Yollar ve Yolcular

0
Yollar ve Yolcular
Yollar ve Yolcular - Ahmet Taşgetiren
Sayı : 391 - Eylül 2018 - Sayfa : 3


En temelde sırat-ı müstekıym denmiş. Dosdoğru yol anlamına... Allah Teâlâ insana bunu talep etmeyi öğretmiş.
“Yol” İslam irfanının ana ıstılahlarından biri.
Tarikat, şeriat, mezhep… Hepsi bir yürüyüşü ifade ediyor ve bu yürüyüşün istikamet üzere olması işin ana omurgasını ortaya koyuyor.
Yol oldur ki doğru vara, denilmiş bu irfanın ışığında.
Bir de meşreb var. Su içilen kaynak manasına geliyor. Onun da arı duru, berrak olması esas.
Sonuçta insan doğduktan itibaren yürümeye başlıyor. Son durak elbette ebediyyet kapısı.
İslam’a göre insanın dünya imtihanı, bu yürüyüşü nasıl yaptığı ve nihai yekünde hesap defterinde ne olduğu noktasında toplanıyor.
İnsanoğlunun yürüyüşü tek başına değil. Ya da tek başınalık istisna arzediyor.
İnsan toplumlar halinde yaşayacak, dolayısıyla ebediyyet yolculuğu da oluşturduğu birlikteliklere göre mahiyet değiştirecek. Bir İslam toplumunda bile, içinde doğup doğmamayı seçemeden bulunduğu aileden başlayıp, kurduğu ticari, siyasi, kültürel, mezhebi, tasavvufi bütün ilişkiler yürüyüşün mahiyetini etkiliyor. Steril bir alan yok. O inziva alanıdır ve İslam toplumunda bile istisnaidir.
Şunu da söylemek gerekiyor ki, toplum olmak demek, farklı teşkilat, örgüt, yapılanma… ne denirse densin açık veya gizli her şekilde bir araya gelişler demektir. Örgüt, mesela bizim gibi bazı toplumlarda suçla bağlantılı olarak gündeme geldiği için genelde menfi bir anlam yüklenmiştir. Ancak dilin değişimi sürecinde “örgü”den türetilerek “Teşkilat” kelimesinin yerine kullanılmıştır. Kelime kendi başına kötü bir yapılanmayı ifade ediyor değildir, örgütün üzerine yapıştığı topluluğun niteliğine göre iyi veya kötü olmaktadır.
Aynı şekilde “teşkilat”, “cemiyet”, “cemaat”, “tarikat” da kendilerine kültürel bakımdan yakınlık duysak da, kendi başlarına iyi, müspet değildirler. O tür yapılanmalar da, hedefleri, o hedefe gidiş usulleri, yürüyüş sırasında ortaya koydukları davranış tarzları itibariyle iyi veya kötü olabilirler.
Şunu da söylemeliyiz ki bu “iyi” ya da “kötü” tanımlamaları da, bizim durduğumuz yere göre, yani İslam ölçüleri içinden bakıyorsak ona göredir.
Yoksa her yapı, bir anlamda kendi doğrusunu - eğrisini oluşturup ilerleyebilir ve belirli bir müessiriyete de kavuşabilir.
Bu noktada ulaştığımız bir - iki tespitin altını çizmeliyiz:
Bir: Cemaat, tarikat ya da örgüt her toplumda olur.
İki: Bunlar kendi başlarına iyi ya da kötü değildir.
Üç: İyilik kötülük içinin nasıl dolduğu ile ilgilidir.
Dört: Biz bir İslam toplumu içinde baktığımıza göre ölçümüz İslam’ın bu tür yapılanmalar hakkında ne dediğidir.
Beş: İslam’ın da hem ferdler için hem de ferdlerin oluşturduğu yapılanmalar için ana ölçüleri, Kur’an ve Sünnet’le, onlardan istinbat edilen (çıkarılan) kıstaslarla tayin edilmiştir.
Cemaatsiz, tarikatsız ya da herhangi bir teşkilatlanma olmadan bir toplum düşünmek hayatın gerçeğine uymamaktır.
Bunu ancak, toplumu darmadağın hale getirip yeniden kurgulamak isteyen canavarlaşmış bir güç yapmak isteyebilir, o da örgütlü güçtür, adı devlettir vs’dir ama o güç de bir süre sonra toplumu kendi iradesine göre yeniden yapılandırır. Türkiye bu uygulamalara şahit olmuştur. Komünist devrimden sonra Sovyetler böyle bir uygulamayı hayata geçirmeye çalışmışlardır, Cezayir gibi sömürge statüsüne sokulan İslam ülkelerinde sömürgeci güç mevcut islâmî toplum örgüsünü dağıtmak için bu yola başvurmuştur. Müslümanlar ise, hem Sovyet dünyasında hem sömürge statüsüne sokulan İslam ülkelerinde kendi asli örgütlenmelerini derinden derine sürdürme gayretinde olmuşlardır.
