Hak Dostlarından Hikmetler Yunus Emre- 11

Yunus Emre Hazretleri buyurur:

Dervişlik olaydı tâc ile hırka,

Biz dahî alırdık otuza kırka!

[Dervişlik; ruhsuz şekillerden ve mânâ derinliği bulunmayan bazı sembol ve hareketlerden ibaret bir merâsimler manzûmesi değildir. Dervişlik, kalbi mâmur etmektir.

Hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:

“Hiç şüphesiz ki Allah Teâlâ, sizin bedenlerinize ve sûretlerinize bakmaz; ancak kalplerinize nazar eder.” (Müslim, Birr, 33)

Bu itibarla, dış görünüş ve kılık kıyafet, kişiyi derviş yapmaz. Zira mârifet ve kerâmet; dervişin hırkasında, tâcında yahut diğer sembolik eşyâlarında değildir.

Dolayısıyla dış görünüşe ehemmiyet verirken, iç âlemi ihmâl etmemek gerekir. Çünkü bir zarfın değeri, mazrûfundan dolayıdır. Yani içi boş bir zarfın dışı ne kadar süslü olursa olsun, bir kıymet ifade etmez. Asıl kıymet; zâhir ve bâtın, şekil ve ruh, madde ve mânânın, dengeli bir âhenkle mezcolmasındadır.

Bu bakımdan dervişlik de; İslâm’ın, “şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet” bütünlüğü ile; insanın özüne, sözüne, gözüne, eline, beline, diline, velhâsıl bütün hâl ve davranışlarına hâkim olmasıdır.

Bu mânevî kemâlât yoksa, zâhirî şekiller ve semboller ile kılık kıyâfet, insanı tasavvuf ehli yapamaz. O ancak kuru bir taklitten ibaret kalır. Bununla birlikte, dış görünüşe ve giyim-kuşama ehemmiyet vermemek gerektiği şeklinde yanlış bir kanaate de kapılmamak îcâb eder. Zira elbisesinin kirli ve hırpânî, saçının-başının dağınık ve bakımsız olması, bir mü’mine aslâ yakışmaz. Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz daima sâde fakat temiz elbise giyerdi. Güzel koku kullanmayı ihmâl etmez, mübârek teni ve elbisesi mis gibi kokardı.

Efendimiz (s.a.v.) bir gün üzerinde kirli elbiseler bulunan bir kimse gördüler ve hayretle;

“–Bu zât elbiselerini yıkayacak su bulamıyor mu?” buyurarak müslümanlara temiz ve tertipli olmaları gerektiğini îkaz ettiler. (Bkz. Ebû Dâvûd, Libâs, 14/4062; Nesâî, Ziynet, 60)

Yine elbiselerin düzeltilmesini emreden, giyim kuşamda pejmürdeliği hoş görmeyen Efendimiz (s.a.v.), saç ve sakalların dağınıklığını da tasvip etmezlerdi. Nitekim bir seferinde, saçı-sakalı karışmış bir adam mescide gelmişti. Efendimiz (s.a.v.), eliyle ona saç ve sakalını düzeltmesini işaret etti. Adam, bu emri yerine getirdiğinde Allah Rasûlü (s.a.v.): “–Bu hâl, herhangi birinizin şeytan gibi saçıbaşı dağınık dolaşmasından daha güzel değil mi?” buyurdular. (Muvatta, Şaar, 7; Beyhakî, Şuabu’lÎman, V, 225)

Her müslüman, -istîdâdı ölçüsünde- dîninin bir temsilcisi mevkiinde olduğundan; giyimkuşamıyla, hâl ve davranışlarıyla, dâimâ İslâm’ın nezâket, zarâfet ve estetiğine yakışan bir duruş sergilemeli, girdiği her yere huzur tevzî etmelidir.]

Yunus Emre Hazretleri buyurur: Dervişlik dedikleri, hırka ile taç değil; Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil!

