“NATO” Tarafından Kurulmuş “Kürt Gladyosu” Ne İstiyor?

Terör en çok dışarıdan tetikleniyor, oradan besleniyor çünkü. Terörün beslendiği dışarıdaki o son derece müsait zemin ortadan kalkmadığı-kaldırılmadığı sürece terör gündemimizi meşgul etmeye devam edecek gibi gözüküyor.

Türkiye 1 Kasım’da gerçekleştirilecek erken seçimlere oldukça gergin bir ortamda gidiyor. Bir taraftan artan terör olayları ve gelen şehit haberleri, diğer taraftan yükselen siyasi tansiyon, Türkiye’nin 2 Kasım sabahına nasıl bir siyasi tabloya uyanacağına ilişkin tedirginliği ziyadeleştiriyor.

Artan terör eylemlerinin gölgesinde sağlıklı bir seçim gerçekleştirilebilecek mi?

Seçimlerden nasıl bir sonuç çıkacak?

Çıkan sonuçlar Türkiye’nin iç ve dış siyasi dengelerini nasıl etkileyecek?

Teröre yönelik sürdürülen mücadeleden nasıl bir sonuç elde edilecek?

Neredeyse her gün can alan terör örgütünün hedefi ne, daha ne kadar ileriye gidebilir?

Kimi yerlerde sokaklara şiddet olarak yansıyan, terör karşıtı gösteriler daha ileri boyutlardaki taşkınlıklara taşınabilir mi?

Evet, terör ülke gündeminin bir numaralı konusu olmayı sürdürüyor.

Terörün ülke gündeminden bir an önce düşmesi elbette herkesin temennisi. Ancak bunu sadece iç dinamiklerle sağlamak o kadar kolay gözükmüyor.

Terör en çok dışarıdan tetikleniyor, oradan besleniyor çünkü. Terörün beslendiği dışarıdaki o son derece müsait zemin ortadan kalkmadığı-kaldırılmadığı sürece terör gündemimizi meşgul etmeye devam edecek gibi gözüküyor. En azından kısa ve orta vade için böyle bir tahminde bulunmak mümkün…

 

Terör Örgütünün Ne İstediğini Kürtler de Anlamadı

Hiç kuşkusuz cevabı aranan soruların başında terör örgütünün, siyasi kolu olarak görülen partinin parlamentoda oldukça güçlü bir biçimde temsil edilecek olmasına rağmen neden yeniden şiddete başvurduğu geliyor.

Kürt halkının hakları için savaştığını iddia eden örgüt acaba Kürt halkının verilmeyen hangi hakkını almak için yeniden silaha sarıldı?

Kürt halkı ne istedi de onu alamadı ve tek çare olarak silaha başvurmak kaldı?

Bu soruların cevaplarına ilişkin makul, somut gerekçeler dillendirilemiyor.

Kürt siyasetçi ve yazar Kemal Burkay, PKK’nın ne istediğini, ne için savaştığını anlamakta zorlanan Kürt aydınlardan biri. Şu ifadeler ona ait;

“PKK’nın ne istediğini ne için savaştığını anlamak çok zor. Biz Kürtler anlayamadık. Siz Türkler anlayabildiniz mi? Bilmiyorum. Ama en başta biz Kürtler anlayamadık. Bu arkadaşlar niçin savaşıyor biz anlayamadık, çünkü bir şey istemiyorlar. Bu arkadaşlar galiba Kürtleri yönetmek istiyorlar ellerinde sopayla. Yani bu Kürtlerin idaresini bize bırakın diyorlar.”

Kürt siyasetçi ve yazar Kemal Burkay’ın ifadelerine yansıdığı gibi örgütü harekete geçiren gerekçeler Kürt halkının alamadığı bir takım siyasi, ekonomik ya da sosyal haklarla alakalı değil. Gerekçeler çok daha farklı.