Teşkilatlanmanın, birliktelikler oluşturmanın yasak olduğu ortamlarda da, serbest olduğu ortamlarda da her insani odaklaşmanın doğru ya da yanlış olması söz konusu değildir. Bazan hakim iradenin suç örgütü olarak gördüğü yapı, islâmî nokta-i nazardan meşru olabilir, bazan da aksine hakim iradenin koruduğu kolladığı üstelik dini hüviyet verdiği odaklaşma, İslam açısından tehdit niteliğinde olabilir.
Bir de İslam adına bir araya gelişin serbest olduğu ortamlar söz konusudur. Yani aklına esen İslam adına bir çığır açma yoluna girip, etrafına insanları toplamaya başlayabilir ve zaman içinde devasa boyutlara ulaşan bir beşeri - maddi güç birikimi oluşabilir. Öyle ki bu yapılar Müslümanları, hatta daha ilerde İslam’ı aslî kaynaklarından öğrenemeyen kitleler için Müslümanlığı temsil eder hale gelebilir.
Bunun adı tarikat olabilir, cemaat olabilir, teşkilat - örgüt olabilir.
İslam’ı yaşamak, yaşamanın manevi hazzını hissetmek ve onun başka insanlara taşınmasına gayret etmek, her Müslüman için tabiidir. Aslında bir görevdir, bunun idraki ölçüsünde de heyecandır, tutkudur.
Böyle bir heyecanın, tutkunun ve görev şuurunun zaman içinde başkalarıyla buluşması da tabiidir.
Tarikat, cemaat ya da küçük - büyük bir araya geliş anlamına teşkilat ya da örgüt, böyle doğar. Tabii ki her birinin işleyiş tarzı farklıdır. Ama söylenebilir ki her birinde bir merkez insan vardır. Lider, mürşid, şeyh ne denirse densin, işi sürükleyen bir insan vardır. Onun etrafında kademelenmenin oluşması kaçınılmazdır. Bunlar, bu tür yapılanmaların olmazsa olmazıdır. Bir şirket için de bu böyledir. Hatta şunu söyleyebiliriz: Biz cemaat, tarikat, teşkilat vs olmayacağız, diyerek yola çıkanlar da kısa süre içinde liderliği ile, alt yapılanmaları ile en azından örgüte, daha sonra cemaate, hatta tarikata dönüşürler.
Tarikatlar, prensipte, bir silsileye bağlı olma, o silsilenin de Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme irtibatlanması, sonraki her devralışın bir icazetle gerçekleşmesi üzerinde hassasiyet gösterirler. Bu, her devralışta, devralan zâtın iş tutma üslubu kendine özgü olsa bile, ana mecrayı kaybetmeme hassasiyetidir.
Burada ortaya çıkan problemler şunlardır:
Bir: Bu icazet düzeni her zaman doğru işliyor mu?
İki: İcazetle görevi devralan insan, icazet bir yeterlilik belgesi olarak değerlendirilse bile, o görevi bütün zamanlarda sıhhatli yürütebiliyor mu?
Üç: Merkez insan diyebileceğimiz bu kişinin toplum alanlarının genişlemesi sebebiyle kaçınılmaz olarak büyüyen yapıya, rehberlikte ya da sevk ve idarede yardımlaştığı yakın çevre aynı sıhhati sürdürebiliyor mu?
Dört: Her tarikat bir merkez insan - yardımcılar ve bağlılardan oluşur. Bağlılık işin esasıdır. Çünkü tarikatlar kişilik eğitim yuvalarıdır. İnsanlar oraya gönüllü olarak gelirler, orada bulunmayı “irade” ederler. Bundan dolayı müriddirler. Mürid, aklını kullanarak tercih eden, seçen, “Burası benim Müslümanlığımın daha da derinleşeceği, Rabbimin rızasına layık hale geleceği bir yerdir” kanaatinden sonra adım atan kişidir. Tarikat itilerek, zorlanarak, körü körüne girilen bir yer değildir. Soru şu: Mürid bir kere tarikatın içine girdikten sonra kendini bırakır, daha klasik ifadesiyle gassal elindeki meyyit olur, böylece kişiliğinin yoğrulmasını bekler mi? Yoksa, tarikat yol demekse, yolculuğun (seyru sülûk) her anında - safhasında aklı, bilinci, şuuru diri, yolculukta gelinen noktanın farkında, aldığı eğitimin farkında, Rabbi karşısında konumunun farkında… Yani serâpâ bir diri yürüyüş halinde mi?
Bu soru üzerinde düşünmek zordur.
Çünkü bağlılık ya da teslimiyet eğitimi daha sür’atli ve kalıcı kılabilir, onun için tarikatlarda teslimiyet, evet, gassal elindeki meyyit gibi öngörülür. “Akıl”, belki sorgulayıcı bir dikkat, kendini vermeyi engeller diye düşünülebilir.
