Hafız Mahmut Ekşi ile…

Bir yerde doğru düzgün eğitimin olması için dört unsurun olması lâzım. Birincisi mekân, ikincisi oranın giderleri, üçüncüsü hoca, dördüncüsü talebe. Bir de yaygın olarak şöyle derler: “Talebenin yetişmesi için annesinin ketesi, babasının kesesi, hocanın nefesi, talebenin de hevesi olmalıdır.”

En Şefkatli Yerlerin Kur’an Kursları Olması Lâzım

Altınoluk: Muhterem Efendim, doğduğunuz muhitten ve ailenizden bahseder misiniz? Anne babanız ne işle iştigal ederdi? Hafız olmanızda ailenizin bir teşviki oldu mu? İlk hafızlık yıllarınıza dair ne anlatmak istersiniz?

HAFIZ MAHMUT EKŞI: 01.01.1952 Erzurum İspir Düzköy doğumluyum. Annem ev hanımıydı, babam da hafızdı fakat köy işleri ile meşguldü, köyde ustalık yapardı. Babam ve dedem bizi hafızlığa teşvik ederdi. Dedem eski hafızları bize örnek olarak gösterirdi. Önce ailemin teşvikiyle sonra kendi isteğimle, hafızlığa başladım. Hafızlığımı köyün imamında yaptım. Hocamın ismi Hafız Hasan Ekşi idi; annemin dayısıydı. Biz yazları okumuyorduk, köy işleri ile uğraşıyorduk, böylelikle hafızlığımı üç yılda tamamladım. Bizim oralarda hafızlık yaygındı, köyde hafızlar çoktu. Bizim köyde Kur’an okumasını bilmeyen pek olmazdı. Eskiden köylerde imam olmadığı için de Ramazanlarda teravih kıldırmak ve mukabele okumak için köylere giden hafızların çoğu bizim köyden olurdu. Bizim köydeki usul şöyleydi: Talebe hafızlığını bitirdiğinde, ahali toplanır, köyün hafızları da toplanır, hafızı gün boyunca dinlerlerdi. Ben de hafızlığım bittiğinde bir gün sabah namazından sonra okumaya başladım Meryem Suresi’ne geldiğimde bir ara verildi, onlar öğlene doğru bir kahvaltı yaptılar, kahvaltıdan sonra Meryem Suresi’nden devam ettim, ikindi vakti girmeden okumamı bitirdim. Bu anlattığım 1966 senesiydi, o yılın sonunda pekiştirmek için ikinci kez hafızlığa yeniden başladım.

Altınoluk:  İkinci hafızlığınızı nerede ve hangi hocada tamamladınız? O dönemden aklınızda kalan hatıralarınız var mı?

H. M. EKŞI: Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı eski ismi Varda yeni ismi Güneyce olan bir köyde, merhum Mehmet Rüştü Aşıkkutlu Hocaefendi’nin ilk yetiştirdiği talebelerinden merhum Hafız Hızır Güneş Hoca’dan hafızlığa sıfırdan yani bir sayfadan başladım. Bu hafızlığım da yaklaşık iki sene sürdü. Kur’an kursunda otuz kişi kalıyorduk, orada talebeye yemek çıkmıyordu. Herkes kendi cebinden yemeğini karşılıyordu. Akraba olanlar, amca çocuğu olanlar, onlar bir olup yemeği beraber yapıyorlardı. Haftada bir sefer yemek yapıp onu ısıtarak yerdik. Yemek kalmadığı diğer zamanlarda zeytin, peynir, çay ile geçiştirirdik. Benim gibi uzaktan gelenler çok fazla değildi, genellikle Karadeniz çevresinden geliyorlardı. Başka yerlerde hafızlığını bitirenler orada yeniden hafızlığa başlıyorlardı.

Altınoluk: Hafız Hızır hocanızdan bahseder misiniz? Nasıl bir hocaydı kendisi?