[Mânevî hayatın özüne değil de sözüne îtibâr eden, kalpten ziyâde kalıba ehemmiyet veren gâfilleri îkaz sadedinde, şu hâdise ne kadar mânidardır:

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’ne müridlerinden biri:

“–Efendim, kürkünüzden bir parça verseniz de teberrüken üzerimde taşısam!..” der.

Hazret ise sırf şekille rûhî bir derinliğe ulaşılamayacağını ifade sadedinde;

“–Evlâdım, sen adam olmadıktan sonra Bâyezîd’in kürküne değil, derisini yüzüp içine girsen, fayda vermez!..” buyurur.

Yani tasavvufî hayatın gerektirdiği sâlih amelleri, güzel ahlâkı, mârifetullah derinliğini, ihsan şuurunu, ihlâs ve takvâ hassâsiyetini yaşamadıktan sonra; tasavvufun ismini, cismini, şeklini, etiketini, sembollerini taşımak, kişiyi ârif, müttakî, derviş, mürid, mürşid, velhâsıl ehl-i tasavvuf yapmaz.

Nitekim tarih boyunca tasavvufun toplum nezdindeki îtibârından istifâdeyle kendilerine îtibar devşirmek isteyen din tâcirleri ve mâneviyat istismarcıları da ortaya çıkmıştır. Bunlar da, kalplerinde olmayan tasavvufî mefhumları dillerine dolamış, ruhlarında bulunmayan dervişlik hasletini, kılık-kıyafet ve yapmacık tavırlar ile var gibi gösterme riyakârlığına yeltenmişlerdir. Her kıymetli şeyin sahtesi yapılır. Bu nevî sahtekârları da gerçeğinden ayırt edebilmenin en mühim yolu, dînin zâhirî kısmı diyebileceğimiz şer’î hükümlere ne derecede riâyet ettiklerine bakmaktır. Zira henüz şerîat safhasında bile düzgün yürüyemeyen, nefsânî menfaat düşüncelerini aşamayan, süflî arzular peşinde sürüklenen kimselerin; şerîatin ihsan ve takvâ kıvâmında yaşanması gereken, daha hassas ve daha ileri merhalesi demek olan hakîkat ve mârifet sahasında boy gösterip söz söylemeye kalkışmaları; ya gaflet ve cehâlet, yahut da riyakârlık ve sahtekârlık göstergesidir.

Bu sebeple kişinin mânevî kemâlâtı hususunda sırf zâhirine bakarak hüküm vermek, yanıltıcı olabilir. Şu hâdiseler, bu hakîkati ne güzel îzah etmektedir:

Hazret-i Ömert, yanında bir kimse medhedildiği zaman, medheden kişiye;

“–Sen onunla hiç komşuluk, yolculuk veya ticaret yaptın mı?” diye sordu. Muhâtabı üçünü de yapmadığını söyleyince:

“–Sanırım sen sadece onun câmide Kur’ân okurken başını salladığını gördün!” dedi. Adamın da;

“–Evet, öyle.” demesi üzerine, Hazret-i Ömer t:

“–O zaman fazla medihte bulunma! Zira ihlâs; kulun boynunda yazılı değildir.” buyurdu.

Hadîs râvîleri de, bir hadîs almak gâyesiyle gittikleri kimsenin, atını çağırmak için sanki yem verecekmiş gibi yaparak kandırdığını gördüklerinde, dürüstlüğe aykırı bu davranışı sebebiyle onu şahsiyet zaafıyla mâlul kabul etmiş ve hadis nakline ehil görmemişlerdir. Demek ki bir kimse hakkında doğru bir kanaat sahibi olmak için, onun sadece namazına orucuna bakmak kâfî değildir. Gerçek bir namaz, nasıl ki kulu fahşâ ve münkerden alıkoymalı ise; lâyıkıyla tutulan bir oruç, nasıl ki rûhu inceltip şefkat ve merhameti inkişâf ettirmeliyse, gerçek bir tasavvufî hayat da şekilden ziyade bir gönül işidir. Mânevî kemâlâtın en büyük ölçüsü; kalpte edep, hayâ, tevâzu, şefkat, merhamet, cömertlik, îsar gibi duyguların artması, Allah yolundaki hizmet ve gayretlere iştiyâkın ziyadeleşmesidir. Kişinin hâl ve tavırlarında bu nevî güzellikler yoksa, onun mânevî kemâlâtından da söz edilemez.

