TALİBİN SIDKI MÜRŞİDİNİ AYAĞINA GETİRİR

0

İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi vakur bir sima. Hal ve hareket tarzı ile karşısındaki muhatabına etki eden bir tavrı vardır. Bu tavrı kimseye benzemez ve şahsına münhasırdır. Kur’ân kıraatı da, kasîde okuması da öyledir. Edebiyata vukûfiyeti ve etkili konuşmasıyla dinleyenlerin üzerinde efsunlu bir etki bırakır. Bir sanat adamıdır. Edebiyatla ve musiki ile özel olarak ilgilenmiş ve çeşitli eserler ortaya koymuştur.

Ama ondaki asıl fârik vasıf ehl-i tasavvuf olmasıdır. Tasavvufî hayatı hücrelerine kadar sindirmiş, sefâyı orada bulmuştur. Mülâkatımızın sonunda “Gençlere ne tavsiye edersiniz?” diye sorduğum zaman “Akılları varsa derviş olsunlar. Çünkü huzur oradadır, mutluluk oradadır, derya gönüllü olmak oradadır, ilk cennet oradadır” demiş, arkasından da kendi kendine şu soruyu sormuş ve cevaplamıştı. “Peki bu dünyada cennet nasıl olur?”

“Onu da sadıklarla beraber olanlara, sıdk içinde yaşayanlara, aşk refrefine binenlere sor.”

Ömrü Hak dine hizmet ile ve Hak dostlarının refakatinde geçmiş bir irfan ehlidir. Medeniyetimizin ve Hak dostlarının ihtimamla yetiştirdiği güzel insanlardan birisidir. Heybet ile samimiyetin, ilim ile mütevazılığın sarmalandığı bir hakikat ehlidir. Konuşmamızda Hak ehillerinin gönül bahçelerinden derlenmiş nadide güzellikler bulacaksınız.

Bu mülakatı 2005 yılında Muğla’nın Ula ilçesinde kendisinin yaptırdığı Namnam Kasrı’nın cennet köşesi gibi bahçesinde bir dere kenarında H. Murat Karaman ve Ender Doğan Beylerle birlikte yapmıştık.

Muhterem İlhan Armutçuoğlu hocamıza hayırlı hizmet ömürleri temenni ediyor, teşekkürler ediyoruz.

 

Selman TAN: Muhterem hocam sizi tanıyarak başlayalım inşallah.
İlhan ARMUTÇUOĞLU: Elhamdülillahi Rabbil âlemin. Essalâtu vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ve sellim.

Efendim Namnam Kasrı’na hoşgeldiniz.

Bendeniz aslen Muğla’nın Ula ilçesindenim. Ula ismi eski metinlerde ayn ve lâmelif harfleri ile yazılıyor. Arapçadaki ‘âlî’ kelimesinden gelmekte olup yücelik, yükseklik manalarına gelmektedir. Fakat şimdiki Türkçeyle bu ifade edilmediği için Ula diye ifade edilmektedir.

Ailemiz Muğla’ya Türkistan’dan, Buhara’dan göç etmişler. Dedem Hacı Hafız Ali Efendi hayatı boyunca hiç mushafa bakmadan Kur’ân-ı Kerim okumaya devam etmiştir. Üzücü bir hadise sonucu bütün mallarını kaybeden Ali Efendi yine eskiden olduğu gibi Ramazan’da teravih namazlarını hatimle kıldırmıştır. O dönemin Ula Müftüsü Osman Efendi, bana şöyle demişti; “Dedenizin başına gelenler bizim başımıza gelseydi namaz sureleri ile bile zor namaz kıldırırdık.” Dedem Kur’an-ı Kerim’le o kadar hemdem olmuştu ki yine bir ezber hatim yaptığı sırada ruhunu teslim etmiştir.

1937 doğumluyum. İlkokulu Ula’da okudum. Babam memleketin imam- hatipi ve Kur’ân muallimiydi. Babamdan Kur’ân öğrendim ve hıfzımı babamda bitirdim.

