TECDİD

0
TECDİD - Süleyman Derin
Sayı : - Kasım 2017

İslam âlemi olarak zor zamanlardan geçmekteyiz, ümmet siyasi, askeri, kültürel saldırılar karşısında hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Bu mücadele aslında tarih boyunca hep devam etmiştir. Bu zor dönemlerden geçerken aldığımız gerek maddi ve zihinsel yaraları önce teşhis etmek sonra da tedavi etmek büyük önem arz etmektedir. Bu zihni yenilenmeye biz tecdid diyoruz, tecdid yeni bir ruhla tekrar köklerimize dönmek, ihmal ettiğimiz konuları ciddiyetle ele alarak ikmal etmektir. Hayreddin Karaman Hocamızın ifadesi ile: “Tecdîd, İslâm’ı bozmadan, ebedî prensiplerini değiştirmeden korumak, yeni nesillerin anlayacağı kalıplarda sunmak, yaşamak ve yaşatmaktır…”

Geçmişte diğer dinlerin müntesipleri dinlerinden tavizler vermişler, dinlerinin emir ve yasaklarını tahrif etmişler buna da dinde reform ismini vermişlerdir. Öyle ki, zamanla dinleri tanınmayacak hale gelmiş, asli metinleri de büyük oranda kaybolmuştur. Hamdolsun ki bizim Kitabımız hiçbir tahrife uğramamıştır, yapmamız gereken zaman içinde unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz meseleleri Kuran ve sünnete mizan ederek yeniden ihya etmemizdir.

İkinci bin yılın müceddidi olarak genel kabul gören İmam Rabbani’ye göre zihniyet onarımının en önemli meselesi akidemizi sapıklıklardan korumaktır. Zira akide bozulduğu zaman hiçbir amel Müslümana fayda vermeyecektir. İmam, ebedi hayatın yegâne sermayesi olarak gördüğü bu konuda şöyle açıklar:

“Dünya ve âhiret saadetinin sermayesi, Ehl-i Sünnet âlimlerinin -Allah gayretlerini mükâfatlandırsın- anlattığı şekilde İki Cihanın Efen­disi’ne (s.a.v.) tâbi olmaya bağlıdır. Önce bu büyük zâtların isabetli görüşleri doğrultusunda akaidi tashih etmek, inanç konularını doğru olarak öğrenmek, gerekir.” (Mektubat, c. I, m.75)

Modern hayatın zorlaması ve nefsaniyetin yaygınlaşması sonucunda bugün bazı ilim ve fikir adamları Yüce Kitabımızdaki bazı ayetler tarihsel olarak vasıflandırmışlardır. Bu yaklaşım son derece tehlikelidir. Aynı şekilde işine gelmeyen hadisleri inkâr eden, böylece kendi uydurdukları hayat tarzlarını sünnetin yerine ikame etmeye çalışan fikir akımları da son derece zararlıdır. İmam Rabbaniye göre bu durumda bizim yegâne rehberimiz Ehl-i Sünnet âlimleri ve Ehl-i sünnet inancı, sığınacağımız en sağlam kale Kuran, sünnet ve ashab yolu olan fırka-i Naciye kalesidir. İmam bu konuyu şöyle anlatır:

“Yetmiş üç fırkadan her biri, İslâmiyet’e uyduğunu iddia etmekte ve kurtuluşa ereceğine inanmaktadır. “Her fırka, kendi yanında bulunanla (doğru yolda olduğunu sanarak) sevinmektedir” (Mü’minûn, 23/53) ayeti onların durumunu ifade etmektedir. Hâlbuki bu çeşitli fırkalar arasında kurtuluşa erecek olanı ayırmak için Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle bildirmektedir: “Bu fırkada olanlar, benim ve ashâbımın gittiği yolda bulunanlardır” (Tirmizî, nr. 2641). (Mektubat, c. I, m.80)

İmam Rabbaniye göre imanımızı tazelemenin hemen ardından yapmamız gereken ikinci önemli konu salih amel işleme meselesidir. Diğer dinlerin çoğunda inanç tek başına yeterli olabilmektedir. “Dinimize inan da nasıl istersen öyle yaşa” şeklinde özetlenebilecek bu tutum İslam’da yoktur. Allah’a ve ahiret gününe inanan mümin kendi keyfine göre yaşayamaz, Rabbinin helal, haram, mübah olarak koyduğu çizgiler dâhilinde yaşamaya gayret eder. İmam Rabbani bu hususta şu tavsiyede bulunur:

