Terapist Gözüyle Nasreddin Hoca Fıkraları

0
Terapist Gözüyle Nasreddin Hoca Fıkraları
Terapist Gözüyle Nasreddin Hoca Fıkraları - Senai Demirci
Sayı : 385 - Mart 2018 - Sayfa : 56

Nasreddin Hoca hikâyeleri, kadim kültürün taşıdığı eşsiz değerlerdir. “Zaman öldürmek için” ağza çerez diye alınmaz. Herkesin kolayca anlayabileceği derin imalar taşır. İnsanı insana anlatan bir ayna olarak kalpten kalbe dolaşır.
Psikolojinin tüm kuramlarının üzerinde yürüdüğü temel bir gerçek vardır. “Geçmiş asla geçmiş değildir.” İnsanoğlu her anında geçmişiyle vardır. Hiç kimse “şimdi ve burada” değildir; geçmişin mekânlarında yürür gizlice. Geçmişten bugüne kadar gelen kişisel menkıbesinin titreşimlerini taşır içinde. Lezzetlerinin ve acılarının kaynağı, hatıraları ve alışkanlıklarıdır. Şimdiki korku ve hüzünlerinin toprağı, daha önceki sevinçleri ve daha önceki üzüntüleridir.
Her insanın içinde bir “baba ocağı” çıtırdar. Üzeri külle kaplanmıştır ama külün altında sıcacık közler bekleşir. Şimdiki bilinci, geçmişin yakıcı acılarını, hasretli lezzetlerini kül gibi örter, sessizliğe bürür. Altındaki kor ateşler yüzünden sıcacık kalır kül; ama yakmaz, soğuk gibi durur. O soğukluğun altında, közleri parlamaya hazır bekler.  İki insanın ilaçsız ve araçsız iletişiminin ve kınamasız ve yargılamasız beraberliğinin o külleri usulca üfler, ocağı yeniden tutuşturur. Közleri diriltir, korları avucumuza koyar.
Biz psikoterapistler, bir süreliğine “oda”da karşımızda koltukta oturan danışanımızı, odadan çıkarmaya, koltuktan kaldırmaya, şimdiden uzaklaştırmaya çalışırız. Alabildiğine geniş ve derin çağrışımlar yapabilmesi için, hiç itirazsız bir can kulağı oluruz ona. Hiç kınamasız dinleriz. Ayıplamanın olmadığı bir eminlikle sararız ruhunu. Ten gömleğini yırtıp kendi ruhuna dokunmasını bekleriz. Kalıbının kaygılarından sıyrılmasını, kalbinin hiç geçmeyen, öncelikli gündemini okumasını umarız. Kendisini “şimdi ve bura”ya kadar taşıyan, mazi nehrinin kaynağına doğru çekeriz. İçinde hep akıp duran, onu şimdi ve burada yönlendiren ve yöneten unutulmuş çağıltıları duysun, dip akıntıları avuçlasın isteriz.
Kendi kabuğunu kırıp içindeki cevherini fark etmesi için, “şimdi ve burada”nın toprağından başını uzatıp, çocukluğunun göğüne kendisini bir uçurtma gibi salmasını bekleriz. Uçurtmanın ipini yavaşça çekerek, en sonunda, buraya ve şimdiye dönmesini sağlarız. Bu iyi gelir ona…
Hikâyesini dinleriz danışanımızın. Onu, içinde boğulduğu bu “an”ın ve “mekân”ın üzerinde yükseltiriz. Kendi hikâyesini yeni bir gözle seyretmesi için ümit veririz, taze bir bakış kazandırmaya çalışırız. İçinde kendini yalnız sandığı derdinin, herkesin derdi olduğunu fark etmesi, iyi gelir ona.
Yeri gelir biz de bir hikâye anlatırız. Ruhun labirentlerinde, lügatlerde karşılığı olmayan “sesler” sakladığını görsün diye. Kelime­lerin anlamını lügatten değil hayattan aldığını anlasın diye.
