TASAVVUF İNCELİKLER YOLUDUR

0

Cemalettin Perek ağabeyimiz Aksaray’ın gönül insanlarından birisidir. Mütebessimdir, etrafının derdiyle dertlenir. Mükrimdir, kim yanına giderse onun ikramından nasiplenmeden ayrılamaz. Müşfiktir, hiç kimseye kırmaz incitmez üstelik etrafına beşaşet dağıtır. Gayret sahibidir, ulaştığı her çevreye hem hizmetten hem tebliğden hiç geri durmaz.

Mülakatımızı okuduğunuz zaman Esad Erbilî Hazretleri’nin terbiyesinde ve mektuplarıyla yetişen babasından itibaren Cemalettin ağabeyimizin manevi hayat yolculuğunu takip edeceksiniz. Manevi yoldan istifade için müstesna incelikler bulacaksınız.

Rabbimizden niyazımız ömrü Hak dostlarıyla birlikte geçmiş bu kıymetli büyüklerimiz ile hem bu dünyada hem ahirette birlikte olalım. Cemaleddin ağabeyimize hayırlı hizmet ömürleri temenni ediyor, kendisine teşekkürler ediyoruz.

 

Selman TAN: Efendim doğumunuzdan itibaren sizi tanıyarak başlayalım mı?
Cemaleddin Perek: 1936 Aksaray doğumluyum. 5-6 yaşlarında geldiğim zaman babam “Bu evladımı Mısır’da okutup ilim ehli yapacağım” demişti.

Fakat biz altı yaşına girdiğimiz zaman babam vefat etti. Babamın bu sözünün yönlendirmesi ile dine bir iştiyak başladı bizde. Bütün ilkokul hayatım boyunca okulun bir köşesinde gazete kağıdının üstünde namazlarımı eda ederdim. Malum o devirlerde okulda namaz kılmak yasaktı.

‘Peki o devirlerde din eğitimi yasak ise siz din eğitimi nasıl aldınız?’ derseniz özel olarak tuttuğumuz bir Hasan hocamız vardı. Evin arka kapısından gelirdi. Her ihtimale karşı eline bel alır, bahçede biraz çalışırdı. Sonra yukarı kata çıkar ve bize orada Kur’ân-ı Kerim dersi verirdi. Çalıştığımız odada jandarmaların basma ihtimaline karşılık bir yüklük de vardı, gerekirse oraya saklanırdı. Pencereden bakardık, kapının önünden bir bekçi geçtiği zaman hocamızın yüklüğe saklandığı da olmuştur.

O devirde evi basmak için bir mahkeme kararı veya savcıdan izin almaya falan gerek yoktu. Bir bekçi istediği zaman istediği eve girer, istediği teharriyi (araştırma) yapabilirdi ve istediği adamı da alır karakola götürdü. O devir öyle bir devirdi. Eğer jandarma gelirse zaten karakola gitmen kesindi. Kur’ân-ı Kerim eğitimi yasaktı. Herkes bir defa değil on defa düşünürdü.

İlkokula devam ederken bu şekilde dini eğitimizin temelini de atmış olduk.

İlkokulu ve ortaokulu Aksaray’da tamamladım. Eğitim sistemi şimdiki gibi değildi. Sene sonunda matematik ve Türkçeden yazılı ve sözlü imtihan olurduk. Eğer bunlardan geçemezseniz seneyi tekrar ederdiniz. Bu imtihanları dışardan gelen hocalar yaparlardı. Sözlü imtihanları mümeyyizler yaparlardı.

Orta okulu bitirdiğim zaman 1950 sonrasıydı hükümet değişikliği olmuştu. Adnan Menderes iktidara gelmişti. Aksaray’da bir tane Kur’ân kursu açıldı. Orada da hocam yine bizim eve gelen Hasan hocam oldu. Sabah namazından sonra Kur’ân kursuna gider birkaç saat çalıştıktan sonra dükkana geçerdim.

Yüksek tahsilli yapmak istedim ama imkan olmadı. Aksaray’da lise yoktu. Zaten üniverstenin fakültenin sadece adlarını duyardık. Ayrıca babam vefat ettiği için dükkana benim bakmam gerekiyordu. Ben ortaokulu bitirinceye kadar dükkanı abim Mehmet Perek emaneten idare etmişti. Biz aynı anne babadan dört kardeşiz. Babam üç kere evlenmiş, ilk hanımı vefat edince sonra annemi almış. Toplamda ise 12 kardeşiz. Tabi onların iaşesi, geçim durumu var hepsi benim üzerimde kaldı. Fakat yılmadım, dediğim gibi 2 sene sabah namazından sonra ders okuyup dükkanı açmaya geldim. Daha sonra Kurra Hafız Fatır Mehmet Hoca isimli bir zatı dükkana davet ettim ve ondan ilim tahsiline devam ettim.

