Allah Teâlâ buyuruyor:
Eğer Allah, insanların hayrı acilen istedikleri gibi şerri de âlelacele verseydi şüphesiz ki onların ecelleri kazâ edilir, yâni ecelleri de çabuk gelir ve hepsi helâk olup giderlerdi. İşte biz, bize kavuşmayı arzulamayanları kendi azgınlıkları içinde serseri serseri dolaşmaları üzere bırakıp mühlet veririz."(Yunus sûresi;11)
Fahr-i Râzi'nin beyânı vechile zaman-ı saâdette olan kureyş kâfirleri, Resûlullah'ın onları azâbla korkutmasına karşı ümem-i sâlife gibi: "Ya Muhammed! Eğer senin dediğin doğru ve nübüvvetin sahih ise üzerimize semâdan taş yağdır ve azâb getirş demeleri üzerine, Allah Teâlâ, Eşer onların istedikleri vech üzere azâb edecek olsa derhal helâk edeceşini ve lâkin onların dedikleri gibi olmayıp onlara vakt-i merhûnuna kadar müsaade edeceşini beyân buyurmuştur.
"İnsanın başına herhangi bir zarar geldiği zaman yanı üstü; veya otururken veya ayakta iken o sıkıntısının giderilmesi için yana yakıla oturur kalkar bize duâ eder. Fakat biz onun yolunu açıp sıkıntısını giderdik mi, sanki başına gelen zarar için bize hiç duâ etmemiş gibi yine eski yoluna döner gider. İşte haddi aşanların yapmakda oldukları ameller kendilerine böyle süslenmiş ve güzel gösterilmiştir." (Yunus; 12)
Duâyı ve ibâdeti sadece musîbet zamanında yapmak, sonra onu bırakmak gibi amelleri onlara güzel görünüyor. Halbuki, hadis-i şerifde:
"Gam, gussa ve şiddet yani zorluk ve sıkıntı zamanında duâsı kabul edilip rahata çıkmak isteyen kimse rahat ve âfiyet zamanında duâyı çok yapsın ki, ihtiyaç zamanında duâsı kabul olunsun" buyurulmuştur.
Fahr-i Râzî, Hâzin ve Nisâburi'nin beyânları vechile Yûnus sûresinin bu onikinci âyet-i celîlesi insana lâzım olan ubûdiyet vazifelerinden bazılarını beyân buyurmaktadır:
Birinci vazife: İnsanın kazâ-i ilâhîye râzı olarak lisan ve kalbiyle musibete itiraz etmemek.
İkinci vazife: Musibet zamanında Allah'ın zikriyle meşgul olup duâya devâm etmek.
Üçüncü vazife: Belâ üzerinden kalkdığı zaman şükretmektir.
"Andolsun ki, peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde hak söze karşı dâima kuvvet kullanmak ve zorbalık etmek sûretiyle zulmettikleri ve imâna gelmeyecekleri bizce malum olduğu için sizden evvelki ümmetleri helâk ettik. İşte mücrimler topluluğunu biz böyle cezâlandırırız." (Yunus; 13)
Fahr-i Râzî ve Hâzin'in beyânları vechile, peygamberlerin gönderilmelerinden maksat, ümmetlerine doğru yolu göstermek, zulüm ve inadı terkettirmek, insanlar arasında adâleti tesis etmek, hüsn-i muâşereti temin ve Allah'a ubûdiyetin yolunu takrir etmektir. Bunları kabûl ile resûllerine îmân eden ümmetler her zaman dünya ve âhiret saâdetlerine nâil olmuşlardır. Bunun aksine, imân etmeyip envâı kabâihi irtikâb ederek yoldan çıkanlar her zaman helâk olup gitmişlerdir. Zîrâ, enbiyâ vâsıtasıyle vukû' bulan tebliğat, tenbîh-i ilâhidir. Şu tenbihle mütenebbih olanlar, cümle korkularından kurtulup umduklarına nâil olmuş ve mütenebbih olmayanlar hâib ve hâsir, dünyada ve ahirette rezil ve rüsvay olmuşlardır.
"Bakalım nasıl hareket edeceksiniz diye onlardan sonra sizi yeryüzünde halifeler kıldık." (Yunus; 14)
Cenâb-ı Hakk'ın kullarını imtihan muamelesi ile murâd, kullarından amellerinin keyfiyet-i zuhûrudur. Yoksa amellerinin esası değildir. Çünkü bir amel, bazı zamanda ibâdet olduğu gibi, aynı amel diğer zamanda musîbet olur. Meselâ bir kimsenin yetim bir çocuğu tevbih etmesi eğer o çocuğu te'dib ve terbiye kasdıyle olursa ibâdet olduğu gibi, çocuğa ihânet ve ezâ kasdıyle olursa musîbet olur. Şu halde amelin esâsının zuhûruna itibâr yoktur. Zuhurunun keyfiyet-i vechile ve ameli izhâr eden kimsenin niyetine itibar vardır. Ama kat'i ve sarih bir masiyeti izhârda niyete itibar yoktur. Çünkü aslında ma'siyet olan bir şey niyetle ibâdet olamaz.
"Onlara âyetlerimiz apaçık deliller olarak okunduğu zaman bize kavuşmayı arzulamayanlar, "Ya bize bundan başka bir Kur'an getir, yahut onu değiştir!" dediler. De ki, "Onu benim kendiliğimden değiştirmem benim için imkânsızdır. Ben, bana vahyolunandan başkasına tabi' olmam. Rabbime isyân ettiğim takdirde şüphesiz büyük bir günün azâbından korkarım."
"De ki, "Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım. Allah onu size bildirmezdi de. Ben daha Kur'an inzâl edilmeden evvel bugüne kadar içinizde bir ömür boyu kalmışım. Siz hâlâ akıl edip anlamayacak mısınızş"
"Allah'a karşı yalan uydurandan yahud O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdirş Şu muhakkaktır ki, mücrimler asla felâh bulmazlar."(Yunus sûresi; 15-17)