H. M. EKŞI: Hocaefendi çok ciddi birisiydi, dersini mükemmel bir şekilde ciddiyetle yapardı. Sabahleyin erkenden geliyor akşama kadar öğrencinin başında duruyor, onları tek tek dinliyordu. Özellikle hocam belli bir seviyeye gelen öğrenciler konusunda çok titizdi; onlar secavendinde veya meddinde bile hata yapsa kabul etmezdi. Her gün ders verenler dersini aksatırsa onlara kızardı. Sekiz sayfaya gelenlere talim okuturdu, yapamayanı dersten geçirmezdi. Ben hocamdan memnunum, hafızlıkta ne öğrendiysem Hafız Hızır Hoca’dan öğrendim. Onun yanına ilk defa gittiğimde bana ilk mıhlamayı o yaptı. Sonra ilk dersimi dinleyince bana az bir para verdi; “Meyve al, ye” dedi. Kendisi çok ciddi bir hoca olmasına rağmen böyle yapmasını hiç unutamıyorum. Bir de şu var yani; Hocaefendi’nin en önemli yönü bir şeyler veriyordu, yani öğretiyordu. O kuru bir laf değil gerçekten öğretiyordu. O zamanlar ben duyuyordum; Rize’de öyle kurslar var ki hiç para almıyorlar, elbiseni de veriyorlar, bütün yemekler de orada çıkıyor. Fakat bizim bu kursta yemek falan olmadığı halde talebe buraya geliyordu. Biz orayı duymuştuk, oraya özel olarak seçerek gittik.

Altınoluk:  Muhterem Hocam merhum Aşıkkutlu Hoca’dan da ders aldığınızı biliyoruz. Kendisi malumunuz çok etkileyici bir şahsiyet. Bize biraz ondan bahseder misiniz?

H. M. EKŞI: Ben de 1976- 79 yıllarında Aşıkkutlu Hoca’dan İstanbul Haseki’de 3 seneye yakın kıraat okudum. Aşıkkutlu Hocaefendi bir melekti… Onun ahlâkını hiçbir insanda bulamazsın. Çok yumuşak huyluydu. Bir talebesi anlattı, Aşıkkutlu Hoca ona demiş ki: “Bir insanın dünyada bin derdi olmamalı bir derdi olmalı; o da Allah’ın rızasını kazanmak.” İnsan başka şeyleri dert edinmemesi lâzım. Bu söz onu anlatmaya yeter yani... Kamil Şenocak Hoca bunları daha iyi bilir, kıtlık zamanlarında üç dört öğrenciyi evine alıyor bakıyor. Köye kurs için gelenlere ev kiralıyor, onları okutuyor. Bazen de talebelerin bazılarını köylüye dağıtıyor. Büyük fedakârlıklar yapıyor. Merhum Aşıkkutlu Hoca çok cömertti. İlerleyen yıllarda bir evini Haznedar’da bir Kur’an kursuna bağışladı. Çok gayretli bir hocamızdı. Haseki’de okurken dersler öğlende bitiyordu, öğleden sonra serbesttik. Bizzat kendim gördüm; Aşıkkutlu Hoca dersten sonra minibüse biniyor Yeşil Camii’ne talim okutmaya gidiyordu. Bir başka gün Tabak Yunus Kur’an Kursu’na gidiyordu. Geceleri de Tayyibetün Neşr’in elfaz mânâsını yazıyordu. İşte onlar böyleydi. Onlar gibisini bulamazsınız. Kendimizle kıyasladığımız zaman biz onlara böyle uzaktan bakıyoruz.

Altınoluk:  Allah rahmet eylesin merhum Aşıkkutlu Hoca da merhum Abdurrahman Gürses Hoca da çok güzel tesirler bırakmışlar. Bize Hafız Abdurrahman Gürses Hoca’dan da bahseder misiniz?

