Tasavvuf ve Otokritik

0
Tasavvuf ve Otokritik
Tasavvuf ve Otokritik - Süleyman Derin
Sayı : 391 - Eylül 2018 - Sayfa : 22


Sufiler, maneviyat yollarının kötüye kullanılmasına engel olmak için devamlı olarak otokritik yapmışlar,  kötü niyetle aralarına girenleri ayıklamak için özel gayret göstermişlerdir. Dünyevi niyetlerle tarikata girenler hem kendilerine hem de tüm müridana zarar vermişler, onlar yüzünden maneviyat yollarına laf edilir olmuştur. Özellikle lider konumunda olanların nefislerine uyması bu zararı daha da büyütmüştür. Yakın zamanda dini görünümlü cemaatlerden büyük ihanetler gören ülkemizin tekrar bu acıları yaşamaması için bu yazımızda başta İmam Rabbani olmak üzere bazı büyük sufilerin uyarılarını sizlerle paylaşmak son derece faydalı olacaktır ki bir daha aynı delikten ısırılmayalım.
Nakşiliğin müçtehit şeyhlerinden olan İmam Rabbani’ye göre dini cemaatlerin ve tarikatların bozulmasının en önemli sebebi dünya sevgisidir. Zira dünyanın ve nefsaniyetin zevklerine olan aşırı sevgiyi içinden atamayanlar ellerine geçen ilk fırsatta ellerindeki manevi gücü kötüye kullanmaktan geri durmamışlardır. Bu sebeple tasavvufu büyük oranda zühd -dünyadan yüz çevirme- olarak tarif eden sufiler olmuştur. Zira dünyanın geçici zevklerinden makam ve mevkilerinden vazgeçemeyenler samimi olarak dindar olmazlar:
“Makam ve mevki sevdasından geçmiş, dini desteklemek ve yaymaktan başka gayesi olmayan dindar âlimler gerçekten çok azdır. Makam sevgisi içinde oldukları zaman bu âlimlerden her biri bir tarafı tutar, kendi üstünlüğünü göstermek ister. İhtilaflı konuları ortaya atarlar ve bunu padişaha (zamanın idarecilerine) yaranmak için vesile yaparlar. Sonunda din işi neticesiz kalır. Önceki dönemde âlimlerin ihtilâfı âlemi belâya soktu. Bu kötü âlimlerin sohbeti (padişahla beraberliği) devam ettiği sürece dini desteklemek nasıl mümkün olabilir? Aksine bu durum dini tahrip edecektir. Bu durumdan ve kötü âlimlerden Allah korusun.” (Mektubat, c.I, 53. Mek)
İmam’a göre din yolunda olan âlimler ve sufilerin tek hedefi dini güçlendirmek ve onun yayılmasına hizmet etmek olmalıdır. Hâlbuki içinde dünya sevgisi olanlar, dinin değil de kendi görüşlerinin ve felsefelerinin yayılmasına gayret ederler. Bunu da açıkça yapmaz, dini kullanarak insanları dindarlık kisvesi ile kandırarak yaparlar. Müritlerine sadece kendini öğreten, kendi camileri dışında namaz kılınmasına izin vermeyen, bazı ufak fıkhi meseleleri büyüterek buralardan kendilerine yapay kimlikler oluşturmaya çalışan tarikat ve yapılar bilerek veya bilmeyerek uzun vadede fesat yoluna girmiş olmaktadırlar. Tarikatı hakka hizmet yerine nefsani büyüklük yarışına dönüştüren bu yapılar, liderlerinde olağanüstü güçler vehmetmekte, halkın dikkatini çekmek için mehdilik, peygamberlik, şefaatçi olma makamlarını kendilerine atfetmektedirler. Bu tür grupların tek hedefi kendilerine mankurt yetiştirmektir. Bunun dışında onların İslam’ın dünyada yayılması gibi bir dertleri yoktur. Bu sebeple kendilerinden başka hak yol tanımayan, İslam tevazuundan nasip alamayan her tür gruptan uzak durmak lazımdır.
Nitekim dini görünümlü bu sapık gruplar içyüzleri ortaya çıkınca hemen batı ülkelerine kaçmıştır.   Dünyevi makamları elde etmek için Müslüman devlet adamlarından yardım istemek bile son derece yanlış görülürken gayri müslim şahıs ve kurumlarla gönül birliği yapmanın tevil götürecek hiçbir tarafı yoktur. Görüldüğü üzere bu tür gruplar izzeti, Allah ve Resulü yanında aramak yerine kâfirlerin gölgesinde aramaktadırlar. Allah Teâlâ bu tür zayıf karakterli münafıklar için şöyle buyurur: “Hâlbuki güç, kuvvet, kudret, hükümranlık, Allah’ın, Resulünün, şuurlu ve kâmil müminlerindir. Fakat Müslüman görünerek İslâm’a karşı gizli eylem planları ve eylem yapan münafıklar bunu bilmiyorlar.” (Münafikun, 8)