Öncelikle bugün çok daha net bir biçimde görülüyor ki terör örgütü Kürt halkının hakları için savaşmıyor. O kendisinin, Kürtleri sopayla, silahla, yöneteceği bir alan istiyor. Bunu elde etmek için de terör estiriyor, haince tuzaklar kuruyor, kan döküyor, Kürt halkına dahi şiddet uyguluyor, baskı yapıyor. Bu uğurda döktüğü kanın Türk’e ya da Kürt’e ait olması, binlerce Kürt gencini ölüme sürüklemesi önemli değil. Önemli olan bu alanın ne pahasına olursa olsun ele geçirilmesi…

 

Türkiye’nin Suriyeleştirme Stratejisi

Terör örgütüne yön verenler Ortadoğu’da Arap isyanları denilen süreçle birlikte özellikle Suriye’de ortaya çıkan konjonktürün Kürtlere altın tepside bulunmaz bir fırsat sunduğunu düşündüler. Tarihin Kürtlerin önlerine çıkardığı bu fırsatın heba edilmemesi gerektiğini savundular.

Sözüm ona “destan” olarak yorumladıkları Kobani olaylarından sonra Suriye’deki kanton yapısının Türkiye’ye uyarlanabileceği fikri akıllarını iyiden iyiye çeldi. İleride Türkiye’de kuracakları kantonların bir gün Suriye’dekilerle birleşebileceği hayallerine daldılar. Ardından da bu hayali gerçekleştirmeye koyuldular. Bunun siyasi uzlaşıyla olmayacağını, Türkiye’nin Suriyeleştirilmesi ya da Iraklaşması ile mümkün olacağını çok iyi biliyorlardı. Türklerin ve Kürtlerin birbirine girmesini, Kürt halkının duygusal kopuşunun sağlanmasını temel strateji olarak benimsediler ve harekete geçtiler.

Evet belki bunu bu yalınlıkla ifade etmediler ama geriye dönüp yaşanılanlara bakıldığında takip ettikleri bu stratejiyi görmek hiç de zor değil.

 

Terör Örgütünün Üst Aklı…

Tabiî bu noktada Kandil’deki yönetim kadrolarını bu hedef doğrultusunda cesaretlendiren, yönlendiren bir üst aklın olduğunu ve bu aklın yıllardır PKK terörünün hamiliğini yapan Batılı dostları olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

Yıllardır terör örgütünü Türkiye’ye karşı, daha geniş ölçekte bölgeye yönelik stratejik hesapları için onu oldukça verimli bir taşeron olarak kullanan Batı, terör örgütünün gördüğü kanton rüyasının gerçekleşebileceği konusunda onu cesaretlendirecek bir rol üstlendi. Bunu, gerek Batılı siyasilerin PKK terörünü meşrulaştırmaya yönelik demeçleri, gerek medyasının manipülatif haberleri üzerinden yürüttü.

 

Nato’nun Kurduğu Taşeron Örgüt; PKK

Batı’nın PKK’yı da PYD’yi de bir taşeron örgüt olarak kullandığı konusunda daha güçlü iddialar var. Neden var, çünkü bizzat örgüte yakın çevrelerin kendi ağızlarından bu gerçek dillendirilmektedir.

Abdullah Öcalan’ın eski avukatı Ahmet Zeki Okçuoğlu, Türk medyasında yer alan bir röportajında PKK’nın “NATO” tarafından kurulmuş “Kürt Gladyosu” olduğunu açık yüreklilikle ifada etti. Kendisi de Kürt milliyetçisi olan Okçuoğlu’na göre:

“PKK’nin bir amacı yok, onu kuranların amacı var. Taşeronun amacı olmaz. Patronu önüne ne koyarsa o, onu yapmakla mükelleftir. Yap der yapar, yık der yıkar. Bu yüzden de PKK zaman zaman farklı (hatta tamen zıt) şeyler savunuyor.” (karar.com /Ürün Dirier’in röportajından)

Dolayısıyla son dönemde doğu illerimizde yaşananları bu taşeronluk gerçekliği göz önüne alınarak okumak gerekiyor. Terör örgütünün Türkiye’yi Suriyeleştirme fikrinde Batılı o üst aklın telkinlerinin çok etkili olduğunu belirtmemiz gerekiyor. İşte terör örgütü bu telkinler ile Kürt halkının duygusal kopuşunu sağlayacak, o zemini hazırlayacak bir takım kanlı eylemlere girişti. Kürt sokaklarını harekete geçirmeye çalıştı.

