İstikâmet

İstikâmet

Allah Teâlâ buyuruyor:

"O halde sen, maiyyetindeki tevbe edenlerle berâber emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et! Aşırı gitmeyin. Çünkü o, ne yaparsanız hakkıyle görücüdür." (Hûd sûresi: 112)

Ebû Ali es-Sünûsi -rahmetullahi aleyh- demiştir ki: Rü'yamda Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i gördüm. Dedim ki:

-Ya Resûlallah,senden "Hûd sûresi beni ihtiyarlattı" meâlindeki hadîs-i şerif rivâyet olunmuştur.

-Evet.

-Orada sizi ihtiyarlatan enbiyâ kıssaları ve ümmetlerinin helâk haberleri midir?

-Hayır. Oradaki:

"Emrolunduğun gibi istikamette ol!" âyetidir, buyurdu.

Burada istikametin hakikati bütün ahidlere sadakat ve sırât-ı müstakime mülâzemettir. İtidalden ayrılmamak gerekir. Yeme, içme, giymeden tut, bütün dinî ve dünyevî işlerde sırat-ı müstakime mülâzemet lâzımdır. Buradaki sırat-ı müstakim ahiretteki sırat-ı müstakim gibidir. Bu yolda itidal üzere yürümek cidden zor işdir.

Muhammed bin el-Fudayl'e sual edildi ki:

-Âriflerin ihtiyacı neyedir? Cevâben:

-Bir şeyedir ki, onunla bütün güzellikler tamam olur. O da istikamettir. Kimin ma'rifeti daha tamam ise onun istikameti daha tamamdır. Bunun için ahlâk-ı İslâmiyye ile mütehallık olmak lâzımdır. Ahlâkını düzeltmeyen hakîkate eremez, dedi.

İbn-i Atâ demiştir ki, istikamette ol! Yani kendi kuvvetinden teberrî ederek Allah'a acz ü fakrını arzet.

Ebû Ali el-Cürcânî demiştir ki, İstikamet tâlibi ol, kerâmet talibi olma. Nefsin seni kerâmet talebine tahrik eder. Senden istenecek olan ise istikamettir. Aslında en büyük keramet odur. İstikamet de Hâlik'ın kulluğunda ve O'nun dininin hizmetinde bulunmakla olur. Harikalar izhâr etmekle değil!

Hazret-i Hüdâyî -kuddise sirruh- demiştirki, İstikamet, şeriatın, tarîkatın, ma'rifetin ve hakîkatın mertebelerinden herbirinin hakkını tamamıyle ifâ etmeksizin tahakkuk etmez. Şerîatin hakkına riâyet, ahkâmı doğru anlayıp herbirini yerli yerince yaşamaktır. Tabiat mertebesinde istikamet şerîate riâyetle olur. Sırr mertebesinde istikamet ma'rifet ve hakîkate riâyetle olur. Bunlara yerli yerince ve birbirine karıştırmadan riâyet etmek son derece zordur. Bu sebeble Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

"Hûd sûresi beni ihtiyarlattı," buyurmuşlardır.

Şeyh Ebû Saîd'e:

-Filân zât su üstünde yürüyor, dediler.

-Balık ve timsahda yürüyor, dedi.

-Filân zât havada uçuyor, dediler.

-Kuşlar da uçuyor, dedi.

-Filân zât ân-ı vâhidde meşrıkden mağribe vâsıl oluyor, dediler.

-İblis de varıyor, dedi.

-Sana göre kemal nedir? denildikde:

-Zâhirde halk ile, bâtında Hakk ile olmakdır, dedi.

Bid'at ve hevaya uymanın zararı ma'siyetin zararından daha çokdur. Çünkü ma'siyette olan, yaptığının çirkinliğini bilir tevbe ve istiğfâr eder. Fakat bid'at sâhibine ve hevasına ittiba' edene bu çok vakit müyesser olmaz.

Bize göre bid'at, sünnet-i seniyyeye, ashâb-ı kirâmın ve meşayih-ı izâmın sîretlerine uymayan hareketlerdir.

Sâlik bunlardan kat'i sûrette sakınmalıdır. Selef-i sâlihinin asârına tâbi' olup bu hususda ağyarın ta'nına itibar etmemelidir. Çünkü Hak'tan başka ittiba' edilmeğe lâyık bir şey yoktur.

Bazı hükema demişlerdir ki, istikamet sâhibi, oldu mu dağ gibi müstakim olmalıdır. Çünkü dağın dört alâmeti vardır:

Birincisi, sıcakdan erimez.

İkincisi, soğukdan donmaz.

Üçüncüsü, rüzgârdan devrilmez.

Dördüncüsü, sel alıp götürmez

Bazı ehl-i hayır birbirleriyle mektuplaştıkları vakit şu üç cümleyi yazarlardı:

1- Allah âhıreti için çalışanın dünya işini de doğrultur.

2- Allah içini ıslâh edinin dışını da ıslâh eder.

3- Allah ile muamelâtını doğrultanın, Allah da insanlarla muamelâtını doğrultur.

Ramazanoğlu Mahmud Sami, Yunus ve Hûd Sûreleri Tefsiri, S.142-145