H. M. EKŞI: Haseki ilk başlayınca Abdurrahman Gürses Hoca ile başladı. O bize Kur’an’ı Kerim’i başından ortasına kadar tecvid bilgilerini vererek okuttu. Tayyar Altıkulaç o zaman Diyanet İşleri Başkan yardımcısıydı. O öğrencilerin bir kısmını Aşıkkutlu’ya, bir kısmını da Abdurrahman Gürses’e verdi. Abdurrahman Hoca da çok cömertti. Haseki Eğitim Merkezi’ndeyken beraber Umre’ye gittik. Medine-i Münevvere’den çıktık Bedir Savaşı'nın olduğu yere geldik. Bütün arabaları durdurdu, bizi indirdi, orada delil tuttu, parasını da bizzat kendisi verdi. (Eskiden Haccın rükünlerini yerine getirmeye yardımcı olan, rehberlik yapan kişilere delil denirdi.) Cennet’ül Baki’ye gittik yine birini tuttu, şurada bu yatıyor burada o yatıyor, hepsini öğrendik. Hala o zamanki öğrendiklerim aklımdadır.

Altınoluk:  Merhum Hocamızın celalli yönü var mıydı? Hafızlığın izzeti konusunda tavrı nasıldı?

H. M. EKŞI: Hafızlığı ve din görevliliğini tam temsil ediyordu. Hafızlığın izzetini şahsında en üst seviyede gösteriyordu. Yani Kur’an sayesinde hiç kimseden kendini aşağıda görmez, falan mezunu filan mezununun yanında Kur’an mezununu hepsinden üstün görürdü. Zaman zaman bize nasihat ederdi. Öyle tatlı konuşurdu ki… Eski hafızları anlatırdı. Hafız Nuri Efendi, Hacı Cemal Efendi gibi eski hocaların vaazlarından bazı nakiller anlatırdı. Abdurrahman Hoca öyle zaman gelir seninle arkadaş gibi konuşur, işine karıştığın zaman da kızardı. Biz hocalarımızdan iyilikten başka bir şey görmedik. Onunla ilgili bir de şunu ilave edeyim. Aşır okunurken hangi toplantıda isek o toplantının mânâsına göre aşır tercih edilmesini isterdi. Rahmetullahi aleyh Abdurrahman Gürses Hocaefendi şöyle derdi: “Kur’an okuyan hocalarda ihlas yok olunca dinleyen cemaatte de gözyaşları yok oldu.”

Altınoluk:  Kendisi ile ilgili bir hatıranız var mı?

H. M. EKŞI: Mustafa Demirkan Hoca, merhum Abdurrahman Gürses Hoca’yı cumartesi günleri evine götürüyordu. Etraftan hocalar geliyorlar, kıraat okuyorlardı. Ondan sonra Mustafa Demirkan Hoca bir ziyafet veriyordu. Tabi Hocaefendi’yi görmek için gelenler de vardı. Ben de birkaç sefer gittim. Bir defasında Abdurrahman Gürses Hoca bana sordu; “Kur’an kursları nasıl gidiyor?” dedi. Ben de şöyle şeyler anlattım: “Kur’an kursları var ki beş yüz tane talebesi var, öylesi de var ki bin tane talebesi var.” Bana şöyle dedi: “Var ama o binanın içinde görev yapacaklarda ehliyet lâzım, ciddiyet lâzım, ihlas lâzım.” Öyle dedikten sana zaten ben daha hiçbir şey söyleyemedim. Bu üç cümleyi hiçbir zaman unutmuyorum. Ne kadar güzel Kur’an Kursu yaparsan yap yine de kilit hocada kalıyor. Hocaların çok iyi yetişmiş olması lâzım. Samimi, ihlaslı ve yeterli olması, her gün kendini biraz daha geliştirmesi lâzım. İşin özeti de budur.