Mesela Cizre’den yeni bir “Kobani destanı” çıkarabilmek için çok uğraştılar. İlçeyi ele geçiren silahlı teröristler güvenlik güçlerinin onları yakalayabilmek için bodoslamasına müdahalede bulunmasını beklediler. Ta ki siviller öldürülsün ve “Türkiye sivilleri, masum insanları katlediyor” iftirasıyla Batı’daki siyasi odaklarca köşeye sıkıştırılsın… Dünya medyası çarşaf çarşaf katliam haberlerini sayfalarına taşısın… Mesele uluslararası boyut kazansın. İçerideki kimi gözü dönmüşlerin ihanetleriyle uluslararası arenada Türkiye’ye de Suriye muamelesi yapılsın istediler…

Ama olmadı, başaramadılar. Öncelikle Kürt halkını ikna edemediler. Kürt halkının çok büyük bir bölümü PKK terörünün sinsi tuzağına düşmedi. Baskılara rağmen onların eylemlerine istediği desteği vermedi.

Türk güvenlik güçleri de geçmişte olduğu gibi Cizre’ye bodoslamasına girmedi. Suçluya, eli silahlı teröristlere odaklandı. Sabretti ve PKK terörünün istediği fırsatı ona vermedi…

Ama buna rağmen Batı medyası, içerideki işbirlikçileriyle paslaşarak algı operasyonunu sürdürmeye devam ettiler. Dünyanın en tehlikeli terör örgütünü meşrulaştırmak için kırk takla attılar. Eli kanlı terör örgütünün kanlı eylemlerini göz ardı edip Türkiye’nin PKK’ya yönelik operasyonlarından rahatsızlık duyduklarını dile getirdiler. PKK ve PYD, IŞİD’e karşı yürütülen savaşta en etkili kara gücüymüş… Türkiye’nin operasyonları, IŞİD’e karşı mücadeleye darbe vuruyormuş… Hani derler ya bunları siz külahımıza anlatın diye, aynen öyle… Batı’nın derdi inanın ne Kürtler ne IŞİD ne şu ne bu… Tek dertleri bölgedeki siyasi, ekonomik, stratejik hesaplar… Bölgesel ve küresel çıkarlarını engelleyecek aktör görmek istemiyorlar. Türkiye’yi de bu aktörlerden biri olarak nitelendiriyorlar.

 

Mescid-i Aksa’ya Karşı İsrail Saldırısı Bitmiyor

İslam dünyasının içler açısı durumundan istifade etmek isteyen İsrail, Mescid-i Aksa’ya yönelik tahriklerine ve işgal planına hız vermiş durumda. Had safhaya varan tahriklerine her geçen gün bir yenisini ekleyen İsrail’e İslam dünyası ne yazık ki etkili bir tavır almanın çok ama çok ötesinde. Her biri kendi derdiyle meşgul çünkü. Kudüs ve Mescid-i Aksa işgal devletinin insafına terk edilmiş durumda.

Kudüs’te Yahudi yerleşimciler, asker veya polis eşliğinde sık sık Mescid-i Aksa’ya baskın düzenleyerek cami cemaatini ve eğitim gören öğrencileri taciz ediyor.

