Allah Teâlâ buyuruyor:
“Sen hangi işde bulunursan bulun, Kur’ân’da nereyi okursan oku, sizler hangi işi tutarsanız tutun, o işe daldığınız vakit muhakkak biz onu müşahede edicileriz. Ne yerde, ne gökde zerre ağırlığınca bir şey rabbinden uzak ve gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de hariç olmamak üzere hepsi muhakkak açık bir kitabda yazılıdır.” (Yunus sûresi: 61)
Her şey levh-ı mahfuzda yazılı olduktan sonra nasıl olur da herhangi bir şey Cenâb-ı Hakk’ın ilminden gizli kalabilir?
Âyeti kerimede murâkabe tarikine işâret, her an kendine dikkat etmeğe ve evkatını muhafazaya teşvik vardır. Allah’ın her an her haline muttali’ olduğunu yakinen bilen ve evkatına riâyet eden bir kimse kendi içindeki tefrikadan kurtulur ve doğru yolu tutar, hiç bir zaman kötülük yapamaz.
Bazı büyüklerden rivayet olunmuştur ki:
“Murâkabe ile değerlendiremediğin zamanın fevt olmasına mahzun olmamak ve bu esnada işlediğin hatâlara nâdim olmamak kalbin ölümünün alâmetlerindendir. Kalbin diri olmasının alâmeti, zararını faydasını hissetmesidir. Bunun aksi ölülerin hâlidir. Gaflet ve nisyandan dolayı her masiyet işledikce nedâmet edilip Cenâb-ı Hak zikrolunursa o kişi dünyada ve âhirette sâlim olur.”
*
Hikâye olunur ki bir veli, Allah dostlarından bir dostu görmek ister. Ona derler ki: Filân kasabaya git, orada bir Allah dostu vardır. O kimse oraya gider, zikrullah ile meşgul birini, yanında bir arslanla beraber bulur. O kimse zikrullahdan bir an gaflet ettiği vakit arslan onun âzâsından bir miktar et parçası koparmaktadır. Yanına yaklaşır ve sorar:
– Bu hal nedir? O kimse cevab verir:
– Dünyada muradım Allah’ı zikirden gâfil olmamaktır. Gaflete düştüğüm vakit bana dünya köpeklerinden bir tanesi musallat olur. Benim buna mülâzemet edişim, gafletlerimden dolayı âhirette Allah’ın bana âhiret köpeklerinden bir tanesini musallat etmesinden korktuğumdandır.
Muhakkak ki dünya sıkıntısı, ahiret azabından çok daha ehvendir. Bu sebeple kulun ibadet ve taattan ve hiçbir an zikrullahdan gaflet etmemesi lazımdır. Eğer kendi kendine bundan âciz ise kendi dışındaki bir muharrikten, bir uyarıcıdan yardım ister. Uyku fazla olursa nefsi tembelleşir.
Âyet-i celîlelerde şöyle buyurulmaktadır:
“Haberiniz olsun ki Allah’ın velileri için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun olacak da değillerdir.
Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır.
Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme ihtimali yoktur. Bu, en büyük saadetin ta kendisidir.
Habibim! Onların lakırdıları seni tasaya düşürmesin. Çünkü bütün izzet ve galebe Allah’ındır. O, hepsini hakkıyle işitici, kemaliyle bilicidir.”
Saîd bin Cübeyr’den rivâyet olunduğuna göre Resûlullah- -sallallahu aleyhi ve sellem-’e Allah’ın velilerinin evsafından soruldu, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem-:
“Görüldükleri zaman Allah’ın hatırlandığı kimselerdir.” (‹bn Mâce, Zühd: 4) buyurdu. Yâni simalarındaki alâmet-i fârikaları ile nûrâniyetleriyle ve sekinetleriyle belli olurlar. Ayet-i celiledeki:
“Onların alâmetleri yüzlerindedir” (Fetih Sûresi: 29) beyânı da bunu ifade eder.
Bazı büyükler demişlerdir ki:
Velilerin alâmeti, onların bütün arzularının ancak Allah ile beraber olmak bulunduğunun görülmesi, meşguliyetlerinin Allah ile olması, firarlarının ancak Allah’a olmasıdır. Envâr-ı ilâhiyye onları kuşatmış, kendi kendilerinden bile habersiz hale gelmişlerdir. Allah’dan gayri kimse ile kararları yoktur. Onlar birbirlerine ancak Allah için muhabbet eden kimselerdir.
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Allah’ın öyle kulları vardır ki, kendileri enbiyâ ve şühedadan olmadıkları halde kıyamet gününde nebiler ve şehidler onların Allah indindeki şereflerini gördüklerinde gıbta ederler.” Denildi ki:
– Onlar kimlerdir ya Resûlallah? Ve amelleri nelerdir?
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem cevâben:
– Onlar akrabaları olmayan kimselerle ancak Allah için sevişirler ve karşılıklı menfaat beklemezler. Onların yüzleri nurdur, onlar nurdan minberler üzerindedirler. ‹nsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman mahzun olmazlar. Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjdeler vardır.”
(Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Yunus-Hud sûreleri Tefsiri s.40-44)