Babam Muğla yöresinde ilk defa hafız yetiştirmeye başlayan Kur’ân muallimi Mehmet Ali Efendi’dir. Ezanın Türkçe okunduğu ve tekrar arapça olduğu dönemlerde müezzinlik de yapmıştır. Benim ilk arapça ezanı duyduğum kişi babamdır. Babam vefat ettikten sonra kendisi için şöyle bir dörtlük yazmıştım:


“Hadim”ül Kur’ân oldum okuttum
O ilk ezanı ruhumda tuttum
Elif’te safa, mim’de vefayı
Fetretde buldum her dem okuttum”

Hafızlığımı bitirdiğim sıralarda İmam Hatip Okulları açılıldı. Bize en yakın olan İmam Hatip Isparta’da olduğu için oranın ilk talebeleri ve ilk mezunları olduk.

O zamanki ismi İmam Hatip Okulu idi. Gayri muntazam bir binada tedrisat başladı. Ama hocalarımız kifayetliydi, değerliydi. Onlardan hem bilgi aldık hem feyz aldık.

Edebiyat ve musiki ile olan alakam imam hatip yıllarında başladı. Isparta’da okula devam ederken arkadaşlarla beraber kurduğumuz bir ilahi grubumuz mevcuttu. Güzel ilahi ve mevlidi şerif okurduk. Ayrıca şiirle de ilgilenirdim. Edebiyat derslerinden büyük haz alırdım. Fuzulîlerin, Bakîlerinin, Nedimlerin okunduğu edebiyat derslerinde Farsça’yı ve Arapçayı iyi bilmeyen hocalarımız ile münazaralarımız dahi olurdu.

İmam Hatip Okulunu bitirdiği­miz zaman bizim gidebileceğimiz bir yüksekokul, bir fakülte yoktu. Ankara’da İlahiyat Fakültesi vardı oraya da bizi almazlardı. Lise mezunlarını alırlardı. O dönemde İmam Hatip Okulları lise düzeyinde kabul edilmezdi.

Bu yüzden eğitimime ara verdim. İmam Hatip Okulunu bitirdikten sonra tahsil yapabileceğim bir yer olmadığı için Marmaris Eski Cami’de imam- hatip olarak görev aldım.

Askerliğimi yapmak için teşebbüs ettim ve 1960 yılında asker oldum. O zamanlar lise ve dengi okullara yedek subay olma hakkı verirlerdi. 6 aylık yedeksubaylık eğitimimizi Ankara’da aldığımız sırada 1960 ihtilali oldu ve ihtilali içinden görüp yaşadık. Orada bir çok üzücü şeye şahit olduk. Sonra kıta hizmeti için kura çektik ve askerliğimin devamını bir yıl kadar Kars’ta yaptım.

Resmi kıyafetlerle camiye gittiğim için bana Hoca Teğmen lakabı takılmıştı. O zamanlar intisabım yoktu fakat Kars’ta tek huzur bulduğum yer Nakşi silsilesinindeki büyük mürşitlerden Ebu’l Hasan Harakanî Hazretlerinin türbesinin olduğu yer olurdu. Fırsat buldukça huzurunda fatiha okur, el pençe divan dururdum. Fakir çocukluğumdan beri türbelere, dergahlara özel bir merakım vardı ve burada yatanlar kimlerdir diye araştırdım.

Askerdeyken İstanbul’da Yüksek İslam Enstitüsü açıldı. Biz ona yetişemedik.

1962 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsü açılacağı zaman askerden dönmüştüm. İmtihanı İstanbul’da yapıldı. Hadis mülakatına İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi gelmişti. Benden üç hadis okumamı istemişti. İstanbul’da bulunmamız hasebiyle Peygamber Efendimiz’in meşhur İstanbul’un fethi ile ilgili hadisini okuyarak başladığım zaman Hocaefendi dişleri görünecek kadar gülümsemişti.

