Vedâ Hutbesinde Ümmete Verilen Tebliğ Görevi ve İçtihad İzni

0
Vedâ Hutbesinde Ümmete Verilen Tebliğ Görevi ve İçtihad İzni
Vedâ Hutbesinde Ümmete Verilen Tebliğ Görevi ve İçtihad İzni - İsmail L. Çakan
Sayı : 390 - Ağustos 2018 - Sayfa : 15


Zaman zaman birbirinin yerine kullanılan iki temel terim bulunmaktadır: Tebliğ ve İrşat. Bunları tarihi açıdan biraz daha yakından tetkik ettiğimiz zaman aralarında muhatap, amaç ve hatta üslup bakımından önemli farkların bulunduğu anlaşılmaktadır.
Tebliğ, ümmet-i dâvete yönelik yani henüz müslüman olmamış kimseleri, İslâm’a davet amaçlı ve imrendirme üslubu ağırlıklı “İslâm’ı insana ulaştırma” eylemidir.
İrşat ise, ümmet-i icâbete yani müslümanlara yönelik, muhatap ve yöre imkan ve özelliklerine uygun olarak yürütülen bilgilendirme ve bilinçlendirme (eğitim- öğretim) faaliyeti demektir.
Her iki hali de “aydınlatma” özünde birleştirip tek kelime ile “tebliğ” diye nitelendirmek mümkündür. Yaygın olarak da yapılan budur.
Bu temel “tebliğ ve irşat” görevi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından bir adı da haccetü’l-belâğ / tebliğ haccı olan Vedâ haccında irad buyurduğu hutbede “burada bulunanlar duyduklarını bulunmayanlara ulaştırsın” cümlesiyle resmen ve genel anlamda ümmete havale edilmiştir. Gerekçesi de “kendisine bilgi ulaştırılan kimse, bilgiyi ulaştırandan daha kavrayışlı olabilir” diye ortaya konulmak suretiyle tebliğ görevinin yapısal anlamda süreklilik içerdiği bildirilmiştir.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hutbenin sonunda oradakilere “tebliğ ettim mi?” sorusunu yöneltip “tebliğ ettin” tanıklıklarını aldıktan sonra da “Şâhit ol ye Rab” diye Yüce Yaratıcı’dan o âna şahitlik etmesini dilemesi, hem kendisinin elçilik görevinden aklanma isteğinin hem de ümmeti “tebliğ sorumluluğu” ile başbaşa bıraktığının onaylatılması anlamındadır.
“Orada bulunanların duyduklarını, orada bulunmayanlara duyurması” cümlesinde özetlenen görev, özelde Vedâ hutbesinde dile getirilmiş tüm konuların, genelde ise, Vedâ haccı uygulamalarının ve bu hutbe ve uygulamaların temelini oluşturan İslâm’ın tümüyle tebliği/duyurulması yükümlülüğü ve sorumluluğudur.
Sahâbiler, özellikle Hz. Pey­gam­ber’den sonraki yıllarda, kendisinden duydukları, gördükleri ve öğrendiklerini büyük bir görev aşkı ve sorumluluk bilinci içinde ümmetin karşılaştıkları nesillerine ulaştırma gayreti içine girmişlerdir. Böylece kendilerini görenlere, konuya yönelik tebliğ hizmeti ve nesli olmanın ne anlama geldiğini göstermişlerdir. Bu noktada sahâbilerdeki tebliğ aşk ve gayretinin Allah kendisinden razı olsun Ebu Zerr el-Ğıfâri hazretlerinin şu sözünde tecelli ve tezâhür ettiğini görmekteyiz:
“Kılıcı enseme dayasanız, ben de Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den duyduğum bir hadisi başım kesilinceye kadar tebliğe/duyurmaya vakit bulacağımı bilsem, o hadisi elbette size yetiştirirdim.”1
Peygamber Efendimizin ümmete yüklediği tebliğ görev ve sorumluluğunun mutlu sonucu Kur’an ve hadis ilimlerinin, tebliğ görevinin içeriği olarak gelişmesi ve bilimsel faaliyetlerin değişik düzeylerde çeşitli usullerle yaygınlaşması olmuştur. Yani ümmet, tarihte nadir görülen hızlı ve yaygın bilimsel faaliyet içine girmiştir. Bir taraftan fetihler bir taraftan da tebliğ ve irşad merkezli bilimsel faaliyetler İslâm kültür ve medeniyetinin kendine özgü erdem ve getirilerini insanlığa sunma imkanını oluşturmuştur.
Tebliğ görevinin, “tebliğ” niteliği içinde yerine getirilebilmesi için koruyucu bir ilkeye ya da kırımızı çizgiye de sahip bulunduğunu yine bizzat Resul-i Ekrem Efendimiz bildirmiştir:
“Bile bile her kim bana isnad ederek yalan uydurursa, Cehennemdeki yerine hazırlansın.”2
Tebliğ sorumluluğu işin müsbet ve bilimsel eylem yönünü, bu hadis-i şerif ise, olumsuz gelişmeler karşısında alınması gerekli ilmi önlemler cihetini ilkeleştirmiş bulunmaktadır. Bu tür iki yönü açıkça belirlenmiş olan tebliğ sorumluluğunun meyveleri olarak başta hadis kitapları olmak üzere İslâm kültür kaynakları, isteyenlerin tetkikine hiç bir sınırlama olmadan sunulan bir çeşit arşiv belgeleri halini almıştır.

EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARI VE CİHAD İLE TEBLİĞ
Mescid-i Nebevi’deki eğitim-öğretim faaliyetlerine ilave olarak Mescidin bitişiğindeki Suffa’da resmi örneğini gördüğümüz, eğitim-öğretim kurumunun ilerleyen süreçte hemen her yerleşim biriminde ihtiyaç olduğu kadar ilim halkaları ve öğrenim yerlerindeki faaliyetlerle ümmet, üstlendiği tebliğ sorumluluğunu üst düzey elemanlar kadrosu marifetiyle yerine getirme yoluna girmiştir. Sahabilerin değişik sebeplerle gittikleri şehirlerde eğitim-öğretim faaliyetlerini tam bir cihad aşkıyla yerine getirmiş olmaları, Resulullah’tan öğrenilenlerin İslâm ülkesinde yayılmasına hatta birer ekol oluşturulmasına sebep olmuştur.
Öte yandan cihad ve fetihler yolu ile yeni ele geçirilen yöre ve yerleşim birimlerinde, hemen başlatılan tebliğ ve irşat faaliyetlerinin temelinde de Peygamber Efendimizin ümmete yüklediği tebliğ sorumluluğunun yerine getirilme arzu ve niyeti yattığı tarihi bir gerçektir. Ümmetin, Hz. Peygamberde gördüğü ve devir aldığı tebliğ ve irşad sorumluluğuna sahip çıkması sonucu İslam Medeniyeti, ilim medeniyeti olarak tanınır ve yayılır hale gelmiştir.
Bu çerçeve, tebliğ sorumluluğunun kadro, kurum ve kuruluşlar olarak gereklerinin nerelere kadar uzandığını göstermektedir. Bu sebeple İslâm ümmeti, “tebliğ sorumluluğu”nu kendi varlık ve kimlik gereği ve niteliği olarak bilmiş ve ona göre kendisini konumlandırmıştır.
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emren, kötülükten alıkoyan bir topluluk/kadro bulunsun...”3 âyet-i kerimesi, özel tebliğ kadrolarının yetiştirilmesini emretmektedir. Bu ise, tebliğ sorumluluğunun kurumsallaşma gereğine dikkat çekmek demektir.
Tebliğ kurum ve kadrosu ile kurumsallaşma boyutlarına açıktan işaret buyurulmuş olması, ümmete bırakılmış bulunan tebliğ sorumluluğunun ne denli önemli ve gerekli olduğunun göstergesi durumundadır.
Hem geneli hem de tebliğ sorumluluğu özeli açısından bakıldığında Vedâ hutbesini, Peygamberler tebliğinin hem özü hem de tebliğ ve irşat eyleminin süreklilik yönlerinden üstün, son ve dinamik metni olarak değerlendirmek gerekmektedir.
O halde, Vedâ hutbesinde en geniş çerçevesiyle resmiyet kazanmış olan tebliğ görev ve sorumluluğu, aynı zamanda ümmet-i Muhammed’in hem varlık nedeni hem de “hayırlı, âdil ve rahmete eriştirilmiş” olma gerekçesi anlamındadır. Bu da ümmetler arasında büyük farklılık ve ümmet-i Muhammed’e ait bir fazilet demektir.
Vedâ hutbesi gerek muhtevası gerekse o muhtevanın ve dayanaklarının orada bulunmayan ümmet kesimlerine ulaştırılması görev ve sorumluluğu talimatıyla İslâm gerçeklerinin gelecek asırlara intikalini sağlayan tebliğ/irşat ve bilimsel dinamizminin belgesi olmuştur. Onu bu boyutu ve özelliği içinde görmek ve kavramak, ümmetin tebliğ enerji kaynağının farkına varmak anlamına gelir.
