Yol Odur ki Doğru Vara Allah'a

0
Yol Odur ki Doğru Vara Allah'a - İsmail L. Çakan
Sayı : 358 - Aralık 2015 - Sayfa : 16

Kültürümüzde “yol odur ki doğru vara Allah’a” diye çok anlamlı bir yol tanımı bulunmaktadır. “Allah’a doğru varan yol” merhum Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde “Hazretine doğru varan yol için” diye dua ve niyaz cümlesi olarak yer almıştır. Bu yol, sırât-ı müstakim’in ta kendisidir. O da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kılavuzladığı yoldur. Zira yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de وَاِنَّكَ لَتَهْدِي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي اْلأَرْضِ “Sen, hiç şüphesiz dosdoğru bir yola rehberlik ediyorsun, o Allah’ın yoluna ki , göklerde ve yerde bulunan her şey O’nundur”1 buyrulmaktadır.

Merhum Mehmed Akif de bu yolun bize bakan içeriğini şu beyit ile ortaya koymaktadır:

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol.
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”2
Sırât-ı müstakim içeriği ve niteliği ile bizler için güncelliğini korumaktadır. Nitekim kıldığımız namazların her rek’atinde;
اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ
«Bizi sırât-ı müstakim’e / doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazabına uğramış, azıp sapmış olanların yoluna değil!” diye yüce Rabbimize yakarmaktayız.
İlkesel durum bu olmasına, tüm Müslümanlar böyle bir yolda olmayı istemelerine rağmen, toplum hayatında karşılıklı ilişkiler açısından dini gruplar arasında eylem planında bir bütünlük ve birliktelik yani ümmet çerçevesinde bir din kardeşliği paylaşımı öne çıkamamaktadır. Tam aksine, teknoloji ve medya gibi çağdaş imkanlarla desteklenen ve bir ölçüde de evrenselleşen ocak gayreti farklı boyutlar kazanarak ümmet arasında tüm yıkıcılığı ile sürüp gitmektedir.
“İrtica” ve “İslâmî terör” gibi bahânelerle Müslümanların ötelenmesi, daha doğrusu İslâm’ın etkisizleştirilmesi gündemden hiç çıkmamaktadır. Tüm Müslümanlara yönelik bu itibarsızlaştırma ve hatta yok etme girişimleri bile ne acıdır ki, yeterli bir “din kardeşliği” ve ümmet bilinci oluşturabilmiş ve gruplar arasında yeterli bir yakınlaşma sağlayabilmiş değildir.
Kur’an-ı Kerîm’de açıkça ifade buyrulduğu gibi her grup, ülke içi ve dışındaki kendi faaliyetleri ile İslâm adına övünmekte, ülkede ve dünyada tüm Müslümanları hedef alan gelişmelere, tartışmaya açık cılız tepkilerle yetinmekte, كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ teselli bulmakta,3 ve de avunmaktadır. Gruplar/cemaatler/ocaklar arası bir birlikteliği imkansız görerek, kimi zaman hakim ideoloji ve güç odaklarıyla uzlaşma yolları arayıp tavizler verme yoluna bile gidilebilmektedir.
Diğer yandan farklı inanç ve din mensuplarıyla diyalog girişimleri değişik düzeylerde ve ısrarla sürdürülmeye çalışılırken Müslümanlar arası gözle görülür bir yakınlaşma çağrısının ve gayretinin ortaya konulamamış olması “din kardeşliği” ortak paydasına sahip olanlar için ciddî bir sorumluluk konusudur. Söz konusu uzlaşı ve hoşgörü tavır ve girişimlerinin neden Müslüman gruplar arasında denenmediği sorusu tüm dehşet ve eziciliği ile ortada durmaktadır.
Oysa, اَشِدّۤاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمۤاءُ بَيْنَهُمْ “Kendi aralarında uyumlu ve merhametli”4 seviye ve övgüsünü –mümkün olduğunca- yakalayabilmeye çalışmak, günün Müslümanlarının önündeki öncelikli ve kutlu bir hedeftir. Bir başka ifade ile, din kardeşliğini önceleyip grupçuluğu ötelemek ve dolayısıyla Müslümanlar arası kaynaşmayı teşvik etmek ve bu yönde bir anlayış ve davranış geliştirmeye çalışmak gerekmekte ve beklenmektedir.
İnancımız odur ki, İslâm’ı ve Müslümanları önemseyen herkes, özel bağlılıklarını din kardeşliği çerçevesinde yeniden değerlendirme göreviyle baş başadır. Zira, Müslümanlar arası insanî ve sosyal ilişkilerin olmazsa olmaz ilkesi din kardeşliğidir.
Bu ilkenin sadece söylem olarak değil, eylem olarak ortaya konulması Müslüman dünyasının en kutlu cihadı ve dünyada dâru’l-İslâm’a, âhiret’te dâru’s-selâm’a kavuşma ve tek kurtuluş yoludur.
Bilinmelidir ki, sırat-ı müstakim’in tek olması, ayrı ayrı isimlerle anılan dini grupların bu yolda yürümelerine engel değildir. Geniş bir caddede/otobanda kimi biraz sağdan, kimi biraz soldan, kimi biraz ortadan yürüyebilir. Ancak aynı caddede yürümekte olmalarına rağmen, “sen niçin benimle değilsin, niçin sağdan ya da soldan gidiyorsun, niçin ortadan gitmekte ısrar ediyorsun, benimle, benim gittiğim yerden yürüsene..” diye söz konusu grupların birbirine düşmeleri, çekişmeleri, itişip kakışmaları işte bu normal değildir. Belki de bu anlamsız kavga gürültü arasında bir çokları o güzelim yolda yürümekten uzaklaşıp şarampole yuvarlanma bahtsızlığına uğrayacaktır.
Bize öyle geliyor ki, Müslümanlar arasındaki tefrika, ayrılık ve gayrılık, işte bu anlamsız kargaşanın, bu hoşgörüsüzlüğün, işte bu grupçuluğun ürünü olarak hem gönüllerde hem de günlük hayatta ümmet bütünlüğüne büyük zararlar vermektedir.
“Men lâ salâha lehû lâ necâte leh = Salâhı olmayanın kurtuluşu yoktur”5 diye bir tespit vardır. Bu tespiti fert boyutundan ümmet boyutuna çıkardığımızda, ümmet için salah, kendisini oluşturan değerlere, emredilen çerçevedeسَمِعْنَا وَاَطَعْنَا  “duyduk ve uyduk”6 teslimiyeti içinde boyun eğmekle gerçekleşeceği hakikatiyle karşılaşırız.
Din kardeşliği ilkesini öncelemek, “Allah’a doğru varan yol”a girmiş olmayı başarmış olmak demektir. Gerisi, sahiplerini avutan sözler ve görüntülerden ibarettir.
Dipnotlar: 1) eş-Şûra (42), 52-53. 2) Safahat, s. 422. 3) Bk. er-Rum (30), 32. 4) et-Feth (48), 29. 5) Kâsımi, Muhtasaru Tefsiri Kasımi, s. 227, Beyrut, 1994 (Dâru’n-nefais). 6) el-Bakara (2), 285.

 

Yorum Yazın

Facebook