Konya Yüksek İslam Ensti­tü­sü’nün ilk talebeleri ve ilk mezunları olduk. Sınıf arkadaşlarımızdan birisi de muhterem Muammer Tan Bey yani sizin pederinizdi. Marmaris’teki imam hatiplik görevimi Konya’ya naklettirerek orada hizmete devam ettim.

Din Eğitimi Genel Müdürü ve aynı zamanda Konya Yüksek İslam Enstitüsü Edebiyat Hocamız olan Kemal Edip Kürkçüoğlu Beyefendi bizi allak bullak eden kişiydi. Sınıfa adımını atar atmaz edebî metin işlemeye başlar, ardından bizim gözyaşlarımız başlar ve kendisi de ağlayarak dersini bitirirdi. Fuzuli’den okur perişan oluruz.

Edeben terk fuzuli serî kûyi yarin

Vatanımdır vatanımdır vatanımdır vatanım

Bende mecnundan füzun aşıklık istidadı var

Aşıkı sadık menem Mecnun’un ancak adı var

Bin can olaydı meni dil şîkestede

Ta her biriyle bir kez olaydım feda sana

Dersi haftada 2 saat olmasına rağmen bizi fethederdi. Sami Efendi Hazretleri’ni şiirinde “Bedr-i hafâ” olarak tavsif eden kişi odur. Bedr-i hafâ, bulutların arkasına gizlenmiş kamer, ayın ondördü demektir.

GÖNÜL YOLCULUĞUNA ÇIKIŞ BİR RÜYA...

S. TAN: İntisabınız o zaman mı oldu?
İ. ARMUTÇUOĞLU: Kemal Edip Kürkçüoğlu hocamız işlerinden dolayı bir müddet sonra gelemez oldu. Biz muallakta kaldık. Onun yerine Celalettin Emrem isimli bir hoca gelmeye başladı. O da Kemal Edip Bey neşesinde idi.

Bir gün hocama “Efendim edebiyat derslerinden tanıdığınız üzere bu Enstitüde talebenizim. İlkokuldan sonra hafız oldum, İmam Hatip Okulu’na devam ettim. Elimden geldiği kadar ibadetlerimi de yapıyorum, ama içimde bir boşluk var, onu dolduramıyorum” dedim. Sözlerimi bitirir bitirmez hocanın elleri titremeye başladı: “Evladım desene açım, desene açım, desene açım” dedi ve bana tavsiyelerde bulundu. Tavsiye ettiği eser Miftah-ül kulûb oldu. Benim de tamamını okuduğum ilk tasavufi eserdir.

Sonra bir menkıbe anlattı: “Senin gibi birisi mürşid arıyormuş, gönlü de herkese yatmıyormuş, nereye gitsem, ne yapsam diye tereddütler içinde karar veremiyormuş. Bir gün kendi kendine ‘sabahleyin evden çıktığımda karşıma ilk kim çıkarsa ona intisab edeceğim’ diye karar vermiş. Sabahleyin evden çıkması ile beraber, devrin büyük mürşidlerinden birisi onu karşılamış ve ‘gel evladım’ demiş. Bu menkıbeyi anlatan hocam şu hikmetli sözü ilave etti: “Talibin sıdkı, mürşidini ayağına getirir.” Ondan sonra fazla sürmedi bir vesileyle Cenab-ı Hak bu fakiri Hazreti Sami Efendi kuddise sirruh’a ulaştırdı. Konya’da onun halifelerinden dişçi Mehmet Efendi’ye müracaat ettim. Bir müddet sohbetlere aldılar, kanaat getirdikten sonra istihare yapmamı istediler. Malumunuz hayırlı işlere teşebbüs ederken istihare sünnettir.