Ümmet tarihi süreç içinde hep bu dinamizm ile yani sünnetten meşk ettiği tebliğ/irşat ve bilimsel görev ve sorumluluğu çerçevesinde kendisinden bekleneni yerine getirme gayreti içinde olmuştur.
İÇTİHAD İZNİ
Tebliğ görev ve sorumluluğunu ümmete yükleyen “burada bulunanlar duyduklarını bulunmayanlara ulaştırsın. Zira kendisine bilgi ulaştırılan kimse, bilgiyi ulaştırandan daha kavrayışlı olabilir” beyanında içtihad ilkesine yönelik bir ruhsatın bulunduğu da anlaşılmaktadır. “Daha kavrayışlı olabilir” cümlesi, zaman içinde yukarıdan beri özetlemeye çalıştığımız gibi ümmet tarafından bütün toplumu kapsayacak biçimde bilimsel mesâilere ve kurumlara kavuşturulmuştur.
Bu hadis-i şerifte, ashâb-ı kirâ­mı anlayışsızlıkla suçlamak gibi Hz. Peygamber’in asla yapmayacağı bir anlam bulunduğu iddiasıyla hadisin uydurma olduğunu ileri sürmek garipliği yerine4, içtihadı da içine alan kapsaplı bir tebliğ ve irşat görev ve sorumluluğunu ümmete devretme ve dolasıyla ümmeti her yönüyle dinî ve ilmî bir gayrete sevketme olgusunu görüp kabullenmek çok daha isabetli bir yaklaşım olur. Çünkü hadis-i şerifte, “herşeyi öncekiler halletmişler, artık âlim yetişmez, yapılacak iş öncekilerin görüşlerini doğru anlayıp onlarla yetinmektir” diye özetlenebilecek, tebliğ ve bilimsel dinamizme temelden zıd tembel bir anlayışa da yer olmadığı vurgulanmaktadır. “Allah bu ümmete her yüzyıl başında dinini yenileyecek birini gönderecektir” anlamındaki “Tecdid hadisi”5 de dikkate alındığında, ümmet-i Muhammed’in her neslinde, ve her yöresinde ilim adamlarının yetişeceği ve yetiştirilmesi lazım geldiği, meşhur deyimiyle, ehli için “içtihad kapısının açık olduğu” gerçeği de -tebliğ görev ve sorumluluğunun tabiî bir boyutu olarak- ortaya konulmuş bulunduğu anlaşılacaktır.
Bu sebeple Veda Hutbesinde ümmete yüklenen tebliğ görev ve sorumluluğuna bu çerçevede ve “Ümmetin risaleti/elçiliği” açısından sahip çıkma anlamına gelen her çeşit faaliyeti takdirle karşılamak ve destek vermek ümmet-i Muhammed için kimlik gereğidir.
Dipnotlar: 1) Buharî, İlim 10; Dârimî, Mukaddime 46 2) Buhari, İlim 9, Cenaiz 33,Enbiya 50, Edep 109; Müslim Zühd 82; Ebu Davud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Menâkıb 19; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimi, Mukaddime, 25, 46 : Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 47, 83; III, 13 39, 422, IV, 47, 100, 156, 201, 367; V, 245, 292, 412 3) Al-i İmran (3), 103 4) Bk. Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslâmi Metodoloji Sorunu, s. 62-63 (1997, Ankara) 5) Bk. Ebu Davud, Melâhim 1; Hakim, Müstedrek, IV, 567 ; et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-evsat, VI, 324; el-Beyhaki, Ma’rifetü’s-sünen ve’l-âsâr, I, 208

 

Yorum Yazın

Facebook