“İkinci olarak da helâl, haram, farz, vacip, sünnet, mendup, mübâh ve şüphelileri öğrenmek gerekir. Bu bilgilerle amel etmek de lâzımdır. İnanç ve amelle ilgili iki husus tamamlandıktan sonra Allah Teala izin verirse kuds âleminde uçmak mümkün olur. Bu iki husus olmadan ise iş, dikenli dalı sallamak gibidir, boşa kürek çekmektir.” (Mektubat, c. I, m.75)

Allah Teala’ya ve O’nun kullarına karşı olan vazifeleri güzelce yerine getirdiğimiz zaman maddi, manevi siyasi hatta askeri alandaki zafiyetlerimizin hızla çözüme kavuşacağını bilmeliyiz. Zira Allah Teala gönderdiği tüm ilahi kitaplarında yeryüzünü salih kullarına miras olarak vadetmiştir: “Andolsun ki biz Tevrat’tan sonra Zebur’da da yeryüzüne ancak salih kullarımızın mirasçı olacağını yazmıştık.” (Enbiya, 105) Bu sebeple bir çok alandaki yenilgilerimizin en önemli sebebi dini vecibelerimiz yerine getirememekte ve yine, Allah’ın haram kıldığı işlerden uzak durmamakta aranmalıdır. İmam’a göre dinimizin emirlerini yerine getirmek hiç de zor değildir, İslam zorluk değil kolaylık ve güzellik dinidir. Ümmet-i Muhammed’e verilen emirler diğer dinlere verilen güzelliklerin toplamıdır. Bu sebeple her bir emirin ayrı bir güzelliği vardır:

“Bu dinin gereği olan ameller, önceki dinlerin amellerinden hatta meleklerin amellerinden seçilmiştir. Nitekim bazı melekler rükû ile görevlidirler, bazıları secde, bazıları da kıyam ile. Aynı şekilde önceki ümmetlerden bazısı sabah namazı ile mükellef idiler, bazıları da diğer namazlarla. Bu dinde ise önceki ümmetlerin ve meleklerin amellerinin özü ve hulâsası alınıp (Müslümanlara) emredilmiştir. O hâlde bu dini tasdik etmek ve gereği olan amelleri yapmak, gerçekte bütün dinleri tasdik etmek ve gereklerini yapmak sayılır. Şüphesiz bu dini tasdik edenler, ümmetlerin en hayırlısı olurlar. Aynı şekilde bu dini yalanlamak ve gerektirdiği şeyleri yapmamak da önceki bütün dinleri yalan saymak ve gereklerini yapmamak demektir.” (Mektubat, c. I, m.79)

İmam’a göre Müslümanların yaşadığı sıkıntıların altında yatan en önemli sebep “inandık demelerine rağmen inanmamış” gibi yaşamalarıdır. Bu sebeple hem imanımızı hem de amellerimizi tecdide gitmeliyiz.

İmam Rabbânî’nin dinimizi koruma hususunda dikkat çektiği başka bir mesele de diğer milletlerin İslam dışı adetlerini körü körüne taklid etme konusudur. Zira sosyal medya, filim sektörü ve televizyonlar sayesinde batılı hayat tarzı maalesef İslam ülkelerinde yayılmaya başlamıştır. Gayr-i Müslimlerin kutsal günlerini onlarla beraber kutlamak, düğün hatta cenaze merasimlerimizi onlara benzeyerek icra etmek zamanla inançlarımızın da onlara benzemesine sebep olacaktır. Ferd ve toplum olarak bu taklid bataklığından hızla kurtulmalı, kendi güzel geleneklerimize sahip çıkmalıyız. İmam Rabbani yabancı adetleri kasten dinimize sokmaya çalışanların büyük bir vebal işlediğini şöyle ifade eder:

“Şirk merasimlerini ve kâfirlerin özel günlerini tazim etmek şirk bataklığına atılan derin bir adımdır. İki dini hak kabul eden de, şirk ehlindendir. İslâm’ın hükümleriyle küfrü birleştirmeye teşebbüs eden kişi müşriktir. İslâm’ın temel şartı küfürden uzak durmaktır, şirk şâibesinden kaçınmak tevhid inancının aslıdır.” (Mektubat, III, 41)

Netice olarak, inanç ve amellerimizi dinimize uydurmalı, dinimizi kendimize uydurmaya kalkmamalıyız. Günlük hayatımızı Kuran ve Peygamber Efendimizin sünneti ile düzenleyelim. Allah Teala dinimizin güzelliklerini anlamayı ve onları yaşamayı hepimize nasip etsin. Rabbimiz bu yolda tüm kıymetli okuyucularımızı muvaffak kılsın… Amin

Yorum Yazın

Facebook