İstiharemde gördüğüm rüyamı anlatayım; Büyük bir camide mevlüt okunuyormuş. Fakire cemaate gül suyu dağıtma vazifesi vermişler. Gülsuyunu dağıtırken cemaatten bir kişi karşıma çıktı, o zata bir müddet baktım. Zayıf ve nahif bir insandı birden gönlümün ona aktığını hissettim ve ona karşı içimde büyük bir sevgi oluştu. Sonra elime bolca gül suyu serpip o şahsın yüzüne gül sularını sürdüm. Sakalı da sanki ikiye ayrıldı ortası boş kaldı. Sonra devam ettim.

Daha sonra Dişçi Mehmet Efen­di’den dersimi aldım.

Turukı âliyyede dervişe bu daireye ilk girdiği günlerde o lezzeti bir tattırırlar. Bir müddet sonra da o zevk kendisinden alınır. O feyizler, o gözyaşları gider kendi kendine varolma imtihanı başlar. O günlerde çok enteresan rüyalar görürdüm.

S. TAN: Sami Efendi Haz­ret­le­ri’ni görmeyi çok arzu etmişsinizdir herhalde...
İ. ARMUTÇUOĞLU: Elbette, 1- 2 ay içinde İstanbul’a geldik. Devlethaneye gittik, Tuzla’ya pikniğe gidildiğini söylediler. Biz de Tuzla’daki piknik alanına gittik. Alan oldukça genişti ve çok insan vardı. ‘Sami Efendi’yi bulabilir miyiz?’ endişesi taşıyorduk. İçeri girerken birisi ‘hocalar şu tarafta’ diyerek bizi yönlendirdi. O cemaatin yanına doğru yürüdük. Yaklaşınca bir baktım ki yüzüne ve sakallarına gülsuyu sürdüğüm şahıs ortada oturuyor. Heyecandan sekte-i kalpten gidecektim. O günkü sohbetin ve yediğimiz yemeklerin lezzetini hâlâ unutamıyorum.

Daha sonra Sami Efendimizi Güllü Köşk dediğimiz devlethanede ziyaret ettik. Fakire ilk tavsiyesi “Evladım bu gördüğünüz rüyaları kimseye anlatmayalım” olmuştu.

Arkasından şu ayeti kelimeyi okudular: Yusuf Suresi 5. ayetde Yakup aleyhisselam Hazreti Yusuf’a diyordu ki:

“Babası: ‘Oğulcuğum, rüyanı kar­deşlerine anlatma. Sonra sana, kötülük yapmak için sinsi planlar hazırlarlar. Şeytan insanın açıkça düşmanıdır’ dedi.”

Rüya herkese söylenmez. Rüya, tabirini bilen bir kimseye aynı zamanda ayrıca sizi seven bir kimseye söylenebilir. Eğer başka türlü tabir ederse o şekilde tahakkuk etme ihtimali olabilir.

Mezun olduktan sonra Diyanet mensubu olduğum için bizi Muğla İl Müftülüğü’ne tayin ettiler. 1971 yılına kadar orada hizmete devam ederken baktım ki o tarihlerde Türkiye’de sadece Tunceli’de ve Muğla’da İmam Hatip Okulu yoktu. Elhamdülillah İmam Hatip Okulunun, yurdunun, camisinin, müftülük binasının yapılmasında bir hayli emeğimiz olmuştur. Biz İmam Hatip Okullarının Türkiye’nin geleceğinde büyük hizmetlerde bulunacağına inanıyorduk. Elhamdülillah da öyle oldu. “Kişi inandığı nispette hizmet eder” denir ya biz de bu davaya inandığımız için elimizden geldiği kadar hizmet etmeye çalıştık. Cenab-ı Hak İmam Hatip Liseleri’nin bahtını açık etsin.

Sonra Manisa il müftüsü olarak hizmete devam ettim. Sonunda İzmir merkez vaizi olarak emekli oldum. 32 yıllık hizmet süremde elhamdülillah bir çok caminin yapılmasına, bir çok Kur’ân kursunun yapılmasına vesile olmuşuzdur.