İmam’a göre tek derdi dünya nimetleri olan bu tür din istismarcıları şeytandan bile tehlikelidir. İmam bu konuda şöyle der:
Büyüklerden bir zât lanetli Şeytan’ı boş otururken görmüş ve bunun hikmetini sormuş. Şeytan cevaben: Bu zamanın âlimleri bizim işimizi yapıyor. Halkı ifsat ve dalâlete sürükleme konusunda onlar yeterlidir, demiş. Eğlence ve beslenme ile meşgul olan âlim, Kendi yolunu kaybetmiştir, başkalarına nasıl rehberlik etsin?
Mevlana hazretleri de Allah sevgisinden mahrum fakat dünya sevgisinde zengin olan saf dindarları kandıran bu tür kimseleri, Allah fakiri, lokma yoksulu, ekmek dervişi ve ekmek aşığı olarak isimlendir ve onları şöyle tarif eder:
“Allah’tan fakir, fakat dünya malına istekli olan kişi, fakirliğin resmidir; can ehli, yani manevi hayat sahibi değildir. Köpek resmine sen kemik atma...
 Onda lokma yoksulluğu vardır, Hak yoksulluğu yoktur. Bir ölünün önüne yemek tabağı koyma...                               
 Ekmek dervişi, toprak balığı gibidir. Şekli balığa benzerse de denizden ürker, kaçar.
O tavuk gibi ev kuşudur, Hakk’a yakınlık dağında bulunan Hidayetin Zümrüt-i Anka’sı değildir. Güzel yemekler yer, şerbetler içer, yani dünya lokması yer ama Allah lokması yemez.                          
O, yani sahte derviş, yemek içmek için Hakk’a âşıktır. Yoksa ruhu Allah’ın manevi  güzelliğinin hüsn ü cemalinin âşıkı değildir.” (Mesnevi, Şefik Dede, c.I, 2753-56)
Gerçekten de ülkemizde ortaya çıkan fetö gibi hareketler şeytani güçlerin kolayca ulaşamayacağı nice dindar ailelerin çocuklarını yoldan çıkarmış ve onları batıya birer gönüllü asker haline getirmiştir.
Bu sebeple gerçek âlimin ve  sufinin samimiyetinin göstergesi onların dünyaya değil ahirete yönelmesidir. Din adına ortaya çıktığı halde şatafatlı hayat yaşayan, lüks ve gösteriş meraklısı kimselerden uzak durmak gereklidir. İmam bu konuda şöyle der: “İslâmiyet’i, ahiret âlimlerine (dünya malına düşkün olmayan âlimlere) sorup öğrenmelidir. Böyle mübarek insanların sözleri tesirli olur. Bunların nefeslerinin bereketi ile sözlerini yapmak kolay olur. İlmi mal ve makam elde etmeye vesile yapan dünya âlimlerinden uzak durmak gerekir.” (c.I, 73. Mek)
Bizim için hem şahısları hem de kurumları değerlendirirken ölçü dinin haram ve emirlerine karşı bu tür yapıların gösterdiği hassasiyettir. Eğer bir grup dinin haramlarını açıkça, sistematik olarak çiğniyorsa, mesela kadın erkek ilişkilerinde sınırsızca davranıyorsa, şahsi reklam için hesapsızca para harcıyorsa, dinin başörtüsü, faiz gibi emirlerini keyfine göre yorumlayarak işlevsiz hale getiriyorsa, bu kimse bir âlim, sufi veya siyasi lider olsun bunlardan uzak durmak gerekir. İbn Kayyim Cevzi bu konuda “Bir insanın kalbi muhabbetten yansa bile Allah’ın emirlerini yerine getirmiyorsa ona uyulmaz” der. Bununla beraber İslam’ın zahir ve batınını yaşama hususunda hassas olan, haramlardan elinden geldiğince kaçınan, emirleri de tüm gücüyle yapmaya çalışan, ümmet bilinci içinde tüm Müslümanlara karşı şefkat ve sevgi ile yaklaşan cemaat, tarikat ve gruplar da önemlidir. Bazı gafillerin veya kötü niyetlilerin keyfine uymuyor diye bu tür grupları dışlamak ta aslında kendi bindiğimiz dalı kesmektir. Hz. Mevlana samimi Allah dostları ile sahtekârları şöyle tarif eder:
“Velilerin sözleri de, yaptıkları işler de aydınlıktır, sıcaktır, samimidir. Sahte şeyhlerin, aşağı kişilerin işleri ise kandırmak, hile yapmak ve utanmazlıktır.” (Mesnevi, c. I, 320)
Sahte şeyhlerin adları, sözleri tuzaklara benzer. Onların kulağı okşayan, fakat rûhânî olmayan güzel sözleri, ömrümüzün suyunu emen kumdur.
Allah Teâlâ tüm dindarları zamane afetlerinden ve fitnelerden muhafaza buyursun. Hak yolunda olan insanları bizi kandırmaya çalışan sapıklardan ayırt edecek feraseti hepimize nasip eylesin. Âmin.

 

Yorum Yazın

Facebook