Altınoluk:  Muhterem Efendim, müsaade ederseniz buradan Kur’an kurslarına dair görüşlerinize geçmek istiyoruz. İyi bir Kur’an kursu nasıl olmalıdır? Binasının güzel olması önemli midir?

H. M. EKŞI: Bir yerde doğru düzgün eğitimin olması için dört unsurun olması lâzım. Birincisi mekân, ikincisi oranın giderleri, üçüncüsü hoca, dördüncüsü talebe. Bir de yaygın olarak şöyle derler: “Talebenin yetişmesi için annesinin ketesi, babasının kesesi, hocanın nefesi, talebenin de hevesi olmalıdır.” Aileden eğer bir tanesi isteksizse talebede de istek kalmıyor. Bina konusunda ise fikrim şöyle: Bina, sınıflar, yatakhane hepsi güzel olmalı. Çok büyük olmamalı, kapasitesi yüz kişiden fazla olmamalı. Bilirsiniz Nasrettin Hoca bir gün bir ziyafete gitmiş, kürkünü yemeğe doğru uzatmış; “Ye kürküm ye” demiş. Yani şimdi o dönemi yaşıyoruz; binalar güzel olacak, çünkü binalar öğrenci çekiyor. Merhum Ahmet Vanlıoğlu bir seminerde dedi ki: “Kurslarımız o kadar güzel olmalı ki çocuk evine gittiği zaman kursa dönmeyi özlesin.”

Altınoluk:  Sizce bugün Kur’an kurslarındaki en büyük eksiklik nedir? H.

H. M. EKŞI: En önemlisi, talebe teneffüse çıkınca oyun alanı olması lâzım. Çoğunlukla Kur’an kurslarında oyun alanları yok. Ben bunu uzun yıllardır çok büyük bir noksanlık olarak görürüm. Talebe büyük bir hevesle geliyor ama oyun alanı bulamayınca da üzülüyor. Normal bir okula giden öğrenci orada 5-6 saat duruyor, oranın bahçesi var, spor salonu var…

Kur’an kursundaki öğrenci ise yatılı olduğu için gün boyu kursta kalıyor, haftada bir defa evine ancak gidebiliyor, ama bir oyun alanı yok. Talebenin açık havada oyun sahası olması, saçına rüzgâr değmesi lâzım. Ben şimdi şunu gördüm, oyun talebenin zekâsını arttırıyor. Talebe dışarı çıkıp, oyun oynayıp derse geldiğinde daha ona hiç çalış demeden hevesli bir şekilde ders çalışabilir. Ben şimdi arkadaşlara diyorum ki; ne yapın yapın, talebenin hevesli bir şekilde ders çalışmasını sağlayın. Ama disiplinli bir şekilde; zamanında ders, zamanında oyun olacak. Talebe mutlaka oyun oynayacak. Eğer oyun oynayamazsa kendini derse veremez. Talebelere diyorum ki; “bir saat kendini derse vererek çalışman iki saat çalışmana bedeldir.

Altınoluk:  Hafızlık ideal olarak ne kadar sürede tamamlanmalıdır? Ne gibi teknikler öneriyorsunuz?