Müftülük yaptığım dönemlerde sabah namazından en az 1 saat evvel şoför evden alır gece saat 12 lere kadar eve dönmezdim. Bu böyle 10 gün, 15 gün kadar devam ederdi, gittiğimizde çocuklar uykudadır, geldiğimizde yine uykudadırlar. Bir gece eve geldiğimde baktım Ülkü hanım uyumamış, beklemiş fakat ağlıyor. ‘Ne oldu?’ dediğimde, 15 gündür çocukların baba yüzü görmediğini söyledi. Elimden geldiği kadar onların hukukuna da riayet etmeye çalıştım.

Nefsinden fedakarlık yaptıkça Cenab-ı Hak ayrı bir neşe, ayrı bir huzur hali veriyor. Ayrıca hizmete bir bereket ihsan ediyor. Beş kızım bir oğlum oldu elhamdülillah hepsi din-i mübin-i İslam üzere yetiştiler.

1992 yılında bulunduğumuz bu mekanda önce bağ evini sonra mahruti otağ mescidi, sonra ise Namnam Kasrı Kız Kur’ân Kursunu yaparak fahri hizmetimize devam etmeye çalışıyoruz. Cenabı Hakk’ın lütf-u keremi ve ihsanı ile....

 

MAARİF ÜÇ AYAKLIDIR

S. TAN: Efendim hayatınız eğitim ve hizmetle geçmiş anlaşılan.
İ. ARMUTÇUOĞLU: Osmanlı devletinde maarifin yani eğitimin üç tane önemli ayağı vardı. Maarif fevkalade önemli bir kelimedir. Maarif, marifetten gelir. Bunların en nihayeti marifetullahdır. Tahsil ilerledikçe, diploma büyüdükçe maarif ile elde edilecek ilim kişiyi Hakk’a yani insanı Allah’a yaklaştıracak bir eğitimdir. Maarifde bu özellik ve güzellik vardır.

Maarifin bir ayağı mektep, medrese ayağıdır. Burada hem tekniğe, bilime dayalı eğitim yapılır hem de dini eğitim tahsil edilir. İmam Hatip Liselerinde işte böyle bir eğitim vardır. Maalesef diğer liselerde ve orta okullarda dini eğitim istenilen seviyede değildir. Sadece İmam Hatip Liselerinde okuyan çocuklara lazım değildir ki Kur’ân-ı Kerim.

Maarifde ikinci ayak camilerdir. Camiler hem ibadet, hem ilim yeridir. Tarihimizde camilerin 12 tane fonksiyonu olmuştur. Selatin camilerimizde şurada tefsir okutulur, şu köşede hadis okutulur, şu köşede fıkıh okutulur, şu köşede Mesnevi okutulurdu. Ecdadımız mahkemeleri bile caminin çatısı altına almıştır. Kadı Efendi diyor ki; “Bak burası Allah’ın evidir burada yalan söylenmez.”

Üçüncü ayak ise Hazreti Mev­la­nâların yetiştiği, Abdulkadir Gey­la­nîlerin, Yunus Emrelerin, Şah-ı Nakşibentlerin yetiştiği dergahı şeriflerdir. Kültürümüzde bunların hepsinin yeri, değeri fevkalade önemlidir.

Bunları kaldırdığınız zaman alt yapı eksiliyor, arızalar meydana geliyor. Bugün şikayet ettiğimiz bir çok husus var ise bu alt yapının ortadan kaybolması ile gerçekleşmiştir. Millet olarak karşılaştığımız sıkıntılara sebebiyet veren şeyin ne olduğunu iyi anlamamız lazımdır. Biz bu Namnam Kasrı’nı inşa ederken elimizden geldiği kadar bulunduğumuz bölgede bu eksikliği telâfi etmeye çalıştık. Okul, camii, dergah neşesi burada tahakkuk etsin istedik. Bizim yaptığımızı ancak bir arzu, bir özlem, bir numune olarak değerlendirebilirsiniz.