Nasreddin Hoca fıkralarına bakınca, insan fıtratının akışını veren Kur’ân’dan beslenen kadim kültürün bu canlı parçasının, çoğu psikoloji kuramcısından çok önce, sağlam bir psikolojik altyapı hazırladığını görürüz.
“Ya tutarsa…”
Göle maya çalar Nasreddin Ho­ca. “Ya tutarsa…” diye. İnsa­nın mayalayacağı tek zaman “bugün”dür. Oysa, çoğu insan bugünün emeğiyle geçmişini düzeltmeye kalkar. “Bugünkü aklım olsaydı, dün ettiklerimi etmezdim!” hayıflanmasıyla, bugününü harcamakla kalmaz, dününü de onaramaz. Oysa insan, bugünkü aklını dün ettikleri sayesinde edinmiştir. Dün ettikleri olmasaydı bugün onu pişman eden her hatayı yeni baştan yaşardı. Eğer bugüne odaklanırsa, gelecekte “Âh neydi o günler!” diye iç geçiremeyeceği bir bugün yaşar. Nasreddin Hoca haklıdır;  bugünün gölü, geçmişin sütünden daha verimlidir. Mayalanırsa, tutar.
Eşeğe ters binmek…
Eşeğe ters biner Nasreddin Hoca. Bugün vardığı yerin geçmişte yürüdüğü yolla alındığını fark etmesi beklenir insanın. Şimdi ve burada sahiden var olabilmesi için, geriye doğru öylesine bakmalı ki, ne geçmişini yok saymalı ne geçmişine takılıp kalmalı. Geçmişiyle yüzleşen insan, daha sağlam adımlar atar. Geleceğe doğru yürürken, daha sahih bir geçmiş inşa eder.
“Avlu daha aydınlık…”
Ahırda kaybettiği iğneyi avluda arar Nasreddin Hoca. Geçmişte yaşadıklarını, şimdi, farkına varmadan bilinçaltıyla yeniden yaşar insan. Çocukluğunun sahnelerini yeni sahnelerde yeni oyuncularla yeniden oynar. Geçmişte kurtaramadığı birini yeniden kurtarmak için kurtarılacak yeni bir kurban arar. Geçmişte kendisini kurtarmasını beklediği birinin yerine yeni bir kurtarıcı arar. Aradığı geçmişte kalmıştır; şimdi bulduğu değildir aradığı. Şimdi bulduğunun geçmişte aradığı olmadığını fark etmesi uzun zaman alır, acı verir. Bulduğunun aradığı olmadığını acıyla görür, yenisini aramaya başlar. Bir ömür aramakla, bulduğunun aradığını olduğunu anlamakla geçer.
Bindiği dalı kesmek
Bindiği dalı keser Nasreddin Hoca. Hatası, bindiği daldır insan için; dalı neresinden kestiğine bağlı olarak düşer ya da düşmez. İnsan en çok da hatalarıyla öğrenir. Hatasını hata bilerek, o hatayı hiç yapmamış olanlardan daha rahat direnir o hataya. O hatayı yapan birine tanık olduğunda, başkalarında daha çok onarıcı olur. Hemen kınamaya kalkmaz. Kendini temize çıkarmaz.
Yapılmış her hata, bir hata daha yapmamak için ders alma fırsatıdır. “Ben nasıl hata yapabilirim!” diye kendisini yüceltirse, kendini hata etmez bir konumda görürse, hata eden parçasıyla bir türlü barışamaz, yeni hatalar yapmaya devam eder, düşer. Kendini bir türlü hatasıyla sevemez. Hata ederse, yok olacağını sanır. Kendi varlığını inkâr etmeye kadar vardırır işi. “Bu da hata mı ki?” diye yaptığının hata olduğunu inkâr ederse, hatadan alacağı dersi kaçırır, yine yeni hatalara düşer. Ya kendini inkâr eder insan ya hatasını… Hata edebilir haliyle var olmayı başaramaz. Geçmişte yaptığı hatalar yeniden hata yapmama fırsatıyken, “keşke”lere sarıldıkça sarılır, hataya düşer.

 

Yorum Yazın

Facebook