Âile, toplum binasını ayakta tutan en sağlam sütunlardan biridir. Bu sütunlardaki çürüme ve çözülmeler, büyük yıkımların habercisidir.
Bugün toplumları çökertmek isteyenler, en çok âileye gizli-açık saldırılarda bulunuyorlar. Aziz milletimize harple-darple diz çöktüremeyenler, toplumun çekirdeği olan âileyi çökerterek, sinsi emellerine ulaşmak istiyorlar.
Bu sebeple Altınoluk Dergimizʼde uzun zamandır devam ettiğimiz “Hak Dostlarından Hikmetler” yazı serîsine kısa bir ara vererek, bir müddet, günümüz toplumunun âdeta kanayan yarası hâline gelmiş bulunan ve âileyi tehdit eden bazı problemler ile bunlara karşı alınabilecek tedbirler üzerinde durmak istiyoruz.
֎
Cenâb-ı Hak vahdâniyeti/tekliği Zâtʼına mahsus kılmış, bütün mahlûkātı çift olarak yaratmıştır. İnsan, hayvan, bitki, hattâ cansız denilen varlıkların bile ikili yapı veya fonksiyonlara sahip oldukları görülmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere;
“Ne yücedir o Allah ki toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden (insanlardan) ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri O yaratmıştır.” (Yâsîn, 36)
Nitekim günümüzde yapılan araştırmalarla, mikrodan makroya bütün âlemlerde, bu çift yaratılma husûsiyetinin bulunduğu tespit edilmiştir. Bu “sünnetullâh / ilâhî kânun” bütün mahlûkāta şâmildir.
Meselâ artı elektrik eksi elektriğe akar, ışık yanar; artı bulut eksi buluta akar, yağmur yağar…
İnsan da fıtraten bir elmanın yarısı gibidir. İzdivaçla bu iki yarım tam olur. Evli çiftlerden zamanla çoklar meydana gelir. Sonra o çiftlerin biri gider, bir müddet sonra diğeri de gider. Bir fasıl, bu şekilde nihâyete erer.
Bir imtihan âlemi olan dünya; bir tarafı doğumhane, diğer tarafı kabristan olan iki kapılı bir han gibidir. Bu fânî cihâna geliş ve buradan ebediyete gidiş, bu ilâhî kudret akışı; hakîkaten üzerinde derin derin tefekkür edilmesi gereken, büyük bir ibret manzarasıdır.
Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ve Havvâ Vâlidemizʼi Cennetʼten Dünyaʼya indirdi. Bütün insanlığı Âdem Babamız ve Havvâ Annemizʼden oluşan ilk âileden çoğalttı. Bu imtihan âleminde bizleri de “âile” olarak yaşatmayı murâd etti.
Dolayısıyla nikâhla başlayan ve ilâhî ölçülere riâyetle yaşanan bir âile hayatı, sadece sosyal bir yapıdan ibaret değil, âdeta temeli dünyada atılan ve sonu âhirete uzanan bir Cennet yolculuğudur.
İslâm, âileye koyduğu muhabbet ve hakkāniyet düsturlarıyla, mesut ve dengeli bir yapı tesis eder. Böylece insanın, âile içinde huzur ve saâdete kavuşmasını hedefler. Nitekim bir kelâm-ı kibarda;
“Kişinin cenneti evidir…” buyrulmuştur.
Eskiden, ağzı duâlı, güngörmüş büyükler; evlâtları, torunları veya gençler için duâ ederken;
“‒Evlâdım; evin yapıla, Allah hâneni mâmur kıla, yuvanız dâruʼs-sürûr (sevinç evi) ola, ocağınız tüte!..” diyerek Anadolu kültür ve irfânında “âile”nin ne kadar mühim bir yeri ve ulvî bir kıymeti bulunduğuna da işaret etmiş olurlardı.
Gerçekten, ilâhî emir ve nehiylere riâyet ederek kurulmuş bir âile yuvası, -dünya şartları içinde- Cennet huzurundan hisseler almaya vesîle olan bir saâdet iklimidir. Bu saâdet ise âile yuvasının keyfî ve nefsânî kararlarla değil, ilâhî ve nebevî ölçülerle kurulup aynı minvalde devam ettirildiği nisbette tadılabilir.
Nitekim, gönderildiğimiz fânî Dünyaʼdan tekrar ebedî saâdet yurdu olan Cennetʼe dönebilmemiz de bu dünya mektebinde Allâhʼa kulluk imtihanlarından geçerli notları alabilmemize bağlıdır.
Bunun için hayatın her safhasında ilâhî emir ve nehiylere büyük bir titizlikle riâyet ederek kalben Cenâb-ı Hakʼla beraberlik ikliminde yaşamaya, kalbimizi Allâh’ın boyasıyla boyamaya, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gönül dokusundan hisseler almaya gayret etmeliyiz.
Yüce dînimiz İslâm’da evlilik; Allâhʼın emri, Peygamber Efendimizʼin sünnetidir. İnsanın da yaratılıştan gelen en tabiî ihtiyacıdır.
Bunun için Cenâb-ı Hak insanı, karşı cinse temâyül meyliyle donatmıştır. Bu da neslin teselsülü/devamı içindir. Bu maksadın gerçekleşmesi için Rabbimiz “nikâh”ı emretmiştir. Nikâhsız beraberlikleri ise büyük bir günah olan “zinâ” adıyla; ilâhî bir hududun çiğnenmesi, mahremiyet sınırının ihlâli, haddin aşılması olarak îlân edip, kat’î sûrette yasaklamıştır.
Zira o çirkin hâl; nikâhın zarâfetine, izdivâcın letâfetine, iffetin nezâhetine ve âilenin meşrûiyetine çılgınca bir saldırıdır. Nesli mahveden acımasız bir cinayettir.
Nikâh gibi nezih bir huzur ve saâdet iklimini, fuhşun murdarlığına değişmek kadar dehşetli bir ahmaklık ve cehâlet olamaz!
Rabbimiz kullarına bir şeyi yasaklarken, onun helâl olanını, yani en temiz ve nezih alternatifini de ihsân eder. Zinâyı yasaklarken, nikâhı emretmesi de böyledir.
İslâm; insanın fıtrî bir ihtiyaç ve temâyülünü nikâh ile idealize etmiştir. Helâl dâiresi içinde, hâlis bir niyetle, sadâkat ve takvâ ile yaşandığında, insanın en tabiî ihtiyacı olan âile hayatına dahî; mânevî bir kıymet, ulvî bir fazîlet, hattâ ecri büyük bir ibadet mâhiyeti kazandırmıştır.
Maalesef günümüzde nikâhsız beraber yaşamayı, yani zinâyı savunan bir kesim de mevcut. Hâlbuki edep, hayâ, iffet gibi insanî vasıflardan uzaklaşmanın ve hayvanat gibi sorumsuz, süflî ve pespâye bir hayat sürmenin, selîm bir akıl için savunulacak bir tarafı olabilir mi?!.
Üstelik bunlar sûret-i haktan görünmeye çalışarak;
“‒Bizim kâğıt üzerindeki basit bir imzaya ihtiyacımız yok!” lâfıyla nikâhı küçümsüyor, karşı cinsle nikâhsız yaşamanın bir “insan hakkı ve hürriyeti” olduğunu iddiâ ediyorlar.
Hâlbuki nikâh, sadece kâğıda atılan basit bir imzadan ibaret değildir. Onun muazzam bir mânâsı vardır:
Nikâh, iki tarafın Allah adına söz vererek birbirine helâl olmasıdır. Bu sağlam söz neticesinde, toplumun temeli ve medeniyetin harcı olan âile müessesesi kurulmuş olur.
Yine nikâh sayesinde; ferdi, âileyi ve toplumu koruyan, pek çok hak, hukuk ve vazifeler meydana gelir.
Bugün liberal zihniyet;
“Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin! Nasıl kazanırsan kazan! Hayat senin hayatın, nasıl yaşarsan yaşa!..” gibi sloganlarla, âdeta hangi uçurumdan yuvarlanacağı belli olmayan, freni patlamış bir kamyon gibi, kontrolsüz ve sınırsız bir “özgürlüğü”, insanlığa huzur ve mutluluğun şartı olarak lânse ediyor.
Bu girdaba kapılan ham nefisler de, menfaati için her şeyi mübah görmeye, başkalarına acı vermek pahasına şahsî hazzını düşünmeye, “ben” merkezli bir hayat yaşamaya başlıyor. Neticede, egoist, pragmatist, bencil bir insan tipi meydana geliyor.
Dolayısıyla, âilede vukû bulan çözülmelerin zemininde, vahiyden kopuk nâkıs akılların mahsulü olan birtakım beşerî sistemlerin insanlığa yaptıkları bu nevî menfî telkinlerin de ciddî bir payı bulunuyor.
Bugün küresel çeteler ve seküler yapılar, dünyayı modern bir câhiliye devrine döndürdüler. İnsana âhireti unutturuyor, gayr-i ahlâkî hâl ve davranışları normalleştiriyor, hayvanlarda bile olmayan, beterin beteri bir LGBT sapkınlığını, bir “hak ve özgürlük” diye, toplumlara kabul ettirmeye çalışıyorlar. Böylece mukaddes değerlere âdeta zehir saçıyor, bilhassa da toplumun nüvesi olan âile müessesesini yerle bir etmek için, ellerinden geleni yapıyorlar.
Öyle ki televizyon, internet ve sosyal medyada;
‒Nikâhsız beraberlikler moda,
‒Çıplaklık ve müstehcenlik normal,
‒Bekârlık sultanlık,
‒Evlilik ve çocuk sahibi olmak ağır bir esâret,
‒Çocuk yerine köpek beslemek modernlik,
‒Cinsî sapkınlıklar, bir mârifet gibi gösteriliyor.
Bu küresel çetelerin maksadı, “özgürlük” kılıfıyla sürekli nefsâniyeti palazlandırarak insanı insanlıktan çıkarmak, hiçbir kuralı/kâidesi, millî ve mânevî değeri, tarihi, âidiyeti, mukaddesâtı olmayan, dolayısıyla kolayca yönlendirilip sömürülebilen, köksüz, kimliksiz ve şahsiyetsiz bir sürü hâline getirmektir. Âdeta kurda sevdâlı kuzular gibi, düşmanlarına hayran olan, onların hayat tarzına özenen, cellâdına âşık nesiller yetiştirmektir.
Zira onlar da biliyorlar ki âile olmadığında, sağlam bir toplumdan söz edilemez. İnsanlar; hak, hukuk ve mesʼûliyet tanımayan bir “kuru kalabalık” hâline gelir. Böyle kimselere hükmetmek de zor olmaz.
Şu bir târihî hakikattir ki 1839’da Tanzîmat’ın îlânından itibâren Anadolumuz ve gönül coğrafyamız; maddî ve mânevî bakımdan çok zor devirler geçirdi. İşgaller ve ağır savaşlara mâruz kaldı. Toplumumuzdaki maddî ve mânevî sarsıntılar, bilhassa Batıdan gelen yıkıcı fırtınalar, dâimâ sağlam âile yapımız sayesinde bertaraf edilebildi.
Şanlı zaferlerimizin kahramanları olan bütün yiğitler, hep muazzam bir âile ikliminin bereketli meyveleriydi.
Çanakkale’de evlâdını kınalayarak cepheye gönderen, eli öpülesi mübârek anneler sayesinde, milletimiz büyük bir bâdireyi atlatabildi. Hattâ o mübârek anneler; yavrularını Çanakkale’ye gönderirken, Allah için fedâ olmayı temsîlen, kurbanlık misâli kınalayarak gönderiyorlardı.
Eğer istikbalde evlâdı dönemez ise, o sâliha anne, bundan dolayı rûhî bir sarsıntıya dûçâr olmak yerine, bilâkis şehid annesi olmanın huzuruyla, muazzam bir teslîmiyet ve metânet içinde yaşıyordu.
Çanakkale’de ve Millî Mücâdele’de zaferden zafere koşan Anadolu yiğitlerini yetiştiren, işte böyle âilelerdi.
Son olarak 15 Temmuz’da halkımızın sergilediği mukâvemet de bunun en güzel tezâhürlerinden biri oldu.
İşte muhkem bir kale gibi düşmana karşı dimdik ayakta duran bu “âile” asâletini yok etmeden bizi yıkamayacağını anlayan küresel çeteler ve onların toplumumuzdaki uzantıları, tarih boyunca cephede diz çöktüremedikleri milletimizi iç cepheden çökertmek ve kaleyi içten ele geçirmek için, sinsi plânlarını pervâsızca uygulamaya -maalesef- devam ediyorlar. Günümüzde Haçlıların ve İslâm düşmanlarının saldırı metotları değişti. Artık evlerin içine nüfuz eden;
–Televizyonun menfî programları,
–İnternetin yanlış adresleri,
–Âileyi dâimâ çarpık münâsebetlerin ve türlü ahlâksızlıkların odağı olarak gösteren film ve diziler,
–Aldatıcı modalar ve
–Kandırıcı reklâmlar sayesinde, insanımızın iç dünyasını boşaltıp kendi dünya görüşleriyle dolduruyorlar.
Bilhassa genç nesillerin rûhuna zehir saçıyorlar. Hiç fark ettirmeden nefsâniyetin esiri, şeytanın maskarası, küresel çetelerin âdeta parmağında oynattığı gönüllü bir kukla hâline getiriyorlar.
Kendi kültür ve medeniyetini küçümseyip ecdâdına kin kusan, yabancıya ise hayranlık duyan, âdeta uzaktan kumandalı bir robot gibi, ruhsuz, köksüz ve şahsiyetsiz bir insan tipi yetiştiriyorlar.
–Hâkim medyanın âileyi tahrip için ektiği fitne tohumları,
–Global sermayenin kirli emellerini fark edemeyen yönetimlerin göz yumdukları birtakım düzenlemeler,
–Kadının, âilesinin sultanlığı yerine dış dünyada erkeklerle rekâbete yönlendirilmesi,
–Anneliğin gözden düşürülmesi,
‒Feminist grupların menfî tesirleri,
–Kadına “ekonomik özgürlük” kandırmacasıyla, nârin fıtratına uymayan işlerde bile kendini gösterme ve gücünü ispatlamanın câzip gösterilmesi,
–Yüksek mesʼûliyeti sebebiyle âilede kavvâm ve reis olması gereken babanın îtibarsız hâle getirilip otoritesinin sarsılması,
‒Kadın ve çocuk hakları adı altında, âile fertlerinin birbiriyle çatışma zeminine çekilmesi,
–Adâleti gözetmeden ve haklı-haksız demeden beyânı esas alarak evden uzaklaştırma kararları verilmesi,
‒Dâimî nafaka külfeti vb. yanlışlar; âile içindeki dengeleri bozarak boşanmaları artırıyor, neticede âile müessesesini büyük bir yıkıma sürüklüyor.
Adlî ve hukukî risklerinden korkan gençler, evlilikten uzak duruyor. Evlenme yaş ortalaması, her geçen sene yükseliyor. Evlenmeler azalıyor, boşanmaların %40ʼa yaklaştığı ifade ediliyor. Boşanmalar neticesinde bilhassa ebeveynin himâye ve kontrolünden mahrum yetişen çocuklarda, suç oranı yükseliyor.
Münâkaşanın, tartışmanın, huzursuzluğun bitmediği bir âile içinde yetişen gençler de hırçınlaşıyor. İç dünyalarında “âile” mefhumu olumsuz intibâlarla yaftalanıyor. Neticede evi bir çekişme ve didişme alanı, âile hayatını da ağır bir çile olarak telâkkî edip evlenmekten kaçınıyorlar.
Daha da kötüsü, âilede bulamadıkları huzur ve mutluluğu; sanal âlemlerin çıkmaz sokaklarına sığınarak ve yanlış mecrâlara sürüklenerek, ekran bağımlılığı, alkol, kumar, bahis, uyuşturucu, kötü arkadaş grupları vb. rezâlet bataklıklarında aramaya başlıyorlar.
Neticede beyinler uyuşuyor, ruhlar zehirleniyor, idrâk, izʼan, insaf, vicdan dumura uğruyor, hak-hukuk terazisi işlemez hâle geliyor. Sonra da -maalesef- öfke patlamaları, cinnetler, cinayetler, intiharlar gündemi dolduruyor.
Hâlbuki bir millette gençler güçlerini yanlış mecrâlara akıtıyorsa, orada hayırlı bir istikbalden söz edilemez.
Fakat ümitsizlik yok! Necip Fâzıl; “Oluklar çift; birinden nûr akar, birinden kir…” dediği gibi, zamanımızda hakîkaten bir nûr oluğunda yetişen pırıl pırıl gençlerimiz de mevcut. Sadece yeterli değil. Bizim vazifemiz, bu nûr oluğunda yetişen gençlere destek olarak onları, kir oluğunu da irşâd edecek duruma getirmeye çalışmaktır. Bu gâyeye hizmet eden müesseselere omuz vermektir.
Gayret kuldan, tevfik Allah’tandır. Bizler; hayra anahtar, şerre kilit olma yolunda gayret etmekle mükellefiz. Neticeyi tâyin edecek olan, elbette Cenâb-ı Hakʼtır. Dolayısıyla, gücümüz nisbetinde tebliğ ve irşaddan mesʼûl olduğumuzu, Allah yolunda elimizden gelen gayreti ne kadar gösterebildiğimiz hususunda hesaba çekileceğimizi unutmayacağız.
Kıymetli kardeşlerimiz!
İstiklâl Şâiri Mehmed Âkifʼin;
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın!
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın!
dediği gibi, global kültürün hayâsızca akınlarına karşı, âdeta gövdesini siper ederek; dînini, îmânını, vatanını, milletini, âilesini, neslini, şeref ve haysiyetini müdâfaa etmek, bugün her müslüman için en mühim cihadlardan biridir.
Bunun için de evvelâ “âile” müessesesine sahip çıkmak elzem. Zira âileyi koruyamazsak, o muhkem kalemiz yıkılırsa -Allah muhafaza buyursun- toplum, mânen bir insanlık mezbelesi hâline gelir, saâdet yolları cam kırıklarıyla dolar, istikbâldeki maddî-mânevî sarsıntılara karşı mukâvemet gücümüz zaafa uğrar.
Yine Âkifʼin mısrâlarından ilhamla:
–Hür semâlarımızda yankılanan ezanlarımız hiç susmasın,
–Ay yıldızlı sancağımız aslâ yere düşmesin,
–Aziz vatanımıza düşman ayak basmasın,
–Mâbedimizin göğsüne nâmahrem eli değmesin, istiyorsak;
Yurdumuzun üstünde tüten maddî-mânevî ocakları söndürmeyeceğiz. Tarih boyunca bizi aziz ve necip bir millet yapan millî ve mânevî değerlerimize, canla başla sahip çıkacağız.
Zira ne diyor Âkif:
Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!
Âile, sadece biyolojik ve sosyal bir beraberlik alanı değil, mânevî vatanın en muhkem kalesidir. Onu yıkılmaktan korumak, bilâkis daha da tahkim etmek, bugün hepimizin boynunun borcudur. Zira dînine, îmânına bağlı, vatanperver nesillerin yetişmesi, ancak sağlam bir âile yapısı içinde mümkündür.
Bugün devletimiz, gençlerin evlenip âile kurabilmeleri önündeki ekonomik zorlukları hafifletmek için, büyük fonlar ayırıp destek oluyor. Fakat âile müessesesinin tahkim edilmesi, kadim medeniyetimizdeki ihtişâmıyla yeniden inşâ ve ihyâsı, zamâne şerlerinden muhafazası için, bugün sadece maddî desteklerin kâfî gelmediği, çok yönlü gayretlere ihtiyaç bulunduğu âşikârdır.
Müʼmin, dünyanın gidişâtından kendini mesʼûl gören fedakâr insandır. Kendi kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet etmekten geçtiğini bilen diğergâm insandır.
Âile kalesini tahkim için elbette fert, toplum ve devlet planında alınacak tedbirler ve atılacak adımlar var. Bizler evvelâ, fert olarak kendi üzerimize düşen vazifeleri ne kadar yerine getirebildiğimize bakmalıyız. Zira kendi vazifelerimizi lâyıkıyla îfâ etmeden, idârî ve içtimâî düzenlemelerin yapılmasını beklemek, açık bir samimiyetsizliktir.
Âilenin ihyâsı için atılması gereken adımlar hususunda bizler de birilerini suçlayıp kendimizi mesʼûliyetten muaf görme kolaycılığına kaçmadan, evvelâ fert ve toplum olarak üstümüze düşen vazifeleri ne kadar yerine getirebildiğimizi muhâsebe etmeliyiz.
Her hususta olduğu gibi, âile müessesesine dâir problemlerin çârelerini de uzak diyarlarda, yabancı coğrafyalarda, hastalıklı ve müteverrim felsefelerde, bilhassa da düşman ikliminde değil, “kendi gök kubbemiz” altında, yani Kurʼân ve Sünnet temelleri üzerinde inşâ edilen “kendi kültür ve medeniyet havzamız”da aramalıyız.
Unutmayalım ki İslâm, en büyük kültür ve medeniyettir. Zira bu medeniyetin menşei Cenâb-ı Hak, muallimi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼdir. Talebeleri de kıyâmete kadar gelecek bütün ümmet-i Muhammedʼdir.
Bu medeniyet;
‒Adâlet ve hakkâniyet medeniyetidir.
‒Şefkat ve merhamet medeniyetidir.
‒Güzel ahlâk medeniyetidir.
‒Yetiştirdiği insan tipiyle, “rahmet toplumu” inşâ eden bir “fazîletler medeniyeti”dir.
Dolayısıyla bugün ferdî, âilevî ve içtimâî problemlerimizin çözümü için, millî ve mânevî bünyemizle uyuşmayan yabancı hukuk sistemlerinden veya nâkıs akılların mahsulü olan dünya görüşlerinden medet umma gafletinden kurtulmalıyız. Sefâlet çarşılarında saâdet arama hamâkatini terk etmeliyiz. Üzerinde oturduğumuz hazinenin farkına varmalı, özümüze dönmeliyiz.
Şunu da unutmayalım ki âilede saâdeti verecek olan, ancak Cenâb-ı Hakʼtır. Bu itibarla âile hayatımızı ne kadar ilâhî ve nebevî ölçülerle tanzim edebilirsek, yavrularımızı ne kadar Kurʼân ve Sünnet ikliminde yetiştirebilirsek, o kadar huzur ve saâdete nâil olabiliriz.
Cenâb-ı Hak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼi hayatın her safhasında insanlığa emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak armağan etmiştir. Nasıl ki Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- 14 asır evvel, azgın bir câhiliye toplumunun ıslâhına vesîle oldu ve onu “asr-ı saâdet” toplumuna dönüştürdü ise, bugün de insanlığı gerçek huzura kavuşturup modern câhiliyenin iptilâ ve musibetlerinden kurtaracak olan, yine O’nun rahmet nefesidir.
Cenâb-ı Hak; vatanımızı, milletimizi, ümmet-i Muhammedʼi ve bütün insanlığı maddî-mânevî felâket ve musibetlerden muhafaza buyursun. Âilelerimize huzur, gençlerimize şuur, ümmet-i Muhammed’e selâmet ve âfiyet ihsân eylesin.
Âmîn!..