 

İSTİSMAR NASIL ÖNLENİR?

S. TAN: Efendim yeri gelmişken size şöyle bir soru soralım. Eskiden manevi eğitim dergahlarda yapılıyordu. Dergahlar aynı zamanda farklı meşreplerden, farklı sosyal gruplardan insanlara hitap ediyordu. Şimdi böyle bir müessese ortadan kaldırıldı fakat insanların maneviyat ihtiyacı da devam ediyor. Kontrol edilemeyen, hüdayi nabit ve manevi olduğunu iddia eden yapılardan da çeşit çeşit sıkıntılar ortaya dökülüyor. İnsanlar istismar ediliyor. Bu durumda hakiki manevi eğitimin yapılabilmesi için çözüm nedir?
İ. ARMUTÇUOĞLU: Efendim yine tarihimize baktığımızdaman din müessesesinin iki olduğunu görürüz. Bunlardan birincisi, Şeyhülislamlık makamı, fetva makamı. Bütün müftülükler, camiler buraya bağlı. Bir de bütün dergahı şeriflerin bağlı bulunduğu meşihat makamı var.

Birisi şer-i şerife, kitabi ilimlere hitap eder. Bir diğeri de ilmi ledün ile, hal ile kalplere, gönüllere hitap eder. Birisine İlm-i sütûr (satırlar ilmi) der isek diğerinde İlm-i sudûr (gönüller ilmi) deriz.

Din-i mübini İslam’ın lokomotifliğini de işte bu ikinci sırada zikrettiğimiz dergahı şerîflerin bağlı bulunduğu meşihat makamı yürütmüştür.

İlmi ledün dediğimiz bu manevi hal yolu aslında “Sünnet yolu” dur.

Bu yapılarda üç husus çok önemlidir. İlki mevzusunu iyi bilmesi. İkincisi, bizzat kendisi yaşaması, tatbikatını yapması. Üçüncüsü ise etrafına ulaştırması, yaymasıdır. Eğer bir insan bildiğini yaşamıyorsa onların İslam’ı yayma etrafa ulaştırma hakları da yoktur.

Kur’ân-ı Kerim’deki “Siz kendiniz yapmadığınız halde niye başkalarına yapın diye söylersiniz” ifadesi böyle yapıların hep tarihimizde kontrol edilmesine vesile olmuştur. Görülmüştür ki tesiri olmuyor. Hatta müsbet manada tesiri olmadığı için toplumu bozan bir tesir icra etmeye başlıyor. Osmanlı Devletini ele alırsak Osmanlı’nın taa başından itibaren padişahlarının neredeyse tamamı bir mürşidi kâmilin dizinin dibinde yetişmiştir. Osman Gazi ile Şeyh Edebali’den itibaren herbir padişahın yetişmesinde bir mürşidi kâmil vardır. Son padişaha kadar hepsi bir mürşidi kamilin dizinin dibinde yetişmiştir.

Akşemseddin Hazretleri daha ilk gençlik yıllarında Fatih Sultan Mehmet’i vakit vakit huzuruna çağırıyormuş. “Ya Muhammet senin peygamberin yalan söyler mi?” diye sorarmış. Fatih mürşidinin huzurunda el pençe divan vaziyetinde “Söylemez efendim” dermiş. Akşemsettin o zaman “Sen ne duruyorsun İstanbul’u fethetme kabiliyetini ben sende görüyorum” diyerek Fatih’i o hale getirmiş ki bir müddet sonra Fatih “Ya İstanbul’u ben alacağım ya İstanbul beni alacak” der hale gelmiş.

İstanbul’un fethi İstanbul’un manevi sahibi Ebâ Eyyub el Ensa­rî’Haztetleri’nin kabri şerifinin bulunmasıyla başlamıştır. Burada ifade edilmesi gereken bir şey de manevi bakımdan hiçbir şey ihmal edilmediği gibi maddi bakımdan da gereken bütün şeyler yapılmıştır.

Yavuz Sultan Selim Han’ın bir beytini zikretmemiz gerekirse:


Padişahı alem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş.

Yani Osmanlı tarihinde tasavvuf dediğimiz sünnet yolu en ince şer-i şerîf ahkamına dikkat edilerek yürütülmüştür. Sünneti seniyeyi ihya etmenin güzelliklerinin birçoğu Osmanlı’ya nasip olmuştur.

Osmanlı padişahlarından Baye­zid-i Veli adı üstünde kendisi çok iyi bir derviştir. Onun zamanında dergahlar çoğalmış. Çoğalmış ama na ehillerden de bir hayli postnîşin olanlar olmuş. Tabi ehil olmayan kişiler çoğalınca şairin dediği gibi,

“Ne gider ne götürür maksadı ham pir erler.”

Yani ne kendisi gider, ne de kendisine tabii olanı menzil-i maksûda götürebilir. Her güzel şeyin mukallidi, taklidi vardır. Onlara müteşeyyih denir yani şeyh gibi görünmeye çalışanlar.

Bayezid-i Veli döneminde dergahlar çoğalıp bazı gayri şer-i hadiselerden bahsedilince padişah bir imtihan heyeti teşekkül ettirmiş. Osmanlı toprakları üzerindeki bütün şeyhler imtihana tabi tutulmuşlar. İmtihanı kazananlar hizmetlerine devam etmişler. Layık olmayanların taç ve hırkaları hemen o celsede üzerlerinden soyulmuş. Heyetin başı Ahmet Şemsüddin Mermerevi Hazretleridir, kabri şerifleri Manisa’dadır. Elhamdülillah onun dergâhını yenilemek te bize nasip oldu. Tarihçeyi hayatında diyor ki; “Bir tekne dolusu taç ve hırkayı Marmara Denizi’ne döktürdü.

Şimdi kontrollerin olmadığı, hiçbir eğitimden geçmeden şeyh olduğunu iddia edenlerin çok olduğu, neyin ne olduğunun bilinmediği bir fetret döneminden geçildiği için bizzat böyle kontrollere zaruri ihtiyaç vardır.

Şimdi acaba aynı müesseseler canlanır mı? İslami uyanış arttıkça, sosyal etkinlikler geliştikçe tasavvuf neşesi de rayına oturacaktır. Manevi dergahlar illegal olmaktan kurtulup legal hale geldikçe zamanımızdaki yanlışlıklardan temizlenip istikamete girecektir diye ümid ediyoruz. Çünkü tarihimizde bu yapıların menfi manada yaptıkları hiçbir hadise yoktur. İçinde hep güzellikler, güzellikler, güzellikler barındırmaktadır. Her sene ihtifallerini yaptığımız müesseseler yine bunlardır. Yunus Emreler, Hazreti Mevlanalar, Şemsi Tebriziler hep bu ocağını yetiştirdiği şahsiyetlerdir. Herkesin dili çözüldüğü zaman toplumu birleştirmek için müracaat kaynaklar yine bunlar olmaktadır. Bu itibarla bu müesselerin yeniden ihya edilmesini fevkalade faydalı görüyorum. Zannediyorum pek uzun bir zaman geçmeden müsbet manada hizmetlerine devam edeceklerdir inşallah.

NAMNAM KASRI

S. TAN: Kasrınıza ve Kur’ân kursuna verdiğiniz isim olan Namnam ismi nereden geliyor hocam?
İ. ARMUTÇUOĞLU: Aşağıdan geçen ve kış aylarında bereketlenen deremizin adı Namnam’dır.

Gelecek Sayı:

Silsile -i Şerif...

Sami Efendi’yi Ağlatan Kasîde...

Kuşlar Bile Zikre İştirak Etti...

Teslimiyet Mıknatıs Gibi Çekilmektir...

Yorum Yazın

Facebook