H. M. EKŞI: Ankara’da bir çalıştayda hafızlık iki yaz bir kışta tamamlansın deniyordu. Belki bunu tek tük talebeler yapabilir. Benim fikrim bir sene yüzüne iki sene de hafızlığa çalışılmalıdır. İdeal olarak bir senede hamdan çıkılmalı bir sene de hassa çalışılmalıdır. Dersler herkesin kabul edebileceği bir düzeyde olmalıdır. Bazı hocalar çok zayıf geçiriyorlar, sonra zayıf geçince ileride sayfa sayısı çoğalınca bu sefer talebe kaldıramıyor. Kur’an-ı Kerim tertil üzere tecvid uygulayarak öğretilmelidir. “Şimdi böyle öğrensin ileride talim okur, düzeltir” denilmemelidir. Talebe teknikleri uygulayarak okursa günden güne gelişir, uygulamadan okursa okuması zayıflar. İki şey hedeflenmelidir. Bir; dersi sağlam yapmak. İki; okuyuşunu her geçen gün daha da güzelleştirmek. Sadece ezberin kuvvetli olması yeterli değil, dinleyen adamın da huzur bulması lâzım. Talebe dersini verirken de orta bir okuyuşla hocasına okumalıdır. Okurken harflerin birbirine karışmaması lâzım. Sanki tabaktan üzüm yer gibi, tek tek tane tane, net, açık bir şekilde harfler anlaşılmalı. Hoca ise sabırla tarif ederek; “Şuraları tutman, şuraları uzatmam lâzım” diyerek sabırla okutmalıdır. Yüzüne okuturken hepsinin dersini bir yerde toplayıp aynı sayfaya çalıştırmalı, zaman zaman söylenenin tatbikatını yaptırmalı. Ondan sonra koro şeklinde tekrar ettirilmeli; bu da çok faydalıdır. Hafız İbrahim Tanrıkulu Hoca’nın kursunda bir de şöyle bir usul var. Her satırı yirmi kere okutup hatim ediyor, ondan sonra hafızlığa başlatıyorlar. Bakıyorsunuz bazen yirmi senelik imam mukabele okurken yüzüne okuyamıyor, kendini geliştirmemiş. Yirmi sayfayı birer defa okuyacağına bir sayfayı yirmi defa oku, kendini geliştirirsin

Altınoluk:  Hafızlık yarışmalarının öğrenciye bir katkısı oluyor mu?

H. M. EKŞI: Birisi anlatmıştı, Ermeni bir komşusu varmış, çocuğunu sallarken; “Çocuğum büyüyecek uçak motoru yapacak, falan şeyi icat edecek” diye ninni söylermiş. Yani çocuğa bir hedef gösterince ve bu hedefi biraz yüksek tutunca bunun faydası oluyor. Birçok talebe yarışmalar var diye daha güzel çalışıyor. Bir gün Yalova’dayken bizim öğrenciler dünya yarışmalarına katılan öğrencilerle görüştü. Bizim öğrenciler onları görünce hepsinin fikri yarışmaya katılmak oldu. Mesela bir kursta yarışmalara katılan varsa diğerlerine de örnek oluyor.

Altınoluk:  Bugün bazı yerlerde Kur’an kursları İmam Hatip okullarıyla yan yana oluyor, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

H. M. EKŞI: Ben birçok Kur’an kursunda hocalık yaptım. Bunlardan bir tanesi de Yalova’daki bir Kur’an kursuydu. Orada mümkün olduğu kadar İmam Hatip okuluyla içli dışlı olduk. O dönemde çok faydalı olduk. O dönemdeki başarıyı bugün hala yakalayamadık. Kur’an kurslarının hep İmam Hatiplerle beraber devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Öyle olursa daha başarılı oluyor. 28 Şubat döneminde Kur’an kurslarının kapanacağı yahut azalacağı söyleniyordu. Bu dönemde Ensar Vakfı’nda bir toplantı yapıldı. Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Ali Arslan Aydın o gün dedi ki: “Herkes İmam Hatipler üzerinde daha fazla duruyor. Ben imamların, vaizlerin ve müftülerin imtihanlarında bulundum, eğer bir talebe Kur’an kursundan İmam Hatibe ya da İlahiyata gitmişse daha başarılı oluyordu. Kur’an kursları olmadığında bu meslekteki başarı yüzde yetmiş düşüyor. İmam hatiplerle Kur’an kursu bir arada olmalı.”

Altınoluk:  Son olarak şunu sormak istiyorum. Hafız olduğunuz için memnun musunuz? Çocuklarınızdan hafız olan var mı?

H. M. EKŞI: Hafız olduğum için çok memnunum, yani anlatılmaz bir şey. Allah nasip etti iki oğlum da hafız oldu.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle