Prof. Dr. Halis Aydemir ile… Ahdini Satanın Âkıbeti Rezilliktir

Hayatınızda Cenâb-ı Hakkın bazı emirleri karşılık buluyor, bazıları karşılık bulmuyor. Bazılarını reddetmeye, aslında öyle değilmiş demeye başlıyorsunuz. İşte bunlara Allah azze ve celle diyor ki: “Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir.”

  • Prof. Dr. Halis Aydemir, ilmi çalışmalarının yanında hususiyle Kurana ilişkin yaygın eğitim faaliyetlerini yeni medya mecralarında aktif bir şekilde devam ettiren gayretli ve velûd bir hocamız. Dumlupınar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi olan hocamıza “dini satmak” konusunu sorduk ve aşağıdaki geniş cevabı aldık. İstifadenize sunuyoruz.

PROF. DR. HALİS AYDEMİR: Dini satmak önemli bir kavram. Bugün için ürettiğimiz bir kavram da değil. Cenabı Hak Kuran’ı Kerim’de kullanıyor. Kişinin kendisini Allah azze ve celle yolunda veya şeytanın yolunda satması gibi başka kullanımları da var. Satmak kavramı tıpkı bizim kullandığımız gibi; arkadaşı, sadakati, birlikteliği, dostluğu satmak gibi, değiş tokuş etmek anlamında kullanılıyor.

Cenâb-ı Hak ile ahitleşip, sana saygılı bir hayat yaşayacağım diye yola çıktığımız andan itibaren önümüze kavşaklar çıkıyor. Bu kavşaklarda bizi istikametten ayrılmaya davet eden her tabela aslında bir satış tabelasıdır. Yoldan çıkarsak Cenâb-ı Hakk’ın ahdinden ayrılmış olacağız. Akabe’de Hazreti Peygamber’e ilk biat gerçekleşince bir sahabi demişti ki: “Ne kendi tarafımızdan ayrılırız ne de sen bize bu sunduğundan ayrılma.” Yani, biz bu ahdi çok benimsedik, içselleştirdik, yüreğimize indirdik, sevdik; o yüzden bu uğurda kalan ömrümüzü harcayacağız. İnsanlardan öyleleri var ki kendisini Allah azze ve celle rızası uğrunda satar. Malı var satar, canı var satar. Bu da bir satıştır; kul kendisini satar. Bu kötü bir şey değildir, çünkü alıcısı çok değerlidir. Alıcı kulun Mevla’sıdır. O da zaten bunu böyle ifade etmiştir: “Allah müminlerden mallarını da canlarını, Cennet onların olmak üzere satın aldı.” (Tevbe, 111)

Demek ki illa bir alışveriş olacak. Elimize emaneten bazı imkânlar verilmiş ve bu imkânlar ile neye talip olduğumuzu burada ortaya koyacağız. Elimizdeki bu imkânları ziyan edersek o zaman neticenin ne olacağını Cenâb-ı Hak şöyle ifade ediyor: “Onlar hidayetten vazgeçip dalalete satın aldılar ama onların bu ticareti kârlı olmadı.” (Bakara, 16) Bir alışverişin içerisine gireceğiz ama istiyoruz ki kârlı bir alışverişin içerisine girelim. Hatta bu “ticareten len tebur” olsun; öyle bir ticaret ki hiç zarar etmesin, sonu gelmesin. Böyle bir ticareti hepimiz kovalıyoruz. Bazılarımız doğru yerde kovalıyor, bazılarımız olunmayacak yerde kovalıyor.

AYETLERDEN SIYRILMAK

Karun’un hayatı bu minvalde bir satış örneğidir. O, Hazreti Musa’nın kavmindendi. Allah azze ve celle: “ona ayetlerimizi verdik, ama o onlardan sıyrılmıştı” diye Karun’u örnek veriyor. O, sonsuz bir beklentiyle yeryüzüne yöneldi. Bu, sonsuz olmayan bir yerde sonsuzluk aramak macerasıdır. Allah’ın ahdini az bir paha karşılığında satmaktır. Ayette geçen sıyrılmak ifadesi önemli. Ben bunu izah ederken Hz. Peygamber’den “yaparak öğretme” dediğimiz bir örnek veririm. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir gencin yanından geçerken baktı ki genç koyunun derisini elinde bıçakla yüzmeye uğraşıyor. “Çekil bakayım” dedi, deriyi kaptığı gibi elini yumruk yaptı, karın ile deri arasına soktu ve rahatça ayırdı. Allah azze ve celle’nin ayetleri kişinin varlığıyla birebir örtüşür, onu derinin vücudu sardığı gibi sarar. Bir insanın ayetlerden çıkabilmesi için Karun gibi kendi öz derisinden sıyrılırcasına çaba göstermesi lazım. Çünkü ayetler kişinin hem derisiyle etkileşir hem de kalbine kadar uzanır ve tesir eder. Bu, tıpkı anahtarın yuvasını bulması gibidir.

Bir kimse kendisiyle böyle bütünleşmiş, içine kadar işlemiş olan Allah’ın ayetlerinden kurtulmak isterse adeta derisinden sıyırılacak gibi zorlanması gerekir. O yüzden insan kendi başıma bir hayat yaşayayım dediği zaman bunu kolay yapamaz, çünkü Rahman ve Rahim olan Cenâb-ı Hak, kulundan öyle kolay vazgeçmez. Sanılır ki küfür yolu kolay, iman yolu zordur. Hayır, küfür yolu daha zordur, çünkü Cenâb-ı Hak küfür yolunda kulun önüne dönsün diye engeller çıkarır. Kişinin, bu engelleri tek tek, zorlaya zorlaya aşıp inatla gitmesi gerekir. Hâlbuki iman yolunda Allah kudsi hadisteki ifadesiyle, kendisine bir karış yaklaşana bir arşın yaklaşır. Kendi başıma buyruk bir hayat yaşayacağım, bundan sonra hayatımın kurallarını kendim koyacağım demek, zor bir yolculuktur.

HAYIRLA DA SINANIRIZ ŞERLE DE…

Şimdi tercih önümüzde, aradığımız şey sonsuzluk, ölüp yok olmak istemiyoruz. Yemek, içmek vd. lezzetleri tattık, çok beğendik. Cenabı Hakk’ın yarattığı güzellikler de çok muhteşem. İstiyoruz ki bunlar kalıcı güzelliklere dönüşsün, rengârenk çeşitlenerek devam etsin. Kâfirler de bunu istiyor, bizler de bunu istiyoruz. Allah bize bunu zaten vadetti: “Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçekten haktır. Dünya hayatı sizi kandırmasın.” (Fatır, 5). Demek ki akıl edersek bu aradığımızın burada olmadığını bileceğiz. Sizin yanınızdaki tükeniyor diyor. “Burada bir şey yok, eh belki orada bir şey çıkar…” İman böyle bir şey değil. Bu bir zar atmak değil, ispatlanmış bir çağrıya uymaktır. Göklerin ve yerin yaratıcısı kudretini kanıtlamış. Dolayısıyla gençlikten yaşlılığa kadar her zaman satın alma tercihiyle karşı karşıyayız.

Ayette: “Allah müminleri, pisi temizden ayırmadan bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir.” (Ali İmran, 179) buyurulur. Demek ki şartları değiştirecek. Sözgelimi ben, eğer daha fazla elime maddi imkân geçecek olsa Allah’a olan vaadimi sonlandırıp satacaksam, Allah beni onunla buluşturacak. Çünkü Cenâb-ı Hak gaybı bildiği için bizim teslimiyetimizdeki boşlukları da biliyor. Bunlar kalpteki hastalıklar gibidir. O zaman şartlarımızı da ona uygun değiştiriyor. Eğer mala meylim varsa, beni malla buluşturur ki ahdime sadakatim belli olsun. “Kalplerinde hastalık bulunanlar, içlerindekini Allah’ın açığa çıkarmayacağını mı sandılar?” (Muhammed, 29) Her ne ki elime geçtiği takdirde Haktan vazgeçebilirim, Hakka olan sözümden ödün verebilirim, işte o önüme çıkacak. Allah azze ve celle her şeyimizi görüyor, biliyor. Dolayısıyla önden teslimiyet ile kişi kendisindeki boşlukları gidermesi gerekir. İyi şeylerin sınavı olduğu gibi bunun bir de acı örnekleri var. Şer gelince satmak da söz konusu olabilir. “Biz sizi, şerle de sınarız, hayırla da sınarız.” (Enbiya, 35) Bunların hepsi fitne, kalıcı şeyler değil. Allah benim evladımı alırsa, ben asi olurum diyen de olabilir. Namaz kılıyorum, oruç tutuyorum, niye benim evladımı aldı ki diye isyan edebilir. Böyle demese bile içinden böyle geçiriyorsa orada bir sıkıntı var. Alamazsın der gibi… Hâlbuki ne diyecek? Ya Rabbi nasıl verdiysen öyle de alabilirsin. Benim canımı bile alabilirsin, ben sana alamazsın diyemem. Ama ben çaresiz kulun, sana şimdiden yalvarıyorum, bana acı gün, bana evlat acısı gösterme.

KORKU BİZİ DİRİ TUTAR

Cenâb-ı Hak içten de dıştan da bizim her şeyimizi kaydediyor. “Biz ne yaparsanız onun bir nüshasını alıyorduk.” (Casiye, 29) Hem ellerinizle yaptıklarınız, hem de kalbinizle yaptıklarınız... Biz eğer “malımı alma, evladımı alma, makamımı alma, eğer alırsan ben de sana olan ahdimden vazgeçerim” dersek, o zaman teslimiyetimizde sıkıntı var demektir. Çünkü teslimiyet, Hz. İbrahim gibi: “Rabbi ona teslim ol deyince ben Âlemlerin Rabbine teslim oldum” (Bakara, 131) demektir. İmtihan, Cenâb-ı Hakkın sünnetidir. Bu İbrahim’dir, onu sınamayalım demedi. “Vaktiyle Rabbi İbrâhimi bazı sözlerle sınadı.” (Bakara, 124) Ama ne güzel bir İbrahim’di ki o, Cenabı Hak karnesini de o ayette zikrediyor: “İbrahim onları tastamam yerine getirdi.” Bizi de Rabbimiz, bu ayeti okuduğumuzda o hale gıpta etmemiz hürmetine bağışlamasını diliyorum. Yoksa biz de hazırız bu imtihanlara diyecek cesaretimiz yok. Zaten Rasûlullah bize bu hali özendirmedi. “Ya Rabbi bizi kolayından imtihan eyle, bize sebat nasip eyle, bizi esirge, bizi kolla” diye önden Allah azze ve celle’ye yalvarmayı öğretti. Şükrü tavsiye etti. Kul şükrü çok yaparsa bu belaların önü kesilir. Aslında sıkıntılar kulun diriliğini, şuurunu, zindeliğini sağlayan, dinini satıp satmayacağını yoklayan şeylerdir. Satmak üzere ise, acısıyla geri gelsin diye gönderilir. Ama kul bilincini yüksek tutar, daha sıkıntılar gelmeden, sıkıntıların kazandıracağı bilinci önceden korkusuyla oluşturur ise umulur ki Allah azze ve celle o kulunu o sıkıntılardan azat eder. Ümidimiz budur.

Cenâb-ı Hakk’ın gazabından korkan kişiyi ahde vefa noktasında en iyi düzeye doğru götürür. Gerçek kul zaten mevcut durumuyla bile günahlarından ötürü Cenabı Haktan yana tedirgindir. Acaba bana azap eder mi diye, nasıl Allah’ı razı edeceğim diye korku içindedir. Böyle kimseler övülür: “Onlar Rablerinin azabına karşı müşfik kimselerdir.” (Mearic, 27) Arapçada müşfik ya da “eşfaka ala” demek, oldu olacak korkusu içinde yaşamak demektir. Niye dersen aklına günahları geliyor. Peki, bizde ne oluyor? Biz çoktan tövbesini yaptık diyoruz. Sanki Allah azze ve celle’den tövbemizin kabul edildiğine dair belge almışız gibi. Hâlbuki tövbemizin altında biraz ezilmemiz gerekiyor. Yunus aleyhisselamın balığın karnındaki tövbesi anlatılıyor; gamdan gama giriyor. Rasûlullah zamanında tövbesi anlatılan o üç sahabiyi de biliyoruz. Kaldı ki geçmiş affedilse bile yeni yeni günahlar işliyoruz. O bakımdan korkumuz zinde olursa Cenabı Hakk’ın ahdini ve ayetlerini satmaktan bir o kadar emin oluruz. Korku bizi korkulu tutar, kendisini iyi zannetmek ise tehlikeye daha rahat sürükler. Hani derler ya cahil, cesur olur. “Allah’ın azabı emin olunacak bir azap değildir.” (Mearic, 28)

HAKKIN İMTİHANI HİÇ DEĞİŞMEDİ

Dini satan önce bir kısım ayeti tatbikattan çıkarıyor. Zaman sonra örneğin faizde ne var ki diye hükmünü de inkâra başlıyor. Şimdi bugün içinde bulunduğumuz modern dünyada benzeri bir sınavın içerisindeyiz. Cenâb-ı Hakkın sınavı geçmişten bugüne özü itibarı ile hiç değişmedi. Şartları değiştiriyor ama aynı şablonu, aynı yöntemi kullanıyor. Toplumda yükselen değerler denilenler ile dini arasında kullarını tercihe zorluyor. Bir tarafta Allah’ın hükmü, diğer tarafta yüceltilen sosyal değerler.

Diyelim ki kısas hükmü. Allah azze ve celle diyor ki katledilen bir canın karşılığında, şayet maktul ailesi isterse katil katledilir. Şimdi hümanist dünya diyor ki: “Aa ne kadar vahşi bir hüküm, ne kadar kötü bir şey. Bir insan öldürülerek cezalandırılamaz.” Şimdi bunu o kadar işliyorlar ki bu, bir ön kabul haline geliyor. Ama bunun doğru olup olmadığına, alternatifi olan Cenâb-ı Hakkın söylediklerinin doğru olup olmadığına karar verecek olan kim? İşte dünya bunun için kuruldu. Allah ölümü de hayatı da insanları sınamak için yarattı. Bu insanın önüne bir seçim olarak geliyor. Cenabı Hak ne diyorsa odur. Medyada ya da toplumda yüceltilmiş olması insanları yanıltmasın.

Hazreti İbrahim küçük bir çocuktu. Nemrut gibi toplumu kahrıyla şekillendirmiş bir topluluğa şöyle dedi: “Siz ve taptıklarınız; hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allaha inancı hususunda fitneye düşüremezsiniz.” (Saffat, 161-162) Yani aklını karıştıramazsınız. Siz kimleri fitneye düşünürsünüz? Siz ancak kendisi böyle koşa koşa ateşe atlayanı ancak kandırırsınız. O bakımdan akletmek öyle büyük bir nimet ki… Kaldı ki Cenâb-ı Hak bizi sürekli kontrol içerisinde tutar: “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” (Hadid, 4)

DİN Mİ ÇAĞDAŞ DEĞERLER Mİ?

Bugünkü ortamda yükselen yargıların ve değerlerin gençlerimize ve özellikle kızlarımıza menfi tesiri var. Feminist bir söylem var mesela. Yaratılışa dair öyle iddialara sahip ki temel rol farklarına karşı isyan içerir gibidir. İslam insanı erkeğiyle, kadınıyla ve bunları bir aile olarak tarif etmiş, belli roller, görevler, sorumluluklar vermiş. Temelde her birini hayatı yaşayıp cenneti kazanabilecek eşdeğer bir birey olarak görmüş. Hepimiz erkeğiyle, kadınıyla Âdemin çocuklarıyız. Bu şablonla zıtlaşan hususlar oldu mu o zaman kişi Allah azze ve celle’nin ayetlerini mi esas alacak, yoksa bugün için yüceltilen ama akledilirse doğru olmadığı görülecek yükselen değerlerden yana mı tavır alacak? Bunlara karşı çıkmanın bugün için bedeli o günün Mekke’nin töresine karşı çıkmak gibidir. O günün Mekke’sinin atalarının kurduğu değerlere, ilkelere, töreye, hayata, örfe -yanlış olanları kastediyorum- karşı çıkmak o gün nasıl yadırganıyor idiyse, bugün de sen hangi dünyada yaşıyorsun diyerek dindar insanlar aşağılanıyor. Ama kişi diyecek ki benim açımdan önemli olan haktır. Ben okurum, incelerim, araştırırım. Doğrusu neyse ona tabi olur, doğruya doğru derim. Bu hareket noktasından yola çıkan kimselerin hepsini Cenâb-ı Hak doğru yoluna hidayet ediyor: “Allah doğruyu söyler ve doğru yola iletir.” (Ahzab, 4)

ALLAH KULUNDAN KOLAY VAZGEÇMEZ

Çokları ilmini kavramadıkları şeyleri yalanlıyorlar. Daha anlamadan uzaktan uzağa reddediyorlar. “Bunlar eskilerin lafları, Araplar uydurdu, 1400 senedir kurtulamadık” diyorlar. Okumuş, incelemiş de yanlış olduğunu mu görmüş? Hayır, uzaktan uzağa kâfirlerin genel alışkanlıkları üzere bunu yapıyor. Niye? Önden dünyayı zaten daha çok sevdikleri için tercih etmişler. Alternatif hak da olsa biz bu dünya tutkusuna başka bir şey değişmeyiz diyorlar, o yüzden hiç incelemeye gerek yok. Cenâb-ı Hak: “onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler” (İbrahim, 3) buyuruyor. Bunlar, dünya hayatını daha sevimli gördükleri için kendilerini ahiret seçeneğine kapatmışlar. “Kabirdekine mi duyuracaksın” diyor Mevlâ. Adam kabirdeki gibi izole etmiş kendisini. Kimisi bunlara bakıp “bunlar ayetleri bilmiyor, Kurân’ı bilmiyor, bunlar azap mı görecek” diye soruyor. Adam daha baştan tercihini yapmış, daha ilk dakikadan Allah’ın ahdini satmış. Ebu Cehil gibi… “Ben var edene, yaratılışa dair bir şey duymak istemiyorum, ben kendi başıma yaşamak istiyorum” diyor. Buna rağmen Cenâb-ı Hak, Ebu Cehil’i bile ne kadar zorluklardan, sıkıntılardan geçirmiş. “Belki dönüş yaparlar diye, onlara o büyük azaptan önce daha yakın azaptan muhakkak tattıracağız.” (Secde, 21) Yani kul peşinen satıyor, Cenâb-ı Hak ise “ben senden kolay vazgeçmem” diyor. Kimi sıkıntılar, musibetler yaşatıyor; dönsün diye. Kuran’da bu ifade ne kadar çok geçer; “umulur ki dönerler.” Ama kul inadını bırakmayıp, “beni ne kadar yaşatırsan yaşat benim Seni yok sayışım değişmez” sözünü ispat edince sonsuz bir kasta karşılık gelen sonsuz bir cürümle hayata gözünü kapıyor. Helak olanlar da böyle bir beyyine (delil) üzere helak oluyorlar, yaşayanlar da böyle bir delil üzere yaşıyorlar. (Enfal, 42)

Hayat, Cenâb-ı Hakkın yalan, yanlış sınadığı bir yer değil. Bizim öğretmenler olarak sınavlarımızdaki fireler, ölçme değerlendirme hataları, bunlar bize özgü şeylerdir. Cenâb-ı Hak kulunu öyle güzel sınar, kalbiyle, içiyle, dışıyla öyle güzel sınavlardan geçirir ki… Nihayetinde zalimleri cehenneme koyduğunda bu zalimlerin içlerinden bir tanesi bile haksızlığa uğradığını söyleyemez: “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar. Onlar: “Evet; doğrusu bize bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik” derler.” (Mülk, 8-9) Sonra “biz bunu hak ettik” diye suçlarını itiraf ederler.

AHDİNİ SATANIN AKIBETİ REZİLLİKTİR

Şimdi şu nokta henüz hayatın başında olanlar açısından önemli. Diyelim hayatınızda Cenâb-ı Hakkın bazı emirleri karşılık buluyor, bazıları karşılık bulmuyor. Bazılarını reddetmeye, aslında öyle değilmiş demeye başlıyorsunuz. İşte bunlara Allah azze ve celle diyor ki: “Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” Ayette geçen “hizy” kelimesinin karşılığı rezilliktir. Bakın paranın âlâsı bizde. Ama bu parayla dünyada itibarımız var mı? Rezil rüsva durumdayız. Ümmet coğrafyasında bütün yer altı ve yer üstü zenginliklerimize rağmen itibarımız yerlerde sürünüyor. Diktatörlerimize Batı, elindeki bütün paralarına karşılık silahlarını satıyor. Elindeki paranın kadri kıymeti yok. Hayatının tadı tuzu yok. Çünkü bir kimse malı mülkünden önce itibar ister. Kureyş müşrikleri bile itibarın peşini kovalıyordu. Allah azze ve celle bile bize hizy yaşatıyor. O bakımdan Allah’ın ahdini satan kul dünya hayatında bu sıkıntılı sürece girmiş olur.

Allah azze ve celle: “sizin katınızdakiler tükenir, Allahın katındakiler kalıcıdır” dedikten sonra: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 97) buyuruyor. Rolü ne olursa olsun, erkek olsun, kadın olsun rollere takılmayın; zengin olsun, fakir olsun, amir olsun, memur olsun, sâlih ameller işledikten sonra, mümin olana Biz hoş bir hayat yaşatacağız. Hoş hayat diyor, zengin ya da makam içinde bir hayat demiyor. Dünya hayatı içerisinde adam belki gariptir, ama hoş bir hayatı vardır. Bizim yaratıcımız Allah azze ve celle ve içimizdeki bütün düğmeler Ona aittir. Bütün ayarımız yüce Mevla’nın elindedir.

BİR ŞANS DAHA VERİLMEYECEK

Dünyanın bir sınav mecrası olduğu gerçeğini unutup ben sınavdan çıkıyorum demenin bir yolu yok. En fazla sınavı negatif boyutta yaşamak istiyorum demiş olursun. O negatif boyutta da Mevlâm senden kolay vazgeçmez, sana bazı şeyler yaşatır, yaşatır, yaşatır ki eskiden buna “hücceti aleyhinde ikame etmek” derlerdi. Huzuruna çıktığında Cenâb-ı Hakkın: “Ya Rabbi beni biraz zorlasaydın, zorlasaydın. Ben öyle kötüye yöneldim diye de hemen bırakmasaydın, düşürseydin, kaldırsaydın, ondan sonra başıma sıkıntılar yaşatsaydın, kendime geleyim diye tokatlasaydın” dememesi için. O, ne derse bakacak ki Allah azze ve celle bunların hepsini kendi aleyhinde zaten yapmış. Ama buna rağmen o ahdini satmaya devam etmiş. O zaman diyecekler ki: “Rabbimiz! Gördük ve işittik; bizi geri gönder de rızâna uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık!” (Secde, 12). Ama Allah azze ve celle ahdini satıp da böyle kötü sonla sonlananlara artık bir kapı açmaz.

Hafızlık yaptığım yıllarda bu ayeti okur ve “Ya Rabbi! Bir gönderseydin, yemin ediyor yalvarıyorlar, belki dönseler daha iyi olacak, bir şans daha verilemez mi?” derdim. Daha sonra şu ayeti gördüm: “Yoksa geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir.” (Enam, 28) O zaman anladım ki Allah azze ve celle ikinci şans vereceklerinin hepsine ikinci şansı bu hayatta vermiş. Üçüncü şansı vereceklerinin hepsine üçüncü şansı bu hayatta vermiş. Dördüncü şansa ihtiyacı olanlara dördüncüyü de vermiş. Herhangi bir imkân olsa da onunla düzelecek olanların hepsine onu muhakkak yaşatmış. Allah azze ve celle kimleri ıskartaya çıkartmış peki? Her ne verirse versin, ne kadar imkân, ne kadar fırsat verirse versin asla adam olmayacakları ıskartaya çıkarmış. Israrla mühlet isteyenlere en son Cenâb-ı Hak şöyle hitap ediyor: “Sizi, öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre yaşatmadık mı?” (Fatır, 37) Onlar bunu işitince o zaman boyunlarını eğiyorlar.

İnsanın nefsini satması ilgili şu husus var: “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için kendini feda eder.” (Bakara, 207) Hz. Ali mesela Hz. Peygamberin yatağına yatmış. Rasûlullah’ı katletmeye kastetmiş on tane adam o gece gelecek. Herkes biliyor. Rasûlullah onu yerine bırakmış ve demiş ki emanetleri yarın sahiplerine bırakacaksın. Ama bu Rasûlullah’ın verdiği bilgi. Vakıa ne? Vakıa, bu gece gelip bu yatakta yatana suikast yapacaklar. Ama o Allah’ın Rasûlüne itimaden zaten öldürecek olsalar da kendisi bu uğurda nefsinden geçmiş.

KENDİMİZİ KİME SATACAĞIMIZI ÖĞRENELİM

Allah’ın ahdini ve dinini satmayalım, bu konuyu çok iyi öğrenelim. Ama biz kendimizi satmayı da iyi öğrenelim. Kendisini Cenâb-ı Hakka satmaya hazır olmayanlar netice elde edemezler. Âyette Cenabı Hak diyor ki: “Dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar.” (Nisa, 74) Biz millet olarak hep bu ruh üzereydik. Allah azze ve celle atalarımıza İslam’ı müyesser kıldı. Onlar bu uğurda hüsnü zannımız o ki canlarıyla serhatleri tuttular, akınlar yaptılar, fetihler gerçekleştirdiler. Canını bu uğurda satmak bizde nesilden nesile, babadan oğula bir miras gibiydi.

Ben Erzurum Lisesi mezunuyum. Erzurum Lisesi’nin binası çok güzel bir taş yapıdır, hakikaten bakmaya doyamazsınız. Sultan Abdülhamit Han cennetmekân yaptırmış 1880li yıllarda. Geçen gittiğimde gördüm, dış tarafına siluetler yapmışlar. Ben normalde bu tarz şeyleri sevmem. Sıra sıra gençler var; yapılan suretler put gibi duruyor. Merak ettim niye koymuşlar. Tabelada Erzurum Lisesi’nin tarihi var. Orada diyor ki: Kurulduğu günden bu yana mezun verdi ama 1915 ile 1918 arası mezun vermedi. Niye? 500e yakın öğrencisi bulunan, o zamanki adıyla Erzurum İdadisinin 12-17 yaş arası öğrencileri Çanakkale’ye gitmişler. “Dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar” emrine uymuşlar. Dünya hayatını satmaya hazır olmayanlar ahireti satın alamazlar. Piyasa tabiri de böyle; bunu satın aldı diyor ya, aynen öyle.

Bir kimse kendi hâleti rûhiyesinde dünyayı satıp ahireti satın alacak bir düzeyde olgunluğa erişmeye çalışmalıdır. Bu ilim ile olur, öğrene öğrene olur. Allah’ın vaat ettiğini, kudretini, azametini öğrenerek, sonra da bunu yaşayarak olur. O zamandan bu zamana daha yüzyıl geçmiş üzerinden. Bunun gibi dünyayı ahiret uğrunda hem de hayatının baharında satabilecek o ruhu tekrar kazanmamız lazım. Öncelikle Cenâb-ı Hakkın dinini satmaktan vazgeçmemiz lazım. Sonra da bu yetmez. Cenabı Hak için bu kâfi değil. Sonra da canlarla mallarla küffara karşı savaşa hazır olmak lazım. Biz tabii savaşın meraklısı değiliz. Ama bize karşı adaveti olan, bize saldıran, Çanakkale’deki gibi mabedimizin göğsüne el uzatmak isteyenlere karşı savaşırız. Savaş başa gelecek olursa ancak hayatı gözden çıkarmış bir ruh ile hayatta kalabiliriz. Bu ruhla yetiştireceğimiz gençler ve toplum ancak bu coğrafyada devam edebilir. Canını, varlığını, malını, Allah azze ve celle uğruna satmayı bilmeyen bir toplum bir zaman sonra dinini satmaya başlar. Kâfirlere değerlerini satar. Ondan sonra varlığını satar, ırzını satmaya kadar uzanan bir süreçte kişiliksizleşir.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

1