İsrail askerleri geçtiğimiz ayda defalarca ve Müslümanların Mescid-i Aksa’ya girmesini yasaklayarak, camiye postallarıyla girerek cemaate saldırıda bulundu. Müslümanların Mescid-i Aksa’ya girişinin yasaklandığı saatlerde çok sayıda Yahudi yerleşimci ise polis korumasında içeri alındı. İsrail askerleri, 2014 Kasım ayında da Mescid-i Aksa’yı basarak gaz bombaları ve plastik mermilerle Filistinlilere saldırmıştı. 1967’den bu yana ilk defa Mescid-i Aksa’nın içine girerek ibadethaneyi tahrip eden İsrail askerleri mescidin halılarını çiğnemişti.

 

Küreselleşen Mülteci Sorunu ve Suriye’nin Geleceği

Mülteci sorunu her geçen gün katlanarak büyüyor. Sorun bölgesel değil artık küresel bir hal almış durumda. Suriye’de 350 bin kişinin katledilişine, 12 milyonunun yersiz, yurtsuz kalmasına seyirci kalan Batı dünyası, ortaya çıkmasında çok ciddi paya sahip olduğu bu yürek paralayan dramın faturasını ödemekle karşı karşıya.

Ege sahillerine vuran tek bir çocuğun cansız bedeni Batı kamuoyunun vicdanını bir nebze sarsmış olsa da kapılarını açtıkları az sayıda mülteciyi ağırlamakta inanılmaz bir sıkıntı yaşıyorlar. Avrupa hükümetleri tam bir çaresizlik içinde mülteci sorununun çözümünde topu birbirlerine atmakla meşguller.

BM Mülteciler Komiserliği’nin tahminlerine göre Suriye’deki iç savaş böyle giderse yıl sonuna kadar 1 milyon Suriyeli daha ülkelerini terk etmek zorunda kalacak. Bu, tehlikenin daha da büyüyeceği anlamına geliyor.

Gerçekten de durum içler açısı. BM’nin verilerine göre sadece bu yıl 300 binden fazla mülteci ölümüne de olsa Akdeniz’i geçerek Batı sahillerine ulaşmış. Ancak yine sadece bu yıl 2.500 ila 3.500 arasında insan karaya ulaşamadan boğularak can vermiş.

Öte yandan mülteci probleminin daha da derinleşeceğine ilişkin tahminlerin bir diğer sebebi Esed rejiminin Suriye’nin demografik yapısının değiştirmeye yönelik planı.

Sünnilerin yoğun olarak yaşadığı Zebadani bölgesinde yapılmak istendiği gibi bölge yoğun bir bombardıman altında tutularak halk göçe zorlanıyor. İran destekli Hizbullah militanlarına ve Esed güçlerine karşı direnen Zebadinililer zor durumda olmalarına rağmen direnişlerini sürdürüyor. Esed güçlerinin silah gücüyle yenemediği muhalifleri, rejim adına anlaşma masasına çekmek isteyen İran’ın, muhaliflerden Zebadani’deki halkın tahliyesini istediği bildiriliyor. Muhalif kaynaklara göre İran’ın niyetinin Zebadani’ye Şiileri yerleştirmek olduğu ifade ediliyor.

Bu arada mülteci sorununun katlanarak büyümesi ve Avrupa’yı tehdit eden bir durum alması, Batı ülkelerini, Suriye krizini çözme konusunda daha aktif olmaya yönlendirir mi sorusu gündemi meşgul ediyor.

Krizin patlak verdiği günden bu yana neredeyse beş yıl boyunca bir türlü bir Suriye politikası belirleyemeyen Batı dünyasının, son dönemde Esed’e verdiği siyasi ve askeri desteği artıran Rusya karşısında ne yapacağı da merak konusu.

PAYLAŞ:                

Beytullah Demircioğlu

1967 İstanbul’da doğdu. Ortaöğretimini Üsküdar İ.H. Lisesi’nde tamamladı. Mısır El-Ezher Üniversitesi / Usul-ud Din Fakültesi’nden 1991 yılında mezun oldu. 1991 yılında Altınoluk Dergisi’nin yazı iş

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle