Musâhabe - Mahmud Sami Ramazanoğlu (ks)
İhyâ-yı Sünnet
Sayı : 379 - Eylül 2017
Hengâm-ı kurb-i kıyamette ve vakt-i terâküm-i zulumâtta, âlem ise bu girdâb-ı zulumâta düşmüştür. Bu zamanda bir sünneti ihya ve bid'ati terk ile tarîk-i müstakimi bulmak, ancak envâr-ı sünen-i nebeviyye olmadıkça muhaldir. Ve etvâr-ı nübüvveti iltizâm etmedikçe necat müyesser olmak da mahz-ı hayâldir.
Muhabbet-i Zâtiyye-i İlâhiyye'ye vusul, Habîb-i Rabbi'l Âlemîn'e ittibasız asla sûret bulmaz.
“Habibim de ki; eğer Allah'ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçunuzu örtsün. Çünkü Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân Sûresi, 31) âyet-i celîlesi buna şâhid-i sâdıktır.
Sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem'in gerek ibâdetinden ve gerekse muamelâtından ve gerekse âdâtından her bir umurda kendi saadetini bulmak için ona benzetmek gerektir.
Âlem-i mecazîde bir şahıs, bir mahbûb kimseye teşbih edildikte; muhibbin nazarında her ne belâ olursa mahbûb ve zîbâ görünür ve mergûb ve ra’nâ gelir. Ve kezâlik onun dostları da mahbûb ve azîzlerdir ve mubğizleri de mebğûz ve mağdûptur.
Bu böyle olunca (kemâlât-ı suveriyye ve ma’neviyye de onun muhabbetine merbûttur) ve onun mîzânı ile vezn olunur.
Onun için:
Efdal-i tâat, evliyâya muvâlât (muhabbet) ve a’dâya muâdâd (adâvet) oldu. Zîrâ bu mânâ muhabbet-i sırftan nâşîdir ki, sevgilisinin sevdiği kimselere muhabbet etmek ve ona düşman olanlara da adâvet eylemek gayr-i ihtiyârîdir.
Muvâlât-ı evliyâ ve muâdât-ı a’dâ efdal-i tâattır.
Haberde gelmiştir ki:
Cenâb-ı Bârî Teâlâ Mûsâ -aleyhi’s-selâm-’a hitâb buyurup;
– “Hiç benim için bir amelin var mıdır?” diye sual ettikde:
Mûsâ Kelîm dahî:
– “Yâ Rab! Salât ü sıyâm, tasadduk ve zikrim senin içindir.” dedi.
Hak -celle ve alâ- Hazretleri buyurdu ki:
– “Salât sana bürhân ve savm cünneh (kalkan) ve sadaka sâye (gölge) ve zikir nûrdur. Bana mahsûs amelin nedir?”
Mûsâ -aleyhi's-selâm- dahî:
– “Yâ Rab! Sana mahsûs olan amele beni delâlet eyle.” dedi.
Cenâb-ı Rabbu'l-Âlemîn:
– “Benim için bir velîye muhabbet ve bir düşmana adavet eyledin mi?” diye buyurdu.
Mûsâ Kelîmullah'ın malûmu oldu ki, (hubb ve buğz) ikisi de (fillâh) olmak gerektir. Fe-te'emmel... (düşün)
Rasûl'e itaat, itâat-i Hak -sübhânehû ve teâlâ-'nın aynıdır. Zira, Hak -sübhânehû ve teâlâ-:
“Kim Rasûl'e itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisa Sûresi, 80) buyurmuştur.
Hak -sübhânehû ve teâlâ-, Rasûl'e itaati kendi itaatinin aynı kıldı. Ve bu iki itaati birbirinden ayrı görmemek lâzımdır.
Bu iki itaatin meyânında tefrika gösteren cemâatin hâlinden Hak -sübhânehû ve teâlâ- Hazretleri şikâyet buyurdular ki:
“Allah ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, bir de Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen Allah'a inanıp, peygamberlerine inanmayan, (bunlardan) kimisine inanırız, kimini inkâr ederiz diyen ve böylece küfr ile imân arasında bir yol tutmaya yeltenen kimseler (yok mu?) İşte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz o kâfirlere hor ve hakir edici bir azâb hazırlamışızdır.” (Nisa Sûresi, 150-151)
Hak -sübhânehû ve teâlâ-'nın tâatını Rasûlü'nün tâatında bilmek gerektir. Rasûlünden gayri itaat, ayn-ı dalâldir.
Ramazanoğlu M. Sâmi, Bakara Sûresi Tefsiri, s. 95-98