S. TAN: Her gün ders görüyor muydunuz?
PEREK: Evet, hocam mutad olarak her gün dükkana gelir, birkaç saat çalışırdık. Tezgahtara ne kadar maaş veriyorsam aynısını hocama takdim ederdim. Akait, fıkıh gibi gerekli ilimlerden okuduk.
Fakat içimdeki boşluğu dolduramıyordum. Tam mutmain olamıyordum. İçimde büyük bir aşk vardı. Ortaokuldayken de namazlarımı hiç geçirmemiştim.

Dükkan komşum vesilesiyle Kadirî Şeyhi Ahmet Efendi’nin halifesi Hamza Efendi’den ders aldım. Esad Efendi Hazretleri Ahmet Efendi’nin sağlığında Aksaray’dakilere ders vermez, Ahmet Efendi’ye yönlendirirmiş. Zannederim Ahmet Efendi, Esad Erbilî Hazretleri’nin aynı zamanda Kadiri halifelerinden birisiydi. Esad Efendi’nin Aksaray’da o günlerde 16 tane evladı varmış.

Manevi ders aldığım zaman 17 yaşındaydım. Derslerimi aksatmaz seherde çekerdim. Kadiri oldukları için Somuncu Baba Dergâhı’na gider, orada devamlı zikrederdik. Şimdi belki gidemem o devirlerde zifiri karanlıkta kabristandaki Somuncu Baba Dergahı’na şevk ile giderdim.

Malum Somuncu Baba Bursa’da ikamet edermiş. Bursa’da kerameti zahir olunca gelip Aksaray’a yerleşmiş. Gündoğdu Mahallesi nde çobanlık yaparmış.

Kabristanda Somuncu Baba’nın bir çilehanesi vardır. Seherde Allah işe başbaşa kaldığı yer. Çok feyizli bir yerdir. Gitmeyenlere özellikle ziyareti tavsiye ederim. Somuncu Baba’nın çilehanesinin bulunduğu bu kabristana “Ervah” denir. Ervah’da çok evliya medfundur. Orta Asya’dan gelen birçok veli Aksaray’da kalmıştır. Ervah, “ruhların cem olduğu yer” demektir. Büyüklerimizin söylediğine göre burada 70 bin evliya medfundur.

Aksaray’da Şeyh Cemâleddin Aksarayî Hazretleri vardır. Zinciriye Medresesi’nin baş müderrisi. Sadrazam Molla Fenâri oradan yetişmiştir. Yavuz Sultan Selim’in sadrazamı Piri Mehmet Efendi Cemalettin Aksarayî Hazretleri’nin torunudur. Kanuni Sultan Süleyman’ın Şeyhülislamı Zembilli Ali Efendi de Cemaleddin Aksarayî’nin yetiştirdiklerindendir. Kendi de evliyadan bir zatmış.

Ervah’da bu şekilde medfun bir çok evliyayı kiram hazeratı medfundur.

Yeri gelmişken söyleyeyim bu tür kabirler ziyaret edilirken usul; 1 Fatiha, 1 Âyetel Kürsi, 11 İhlas, 11 Felak, 11 Nas sureleri okumaktır. Mümkün mertebe kendi anne babamızın yakınlarımızın kabirlerini her cuma ziyaret etmek lazımdır. Eğer ziyarette bulunamazsak bulunduğumuz yerden bazı sureler okuyarak veya hayır hasenatta bulunarak ruhlarına bağış yapmamız lazımdır. Yakınlarımıza bir şey göndermez isek cuma günleri onların ruhları izin alabilirse gelir bizim etrafımızda dolanır ve ‘acaba bize bir şey gönderecek mi?’ diye beklerler. Bazı kimseler cuma gecesi anne babalarını veya yakınlarını rüyada gördüklerini söylerler. Sebebi o kişilerin ruhlarının gelip talepte bulunmaları ve taleplerini duyurmaya çalışmaları sonra da duyuramayıp gitmeleridir.

Bir gün ‘Ervah’daki zikri bizim evde yapalım’ diye eve davette bulundum. Yalnız 20:25 kişiyi geçmesin diye talepte bulundum. Akşam gelen geliyor bir baktık 125 kişi olmuş. Yemek 35 kişilik. Hikmeti ilahi biraz ilave ile hepsinin karnı doydu. Zikir 100 metre ilerden duyuluyordu. O devirde toplanmak yasaktı. Her beldede ağalar olurdu. Babam da sağken bizim mahallenin ağasıydı. Bekçiler bizi tanıdıkları için ağaya ayıp olur diye sadece uyarmaya geldiler.

Babamların zamanından çok önemli olan bir noktayı aktarmak isterim. O dönemde kolay kolay hiç kimse mahkemeye gidemezdi. Adeta yasaktı. Bir kişi mahkemeye gitse hiç kimse onun evine gitmez o mahallede o kişi tek başına kalırdı. Bir kişinin sıkıntısı olduğunda ya o mahallenin ya da Aksaray’ın ağasına müracaat edilirdi. Hemen o gün içinde şahitler çağırılır, iş neticeye bağlanır, taraflar kucaklaştırılır, helalleştirilirdi. Eski kayıtlara baktığınız zaman mahkemeye giden neredeyse yok denecek kadar az olduğu görülür. Şimdi de bir hakemlik müessesesi kurulmaya çalışılıyor ama toplum o zamanki toplum değil. Keşke inşallah faydalı olabilsin.

O dönemde bahçesinde yetiştirdiklerini komşularına turfanda olarak bir an önce ikram etmek için insanlar yarışırlardı. Ağalar üretimlerinin bir kısmını mahalleliye dağıtırlardı. Bundan da muhabbet oluşurdu.

Sanki herkes bir aile gibiydi.

S. TAN: Sami Efendi’ye intisabınız nasıl oldu?
PEREK: 1959 yılına kadar Kadirî tarikatında kaldım. Ahmet abim bana “Cemaleddin, Adana’da Sami Efendi isminde büyük bir mürşid var. Bu zat babamızın, Hüsnü Emmimizin, Mehmet abimizin şeyhi Esad Erbillî Hazretleri’nin halefidir. Sen ona intisap et, yolunun açılması, inkişafın ancak orayla mümkün olur” dedi. Zaten validemden, abilerimden Esat Erbilli Hazretleri’ni hep duyardım. İçimde muhabbetleri vardı.
Esad Efendi’den mevzu açılmışken anlatayım; Biraz önce bahsetmiştim ya Esad Erbilli Hazretleri’nin Aksaray’da 16 İhvanı varmış diye. İşte onlardan 3- 4 tanesi bizim ailedenmiş.

Mesela Mehmet abim anlatırdı. İstanbul’a gidince mürşidi Esad Efendi’yi ziyaret etmek istemiş. Erenköy’de nerede kaldığını bilmediği için ‘en iyisi ben bunu gidip karakola sorayım’ diyor. Karakoldaki polislere sorunca adamlar teaccüp ile “Allah Allah biz Esad Erbilî’nin evine girenin çıkanın kaydını tutuyoruz, sen gelip evini bize soruyorsun” diyorlar. Fakat sonra içlerinden bir tanesi demek ki imanlı birisiymiş “Beni takip et, işaret ettiğim eve gir” diyerek abimi götürüp ziyaret etmesini sağlıyor.

Babam Esad Efendi’ye 1903 yılında intisap etmiş. O zamanlar İstanbul’a mal almaya at arabasıyla bir ayda gittikleri için gidiş gelişler zor olurmuş. Bazen Ereğli’ye at arabasıyla gider oradan trene binerek Haydarpaşa’ya ulaşırlarmış. Dolayısıyla Esad Efendi ile görüşmeleri sık olmazmış. Fakat babamda Esad Efendi’nin bizzat şahsına yazdığı çok mektup varmış. Yani mektuplaşırlarmış.

Esad Efendi’nin Mektubat kitabında yayınlanan mektuplar elde kalanlardır. Menemen hadisesi olduğu zaman Aksaray’dan yardım gönderenlerin isimleri ve listesi ile 16 kişi tespit edilmiş. Yıldırım telgrafıyla Aksaray Valisi Ziya Bey’e bu 16 kişinin derdest edilerek gereğinin ifası emri verilmiş. Ziya Bey iyi adammış Allah gani gani rahmet eylesin. Sorgu hakimine o zamanlar Mektupcu Hilmi Bey derlermiş. Onu çağırmış ve “Bu adamları ne yapacağız, haklarında delil de var?” diye sormuş. Hilmi Bey “Önce varsa diğer delilleri yok edelim Efendim” diyerek bu 16 kişiye haber gönderip ellerindeki evrakı yakmalarını istemiş. Babamda tomarla Esad Erbilî Hazretleri’nin mektubu varmış, Ahmet Perek’in babası Hüsnü amcamda da varmış. Babam pekmezlikte, Hüsnü amcam ise tandırda mektupları yakmışlar. Daha sonra Ziya Bey kolluk kuvvetlerini göndermiş ve evde arama yapmaya başlamışlar. Yüklüklere varıncaya kadar evin her tarafı didik didik aranmış. Kitapların içlerine dahi bakmışlar. Babamın kitaplarının birinin içinde Esad Efendi’nin bir mektubu kalmış. Bu mektup zaten idama yetiyor. Annemin ifadesiyle jandarma “Bu nedir?” diye sorunca babamın beti benzi atmış. Çünkü idam görünmüş. Jandarma “Alın bunu yakın” demiş de kurtulmuşlar. O devirde bir jandarma erinin veya çavuşun bile halk üzerinde nasıl söz sahibi olduğunu görüyorsunuz. Sorgu hakimine çıktıkları zaman da sorgu hakimi Hilmi Bey “Siz şunu şunu yapmadınız değil mi?” şeklinde yönlendirici sorular sormuş, babamlar, amcamlar da ‘evet-hayır’ cevabı vermişler de o şekilde kurtulmuşlar.

1931’de yaşanan bu hadiseler o tedhiş döneminin örnekleridir. Malum Edad Erbillî Hazretleri’nin 37 yakını idam edildiler. Belki binlerce kişi de aylarca hapis yattılar.

Siz intisabımın nasıl olduğunu sormuştunuz oraya gelirsek; önceleri Konya’da Sami Efendi’nin halifesi Mustafa Aydoğdu Efendi’yi ziyaret etmiştim. Bana “Evladım üç yerin önünden geçme; kahvehanelerin, içki satılan ve içki içilen yerlerin, bankaların” demişti. Fakir de o günden sonra işe giderken bile arka sokaktan dolaşarak bunların önünden geçmedim. İstanbul’a mal almaya gittiğim zaman belime paraları tülbentle bağlar o şekilde götürür banka kullanmazdım. Emanet ettiğim yakınlarım parayı alır kasaya koyarlardı. O paraya hiçbir şekilde dokunmazlar almaya geldiğinizde de size teslim ederlerdi. Şimdilerde bir yere para verileceği zaman oradan alıp veriliyor tekrar konuluyor. Böyle yapılmazdı. Demek ki emanete riayet çok mühim. O zamanki alışverişlerimizde senet, çek hiçbir şey vermezdik. Her şey sözünüzle kaimdi, itimat vardı.

S. TAN: Efendim Mustafa Aydoğdu Efendi herhalde size derse hazırlık tavsiyelerinde bulunmuşlar.
PEREK: Evet ben de onu söyleyecektim. Haramlardan tamamen ictinap etmemizi istiyorlar. Zannederim bizi istikamete yönlendiriyorlardı.
Dersi Konya’daki Mustafa Aydoğdu Efendi’den aldım. Herhalde tatmin olayım diye ders almaya gittiğimde aklımdan geçenlerin hepsini bir bir söyledi.

Sami Efendi Üstadımızı görmek için ise Mustafa Alemdar ağabeyin Tahtakale’deki dükkanında ziyarete gittim. Gizli bir heybet hali vardı. Yanında bir şey konuşamıyorduk. Zaten ihtiyacımız olan şeyi o söylüyordu.

O gün bana şu tavsiyelerde bulunmuştu: “Kur’ân-ı Kerim okuyacağız. Fakir fukaraya yardım edeceğiz yani hizmet edeceğiz. Namazımızı beş vakit mescitlerde eda edip, kaza namazı kılacağız. Bir de büyükleri sık sık ziyaret edeceğiz.” Kayseri’de Hacı Şaban Efendi’yi ziyaret etmemizi tavsiye ediyordu ama zannediyorum kendisini ziyaret etmemi istiyordu. ‘Buraya tekrar gel’ demiyordu, “Büyükleri ziyaret edelim” diyordu. Bu ince bir meseledir. Malum tasavvuf inceliklerinden mürekkeptir.

Yeni ders aldığım zamanlar İstanbul’da bir ziyaretine gittiğimde bana “Evladım biz gelen salik kabiliyetli ise ona yavsı aşısı yaparız” demişti.

S. TAN: Yavsı aşısı nedir efendim?
PEREK: Yavsı aşısı ağaçlarda uygulanan bir aşı cinsiymiş. Ağacın ana gövdesini yararak bir aşı yapılırmış. O aşı çok kuvvetli olurmuş. O aşı ile çok daha iyi ürün alınırmış.
Devamla buyurdular: “Yavsı aşısı yaparız fakat kökden gelen eski ahlakı zemimeler (kötü ahlaklar), alışkanlıklar tekrar zamanla günyüzüne çıkar. Kibir, ucup, haset, buhul, hubbü dünya bir bir çıkar. Onlar koparıldıktan sonra ise o aşının etkisi tesirini gösterir tekrar o ahlakı zemimenin çıkması zorlaşır” dedi.