Ancak bir noktadan sonra, “aklını kiraya vermek” diye nitelenen bir risk durumu da söz konusudur. Şuuru devre dışı bırakıp yol yürümek, tam bu konuyu gündeme alma zaruretinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Şöyle düşünelim:
Şeyh, cemaat ya da örgüt lideri konumunda bir kötü adam. Bir hamle yapıyor, ses yükseltiyor, ve çağırıyor insanları. Yol arayan insanlar var toplumda diyelim, bir kısmı bu sese ilgi gösteriyor. Bağlanıyor. O yapının davetçisi haline geliyor. O tür yapıların kendi içindeki dayanışma vs. ile bir farklılık oluşturduğu, ve zamanla ilgi odağı haline geldiği de açık. Böyle bir yapı içinde teslimiyetin varacağı sonuçlar kimi zaman son derece vahim olabiliyor.
Kriminal bir durum söz konusu olduğunda bu, tabii ki devlet güvenlik birimlerini ilgilendirir.
Ama onun ötesinde devletin güvenlik birimlerini ilgilendiren bir durum söz konusu olmasa bile, bağlanan insanların yaşadığı duygusal çöküntü, iman sarsılması, dışardaki insanların İslam ekseninde oluşan yapılara ve doğrudan Müslümanlara yönelik menfi bakışları apayrı bir problem ortaya çıkarıyor.
Asırlardır İslam dünyasında böyle duygusal kırılmaların yol açtığı oldukça büyük bir mezarlık söz konusudur.
Şu çözüm değil:
-İnsanlar kimseye güvenmesin, kendi başlarına İslam’ı yaşasınlar.
Böyle bir ihtiyaç var ki, insanlar bu tür yönelişler içine giriyor. Bu asırlar içinden gelen kitlesel bir yanılgı değil.
Şu yanlış:
-Bütün yapılar bir süre sonra bozulmaya mahkumdur.
Şu da yanlış:
-Benim bağlandığım yapıda hiçbir şekilde bozulma riski yoktur.
Sıhhatli olan nedir?
-Sırat-ı müstekıym üzere olduğuna bütün süzmelerden sonra gönlü ikna olan kişi, kişiliğini yoğuracağı bir yola girecek, ama aklı - hassasiyeti kapıda bırakmayacak, İslam’ın ana ölçülerini (şer’i şerif kıstasını, inanç esaslarını, Rabbi ile hukukunu, tevhidi, Rasulü Ekrem’in rehberliğini, fıkhını) bilecek ve o konuda dikkatli olacak. Bu süreçte en çok devreye giren kendi kendini ikna yöntemini, ana ölçüleri ıskalamak pahasına devreye sokmayacak. Hakk’ın hatırını her şeyin üstünde tutmak esas olacak. Samimi şeyhler - mürşidler, bu tür durumlarda bağlı insanın hassasiyetini bir teslimiyet konusu olarak değil, yola bağlılığın gereği olarak görürler. Şu şuur diriliği önemlidir: Yolculuk edebiyyet aleminedir ve orada Hakk’ın huzurunda herkes tek başına, yani şeyh de, mürid de “kul” statüsünde hesap verecek. Kimse kimsenin yükünü sırtlanmayacak. Kim bilir orada kim ne olacak? “Herkes yarına ne gönderdiğine” kendi hesap defterine ne yazdırdığına bakacak.
Bazan öndeki insanın anlaşılmaz biçimde ölçü dışına çıkan hareketlerine bakıp, “Bu adam ahiretini yakacak değil ya...” gibi telafi mekanizmalarını işletip, uzun süre ikaz veya uzaklaşmak gibi tavırları ihmal edebiliyor samimi insan. Bu yaklaşım, gözönündeki bir çok çarpık yapının ömrünü uzatmaktan, kötü adamlara cesaret vermekten başka bir şeye yaramıyor.
İslâmî hiçbir ilişki aklı kiraya verme ya da büyülenme boyutunda yürütülemez.
Niyet -ki bütün ibadetlerin iliğidir, özüdür- en diri duyarlılık halidir.
Yıllar yılı bir yolda yürüyüp, sonunda öndeki zatın kişilik iflasını görerek kahrolmak, bizim toplumlarımızın, ana yıkımlarından birisidir.
Yolun Hakk’a götüreceğine kesin iman etmeden yola girmek olmaz.
Yolun hakkı, her safhasında Hakk’ın hatırının gözetildiğine olan imandır.
Abdülkadir Geylani Hazretleri diyor ki:
-En kötü adam dinini satarak dünyalık edinendir.
Son söz: Bu kötü adamların dükkanından alış - veriş yaparak ne kendimize gadredelim ne de dinimize…

 

Yorum Yazın

Facebook