi gerektiği anlatılıyordu Saraybosna Tüneli’nin çıkışında. Ana rahmindeydiniz belki, anneniz sizi incitmemek için ihtiyatlı adımlarla yürüyordu, vitaminsiz kalmayasınız diye dumanlı ortamlardan uzak duruyordu. Parkta kaydıraktaydınız belki; babanız uzaktan izliyordu, burnunuzun bile kanamasını istemiyor, teninizin çizilmesinden ölesiye korkuyordu. İşte tam o sıralardı; keskin nişancılar, Saraybosna sokaklarında, anne ve babasının yanında yürüyen beş yaşındaki Ayda’yı vurmaya karar veriyorlardı; çünkü bir çocuğu vururlarsa diğerlerinin canı daha çok yanacaktı.
Evet, Srebrenitsa’dayız işte. Ama 23 yıl sonra. Olanlar olduktan sonra. Fırtına durulunca. Annelerin gözlerinde sanki aynı soru var: “Niye geç kaldın?” Cevabım yok; utanmayı, başımı öne eğebilmeyi özür sayıyorum. Ama ya Allah soracak olursa?  “Bebeler katledilirken neredeydin sen?” “Anneler ağlarken, nasıl uyudun sen?”
Sorunun kendisi, Srebrenitsa kurbanlarının yediği kurşunlardan daha yakıcı… Hesap veremeyeceğim bir akıbete doğru giderken, toprağa verilen kurbanlara imreniyorum. Parmak uçlarında taşınan tabutları küçüldükçe, hesapları küçülüyor kurbanların. Benimkisi ise büyüyor. Ben yaşıyorken oldu bunların hepsi. Gazze’nin kumsallarında, Myanmar’ın nehir kıyılarında, Afrika’nın izbe köşelerinde yine olanlar oluyor. Ve ben yaşıyorum, âh!

 

Yorum Yazın

Facebook