Bir de şunu söylemişti mübarek: “Evladım elmanın güneşe bakan tarafı kızarır ve tatlanır.” Bu sözüyle ne demek istediğini anlamamıştım. Daha sonra abilere sorduğum zaman rabıtaya ehemmiyet vermemi tavsiye buyurduğunu anlattılar. Bize rabıta edin, demiyorlar ama rabıtayı o şekilde tarif ediyorlardı.

Birkaç letaif dersinden sonra Sami Efendi’den gelen “Onların terbiyesi Hacı Şaban Efendi’de görünüyor” talimatı ile ders görüşmelerimizi Kayseri’de Hacı Şaban Efendi ile yapmaya başladım. Onlardan kasıt amcazadem Ahmet Perek ile ikimizdik.

İlk kalp dersini aldığımız zaman daha Sami Efendi’ye ziyarete gitmeden önce Hacı Şaban Efendi’yi ziyarete gitmiştim. Kendisine “Efendim fakirin iki kaşımın arasının devamlı zikrettiğini hissediyorum” demiştim. Bana “Dersin kalpten nefse sıçramış ama biz yine kalbe devam edelim” buyurmuştu.

Hacı Şaban Efendi gerçekten çok büyük evliya idi. Kerametini gizler ama bazen yakınlarına zahir olurdu. O zaman da istiğfar ederdi. Onun manevi doktorluğu da vardı. Yakınım olan saralı bir çocuğu götürmüştüm. Bir ayet yazdı başına meshetti ondan sonra o çocukta hastalıktan eser kalmamıştı.

Hacı Şaban Efendi bir gün Zikr-i Sultani dersimi kontrol ederken bir anda durdu “Şu anda sizi Sami Efendimiz istiyor, bundan sonra ders kontrollerini o yapacak” dedi. Onların kalp telefonları vardır, gerektiği anda irtibata geçerler. Sey-i sülûkteki diğer derslerimizle bizzat Sami Efendimiz ilgilendi.

O tarihten sonra İstanbul’a geldikçe ziyaretlerinde bulunuyordum. Elhamdülillah hasta dahi olsalar kabul ederlerdi. Görüşemeden gittiğim olmamıştır. Bu ziyaretlerde çok tuhaf hadiseler yaşadım. Ricalden gelip gidenler olurdu, tayyi mekanlar, tayyi zamanlar olurdu, fakir bir kısmına şahit oldum.

1970 yılındaki bir ziyaretimde kimse yoktu, başbaşa görüşmüştük. Biz ne yaşarsak yaşayalım, sıkıntımız da olsa kendisine hiçbir şey söyleyemezdik. O durumumuza göre bir vesileyle ya bir menkıbe anlatır ya bir kelâm-ı kibar söyler ya bir ayeti kerime okur ya da bir hadisi şerif okur bize işaretini verir, biz de anladığımıza göre amel ederdik.

O gün cesaret ettim kendisine “Efendim babam manevi dersliydi, annem de dersliydi fakat babamın bir diğer hanımı daha vardı biz ona büyük anne deriz, ne olur ona da bir ders verseniz” dedim. Şöyle bir durdu “Evladım biraz zor” dedi. Ben de yalvardım “Efendim o da anamız, ne olur o da sizin evladınız olsa” dedim. Biraz da cahil cesur olur kabilinden bunları söylemiş oldum. “Peki” dedikten sonra bana hiçbir şey sormadan “O şu anda Ankara’da, büyük kızının yanında kalıyor” dedi. Ben gelirken Ankara’ya uğramadım, hangi kızının yanında olduğunu da bilmiyordum. Sami Efendi Üstadımız devamla şunları söyledi: “Ve onun okumuşluğu da yok. Kafirun Suresi ile İnşirah suresini de bilmez. Sen hazırlık dersini tarif et ama bu sureleri bundan sonra da öğrenmesi imkansız. Dersini yaparken bu sureleri kızı okusun kendisi de tekrar etsin” dedi. Yanından ayrılınca hususi olarak hemen Ankara’ya gittim. Baktım büyük kızının evinde hasta yatıyor. Dersi tarif ettim. “Bundan sonra öğrenmesi de imkansız” sözünün hikmeti anlaşıldı ben ayrıldıktan kısa bir müddet sonra büyük annemiz vefat etti.

Gelecek Ay: Zikirden istifadenin ipuçları...

 

Yorum Yazın

Facebook