Diğer taraftan tasavvuf; belli kisvelere bürünerek makam-mevkî ile dünyevî ve nefsânî menfaat arayışı içinde bir “arz-ı endâm” etme işi de değildir. Bilâkis, nefsi tezkiye ederek, dünyaya olan meyli kalpten çıkararak, süflî arzulardan uzak durarak, edep, tevâzu, mahviyet, hiçlik ve yokluk hissiyâtı içinde Cenâb-ı Hakk’a “arz-ı hâl” edip kendini bir “abd-i âciz” olarak görmektir. Dervişlik hırkasına bürünüp dünyalık hırsına kapılanlar, ne kadar tasavvuf ehli olduklarını iddiâ etseler de, ehl-i dünyadırlar. Buna mukâbil, zâhiren dünya ile meşgul olsalar da kalben Allah ile beraber olanlarsa; ehlullah, ricâlullah, yani Hak dostu olan sâlih kullardır. Cenâb-ı Hak onları şöyle medheder:

“Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allâh’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (en-Nûr, 37)

Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel îzah eder:

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârsâ Hazretleri, hacca giderken uğradığı Bağdat şehrinde nur yüzlü, genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını sırf dünyevî meşguliyetlerle geçirdiğini zannederek üzülür:

“–Yazık! Tam da en güzel şekilde ibadet edeceği çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” diye içinden geçirir.

Bir an murâkabeye vardığında ise, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allah ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu sefer:

“–Mâşâallâh! El kârda, gönül Yâr’da!..” diyerek genci takdir eder. Muhammed Pârsâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış, içli içli ağlayan, aksakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak;

“–Keşke ben de böyle ağlayarak Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edebilsem.” der. Sonra onun kalbine teveccüh edince anlar ki, bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyalık talebi içindir. Bunun üzerine gönlü mahzun olur.

Muhammed bin Ali Tirmizîg buyurur ki: “Bir kimsenin himmeti (yani bütün gayretini teksif ederek en çok ehemmiyet verdiği husus) din olursa, himmeti hürmetine bütün dünyevî işleri de dînî hâle gelir. (Bunun zıddına) bir kimsenin himmeti de dünya olursa, niyeti sebebiyle bütün dînî işleri dahî dünyevî hâle gelir.”1

Demek ki kalben Allah ile beraber olan ve niyeti, rızâ-yı ilâhîyi tahsilden ibaret bulunan bir kulun dünyevî işleri dahî, âdeta bir ibadet mâhiyeti kazanır. Fakat bunun zıddına, bütün niyeti fânî ve nefsânî menfaat elde etmek olan ve kalben dünyevî arzu ve endişelerin işgâli altında bulunanların, kendilerini âbid ve zâhid kimseler gibi göstermeleri ise, ancak kendilerini kandırmaları demektir. Kalplerin pencereleri Allâh’a açıktır. Cenâb-ı Hak, kalplerde olanı en iyi bilendir.]

Yunus Emre Hazretleri buyurur: İşbu ecel şerbetini elbet tadısarsın,2 Tadışına şek yoktur, şimdi onu tattın tut.

[İmâm Gazâlî Hazretleri’nin oğluna yaptığı şu îkâzı çok ibretlidir:

“Oğul! Farz et ki bugün öldün. Hayatında geçirdiğin gaflet anlarına ne kadar üzüleceksin. Âh, keşke, diyeceksin. Lâkin heyhât! (Geri dönüş, artık söz konusu değildir!)”

“Her mü’min, sabah namazını kıldıktan sonra kendisine şu hatırlatmalarda bulunmalı:

«-Benim sermayem ömrümdür. Ömrüm gidince sermayem de gider ve artık kazanma imkânım kalmaz. Bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allah Teâlâ bugün de bana müsâade ederek ikramda bulundu. Eğer canımı almış olsaydı, elbette bir günlüğüne de olsa dünyaya geri gönderilip çokça sâlih ameller işlemeyi temennî edecektim. Şimdi farz et ki öldün ve bir günlüğüne dünyaya dönmene izin verildi. O hâlde bugün günahlara kat’iyyen yaklaşma! Sakın ola ki bugünün bir ânını bile boşa geçirme. Zira her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir.”

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Herhangi birinize ölüm gelip de;

«–Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip sâlihlerden olsam!» demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infâk edin. Allah, eceli geldiğinde hiç kimsenin (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Münâfikûn, 10-11)

Necip Fâzıl da bu hakîkate işaretle şöyle der:

Hasis sarraf, kendine başka bir kese diktir; Mezarda geçer akça neyse onu biriktir!

Yine Cenâb-ı Hak, hayat nîmetini âhiretten gâfil şekilde ziyan edip Cehennem’e dûçâr olanların derin pişmanlığını da şöyle haber vermektedir:

“Onlar orada:

«–Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki, (dünyada iken) yaptığımızın yerine sâlih ameller işleyelim!» diye feryâd ederler. (Onlara şöyle denilir:)

«–Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size bir uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azâbı)!»” (Fâtır, 37)

Demek ki ömür sermayesini gaflet içinde ziyan edenler, kendilerine yeniden bir mühlet verilmesini isteyecekler. Fakat ömür bir sefere mahsus verilen bir nîmet. O elden çıktıktan sonra ne tekrarı var, ne de telâfîsi… Üstelik Cenâb-ı Hak bizleri her gece ölümün kardeşi olan uykuya daldırıyor ve her sabah da âdeta bir “ba‘sü ba‘de’lmevt” yani “ölümden sonra diriliş” tatbikâtı yaşatıyor. Böylece Rabbimiz bize her sabah ömür takviminden yeni bir sayfa daha açarak âdeta yeni bir fırsat ve mühlet ihsân ediyor.

Bu ilâhî tanzim, bizlere öldükten sonra tekrar dünyaya geri dönmek isteyenlerin derin nedâmetini düşündürmeli ve uhrevî gayretlerimizi artırmaya vesîle olmalıdır. Esâsen bu şuur ve gayret, selim bir aklın da en büyük göstergesidir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:

“Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesaba çekerek ölümden sonrası için çalışan; ahmak ise nefsini hevâsına tâbî kıldığı hâlde, Allah’tan (hayır) umandır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459) Bunun içindir ki tasavvufî terbiyede “tefekkür-i mevt”in çok mühim bir yeri vardır. Zira bir bez kundak içinde gözlerimizi açtığımız dünyada takdir olunduğu kadar yaşadıktan sonra, tahta bir kundakla bâkî âleme uğurlanacağımızı düşünmek ve böylece fânîliği unutmamak; kalbi nefsânî arzuların istilâsından korumak için en tesirli ilâçtır.

Nitekim ecdâdımız da kabristanları şehir ortalarında ve câmi önlerinde yapmışlardır ki oradan gelip geçen herkes kendi istikbâlini seyretsin de fânî günlerini gafletle ziyan etmekten sakınsın.

Hak dostlarından Rebî bin Haysem’in şu hâli, ölüm ve ötesine hazırlık hususunda câlib-i dikkat bir misaldir:

Rebî bin Haysem Hazretleri, bahçesine bir mezar kazmıştı. Kalbinin katılaştığını hissettiği zamanlarda bu kabre girer, bir müddet orada kalırdı. Dünyaya bir gün mutlakâ vedâ edeceğini ve mezarda bir istiğfar ve sadakaya bile muhtaç vaziyette kalacağını tefekkür eder, âhiretteki hesâbı düşünerek, derin bir muhâsebe iklimine girerdi. Sonra da şu âyetleri okurdu:

“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında;

«–Rabbim, beni (dünyaya) geri gönderiniz. Tâ ki boşa geçirdiğim dünyada sâlih amellere sıkıca sarılayım!» der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibârettir. Onların arkasında, tekrar diriltilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine mânî) bir perde vardır.” (elMü’minûn, 99-100)

Rebî Hazretleri mezardan çıkınca da kendi kendine:

“–Ey Rebî! Bak, bugün geri çevrildin. Bu talebinin kabûl edilmeyeceği, dünyaya geri gönderilmeyeceğin bir vakit de gelecektir.

Şimdiden tedbirini al ve sâlih amellerini, Allah yolundaki gayretlerini ve âhiret hazırlıklarını ziyâdeleştir.” derdi.

Bizler de bugün vefat edebileceğimizi, kefenlenip tabuta konulacağımızı, o tahta kundak içinde dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkacağımızı, bütün aile efrâdımız ve dostlarımızın bizi defnedip geri döneceklerini, mezarda sadece îman ve amelimizle baş başa kalacağımızı tefekkür etmeliyiz. Ömür takvimimizde kendine yer bulan gaflet sayfaları için, kabirde ve âhirette ne kadar “âh vâh” edip “eyvah” çekeceğimizi, bugünden düşünüp gerekli tedbirleri almalıyız.

Şu hâdise ne kadar ibretlidir:

Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün Hârun Reşid’e sorar:

“–Ey halîfe, sana üç suâlim var:

1.Yer üstünde en fazla olan,

2.Yeraltında en fazla olan,

3.Gökyüzünde en fazla olan nedir?”

Hârun Reşid, bu suâli gayet basit bularak şu cevabı verir:

“–Yeryüzünde en çok olan canlılardır. Yeraltında en çok olan mevtâlardır. Gökyüzünde en çok olan da kanatlılardır; kelebekler, kuşlar, vesâiredir.”

Behlül Dânâ ise Hârun Reşid’e mânidar bir şekilde bakarak şu mukâbelede bulunur:

“–Hayır ey halîfe, sen işin zâhirî tarafını söyledin. Hakîkatini söylemedin. Gerçek şu ki:

Yeryüzünde en çok mevcut olan şey; tamahlardır, hırslardır, kıskançlıklardır, bitmektükenmek bilmeyen nefsânî arzulardır. Yeraltında en çok mevcut olan şey de; «eyvah, vah vah» ile «keşke»lerdir.

Gökyüzünde en çok mevcut olan ise Arş-ı Âlâ’ya yükselen sâlih amellerdir.”

Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde “تْ َ َا لَي ي / keşke” ifadeleri vardır. Cenâb-ı Hak bu ifadelerle, insanın âhiretteki pişmanlıklarını haber vererek, bizleri şimdiden îkaz buyurmaktadır.

Dolayısıyla, emr-i Hak vâkî olup ecel senedinin vâdesi dolduğunda; “ah, vah, keşke” demenin bir faydası olmayacağı için, bugünleri Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını tahsil yolunda değerlendirmek ve kabirde pişmanlık sebebi olacak hususlardan titizlikle sakınmak elzemdir.

Nitekim Ubeydullah Ahrâr g şöyle buyurmuştur:

“Bir aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Nakşibend Hazretleri’ni rüyasında görmüş ve ona;

«–Ebedî kurtuluşumuz için ne yapalım?» diye sormuş; Hâce Hazretleri de şu cevâbı vermiştir:

«–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa onunla meşgul olun!» Yani, nasıl ki son nefeste tamamen Hak Teâlâ’ya yönelmeniz lâzımsa, hayatınız boyunca da o şekilde uyanık olunuz!”3 ]

Yunus Emre Hazretleri buyurur: Kişi Hakk’ı bilmek gerek Hak haberin almak gerek Zinde4 iken ölmek gerek Varıp anda5 ölmez ola.

[İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen;

–Ecel gelip gayr-i irâdî olarak dünyaya vedâ etmeden evvel, nefsin meşrû olmayan isteklerini, süflî arzularını, tükenmek bilmeyen hırslarını, bugün kendi irâdemizle terk etmemizdir.

–Son nefes gelip çatmadan evvel, tevbe ve istiğfâr ile hâlimizi ıslah etmemizdir.

–İlâhî mîzanda hesaba çekilmeden evvel, bugün kendimizi hesaba çekmemizdir.

Cenâb-ı Hakk’ın murâdı üzere, ölümün bizlere nerede, ne zaman ve ne şekilde geleceği meçhuldür. Onun için gönüllerin “ölmeden evvel ölmek” sırrının tefekküründe derinleşmesi ve her an Rabbine kavuşmaya hazır hâlde bulunmaya gayret göstermesi zarûrîdir. Aksi takdirde son nefes: “Eyvah, nereye böyle!” feryatlarıyla dolu bir hüsrana dönüşür. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: «İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir!..» denir.” (Kāf, 19)

Necip Fâzıl’ın şu mısrâları, bu ilâhî hakîkatten gâfil şekilde ziyan edilen bir ömrü, ne kadar veciz bir sûrette hulâsa eder:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...

İşte bu gaflet ve nedâmete dûçâr olmamak için Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.

Son nefesi bu huzurla verebilmek için, bir Arap şâir şu tavsiyede bulunur:

Sen ki annenden doğup geldiğin gün dünyaya,

Ağlıyordun; bütün âlem gülüyordu bir yanda,

Şimdi öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin;

Çağlasın gözyaşı hâlinde cihân arkanda...

Hazret-i Alit’ın da güzel bir nasihati vardır:

“Öyle bir hayat yaşa ki; insanlar yaşarken seni özlesinler, vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!..”

Şeyh Sâdî’in şu sözleri de mü’minlerden âdeta bir hüsn-i hâl kağıdı alarak ebediyete irtihâl edebilme saâdetinin ne kadar veciz bir telkînidir:

“Öyle fazîletli bir hayat yaşa ki, vefat ettiğin zaman insanlar; «Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye seni rahmet ve hasret ile yâd etsinler.”

Cenâb-ı Hak cümlemizi, şu fânî gök kubbede hoş bir sadâ bırakarak yüz aklığıyla, müsterih bir vicdanla, selîm bir kalp ile huzûruna varabilen bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn!

Çok kıymetli kardeşlerimiz!

Kısa zaman içinde üç kıymetli kardeşimizi; AHMET ZİYLAN, AHMET ATAÇ ve AHMET PEREK Beyefendileri rahmet-i Rahmân’a uğurladık. Her biri bu fânî âlemde izzetli, şerefli, nezih ve örnek bir hayat yaşadı. Fazîlet timsâli hâl ve davranışlarıyla, arkalarında güzel hâtıralar bırakarak ebedî âleme irtihâl ettiler.

Rabbimiz mekânlarını Cennet, makamlarını âlî eylesin. O kıymetli dostlarımızın her birine Cenâb-ı Hak’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemîl, sevenlerine baş sağlığı dileriz.

Ruhları için el-Fâtiha!

Dipnotlar: 1) Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 566, İlim ve Kültür Yay. Bursa 1984. 2) Tadısarsın: Tadacaksın. 3) Reşahât, s. 130. 4) Zinde: Canlı, sağ, diri; güçlü, sağlam, dinç. 5) Anda: Onda, orada, o zamanda.

PAYLAŞ:                

Osman Nûri Topbaş

1942 yılında İstanbul Erenköy’de doğdu. Babası Mûsâ TOPBAŞ, annesi de H. Fahri KİĞILI’nın kerîmesi Fatma Feride Hanım’dır. İlk eğitimini Erenköy Zihni Paşa İlkokulu’nda tamamladı. İlkokul y

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle