Hak Teâlâ Hazretleri: «Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun hakkı da dar bir geçimdir. Ve biz onu kıyâmet gününde kör olarak haşrederiz. Artık o zaman o; «Rabbim! Beni niçin kör haşrettin? Halbuki ben hakikaten görüyordum,» diyecektir. Allah da şöyle buyuracak: «Öyledir, sana âyetlerimiz geldi de, sen onları unuttun. İşte bugün de öylece unutuluyorsun» (Tâhâ sûresi/124-126) buyurmaktadır.
Âyet-i kerîmeyi biraz daha açıklamak îcâb ederse; bir kimse benim zikrimden i’râz ederse, onun için iki türlü cezâ vardır. Birisi dünyevîdir ki, hiç rahat yüzü görmez. Dâimâ kasâvetli olup, gözü hiç doymaz. İnsanların en fakiri gibi kendini ihtiyaç içinde görür. Çünkü harîstir. Diğeri de; onun âhırette kör olarak haşredilmesidir. O vakit der ki, Yâ Rabbi! Burada beni niçin kör haşrettin? Ben dünyâda kör değildim.
Allah Teâlâ Hazretleri: «Ben sana Kur’an’da emirlerimi bildirmiştim. İki şey emretmiştim. Biri şerîat, diğeri tarîkat. Sen bunları yapmadın, dinlemedin. Benim emirlerimi görmedin. Binâenaleyh, görür gözlerini kör hükmünde eyledin. Ben de seni bugünkü günde böyle yaparım. İnayetimden mahrûm eder, kör olarak haşrederim.
Ben size a’zâ ve organlar veriyorum, unutmuyorum. Siz ise beni niçin unuttunuz? Ben ise size her dâim veliyy-i ni’metlik ediyordum da beni niçin unutuyordunuz? buyurur.
Ayet-i celîle de:
«Bütün mahlûkat ve mevcûdattan a’lâ olan Rabbin Teâlâ O zattır ki, cümle mahlûkatı yarattı ve azâlarını müsâvî kıldı. O Rabbin Teâlâ yarattığı mahlûkatın cümlesinin cinsi ve nevini ve efrâdını muayyen bir mikdâr üzerine ta’yin etti. Kendilerine lâyık olacak ef’âle tevcih etti. Ve onlara maksadlarına ulaştıracak yolları gösterdi. O Rabbin Teâlâ tâze otları toprağın altından yeryüzüne çıkardı» (el-A’lâ/1-4) buyuruyor.
Yine Hak Teâlâ Hazretleri:
«Hiç bir şey hâriç değil, hepsi O’nu hamdiyle tesbîh eder. Fakat siz, onların tesbîhini anlamazsınız» (İsrâ sûresi/44) buyuruyor.
Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, mevcûdâtı Hakk’ı tesbih cihetinden dört kısma ayırmıştır:
1- Cemâdât,
2- Nebâtât,
3- Hayvânat,
4- İnsanlar.
Bu dört kısım içinde en ziyâde cemâdât -Hakkı zikrediyor. Zirâ hiçbir şeye ihtiyaç ve arzûları yoktur. Nebatât ise neşv ü nemâya, anâsır-ı erbaaya ihtiyacı olduğundan, cemâdâta nisbetle daha az zikr ve tesbîh ediyorlar. Hayvânâtın ise yemek-içmek ve sâir ihtiyâcâta arzuları olduğundan nebâtâta nisbetle daha az Cenâb-ı Hakk’ı zikrederler. İnsanlar ise daha ziyâde ihtiyâc ve arzûya tâbî’ olup hubb-i dünyâ sebebiyle ekseriyetle gaflet etmekte olduklarından hayvânât, nebâtât ve cemâdâta nisbetle daha az olarak Cenâb-ı Hakk’ı zikrediyorlar.
– Zikrin hayırlısı hafi olanı, rızkın hayırlısı da mikdar-ı kâfi olanıdır. buyurulmuştur. Zikr-i hafî de ikidir:
1- Lisânen ihfâ ile zikir,
2- Kalben zikir.
Rabbını içinden yalvararak ve ondan korkarak, yüksek olmayan bir sesle zikret.
Kalben zikir lisân ile hafî zikirden efdaldir. Zirâ ayet-i kerimede: «Allah’ın zikri en büyüktür.» buyurulmuştur. Allah Teâlâ’nın zikrin büyüklüğü ile hükmetmesi, zikrin Allah nezdinde amellerin en efdâli olduğunu gösterir.
– Zikr-i hafî hafaza meleklerinin işitmemesi sebebiyle zikr-i cehrîden yetmiş kat efdaldir.
Hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hakk:
Ben, Beni zikredenle beraberim, buyurmuştur.
Zâkir, zikrile Allah Teâlâ'ya öyle kemâl-i kurbiyyet ve tamâmı ünsiyyet tahsîl eder ki, o kurbiyyet ve ünsiyyetin gereği olan cülûs, Hak Teâlâ’nın şânına muhâl olduğu halde Hak Teâlâ onu zâtına izâfe etmiştir. Tâlib-i rızâullah ve râgıb-ı likâullah olan kimse zikre devâm etmeli ki, rızâullah’a nâil ve likaullah’a vâsıl olabilsin.
(Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Musahabe-6. s. 142-147)