Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s) Hazretlerinden...
Muhterem Üstaz Mahmud Sâmî -kuddise sirruh- hazretleri kalb konusu üzerinde ısrarla dururlar, ehemmiyetine binaen sohbetlerinde bizzat kendileri irticalen konuşurlardı. Çünkü insanı insan yapan, onu en şerefli varlık kıvamına çıkartan merkez kalbdi. İnsanın bütün söz ve davranışları bu merkezden sudûr eder ve küpde ne varsa dışına o sızardı. Kalb sâlih olursa bütün azalar sağlam olur, eğer o fasid olursa bütün cesed bozulurdu.
Nazargahı ilahî olarak kabul edilen ve "Ben yere göğe sığmam, mü'minin kalbine sığarım" buyurulan bu mahal, kalb; lâtif, nûrânî bir yerdir. Onu emanet verildiği şekil de pırıl pırıl temiz tutmak ve her türlü kötü duygu düşüncelerden korumak insanın en aslî vazifesi olmalıdır. İşte Allah dostları insanlara devamlı bu vazifeyi hatırlatıyorlardı. Onların gönül pencerelerinin Allah'a açılması için çalışıyor ve bu yolda rehberlik yapıyorlardı. Allah dostları, ilahî feyz güneşinin nuruyla devamlı kalblerini diri tutan sevgililerdi. Alıp verdikleri hiçbir nefesde Allah'ı unutmayanlardı. "Nerede olursanız olun o, sizinle beraberdir." sırrına erenlerdi. Allah Teâlâ'yı kendilerine şah damarından da yakın bildikleri için hiçbir nefeslerini heder etmeyenlerdi. Bu rûhî kıvamda ve lahûtî atmosferde istidatlılarının bu ilahi neşeyi tatmalarını isterlerdi. Onları eğitirken kalıplarına değil kalblerine bakarlardı. Sevgili Peygamberimizin "Allah sizin cisminize, zahiri kalıbınıza ve sûretinize nazar etmez. Bilakis kalbinize ve amelinize nazar eder. " buyruklarını kendilerine ölçü alırlardı.
Mahmud Sâmî Ramazanoğlu eşrefi mahluk oluşumuzun, sâlih ve sadıklar zümresine dahil olabilmemizin ancak "kalb-i selime" sahip olmakla mümkün olabileceğini söylerdi. Her türlü kibir, gurur, hased, riya, mal, evlad, makam sevgisi gibi kötü sıfatlardan temizlenmiş bir kalb ile Muhterem Üstaz'ın ifadesiyle, hiçbir kimseyi incitmeyen, kimseden incinmeyen yaptığı iyilikleri görmeyen bir kalb ile... Böylesi bir kalbe sahib olmak insana fayda verecekti. Cenab-ı Hak "O gün ne mal ne evlad fayda vermez. Ancak sâlim hâlis, pâk bir kalb ile gelen müstesna." (Şuara 88-89) buyuruyordu. Yine bir âyet-i kerimesinde: "Onu tertemiz yapan muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten ise elbette ziyana uğramıştır"(Şems, 9-10) buyurarak kalb tasfiyesinin gerekliliğini duyuruyordu. Bu ehemmiyetli konu ile ilgili olarak Muhterem Üstaz Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s) hazretleri bir sohbetlerinde kalb diriliği ve eğitiminin gerekliliğini şöyle açıklamışlardır: "İnsan ölmez, insan ölmez.. Ölen hayvandır. Ehl-i zikir ölmez. Kalbini ihya eden ölmez." Yine bir sohbetleri arasında; "İnsanın bir sûreti, bir de sîreti vardır. İnsan sîretiyle, kalbiyle insandır. Kalıbıyla değil. İnsan kalıb olarak ahsen-i takvim (en güzel biçimde) olarak yaratılmıştır. Ama bu ahsen-i takvim oluşu kalbinin ihyasına bağlıdır. Kalbin ihyası da nefsin ölümüne bağlıdır " buyurmuşlardır.
Ebû Bekir Saydalâni (k.s) "Ancak nefsin ölümünde hayat vardır. Kalbin yaşaması nefsin ölümüne bağlıdır. Zira seninle Allah arasında en kalın perde nefistir. Nefis ile nefisten çıkmak mümkün değildir. Nefisten ancak Allah ile çıkmak mümkündür. Bu da iradeyi Allah için sıhhatli hale getirmekle olur " buyurmuştur.
Bu yazıda Muhterem Üstaz, Mahmut Sâmî Ramazanoğlu Hazretlerinin yapmış oldukları bir bayram sohbetinin kalble ilgili bölümünü veriyoruz. Bu sohbet ilk defa Altınoluk sayfalarında yer almaktadır.
ZİKİR -Zâkir Olmak:
Allah-ü Teâlâ'yı çok anmak, unutmayıp daima onu zikretmek, dilini ve kalbini Allah adıyla meşgul etmek insan için pek lüzumludur.
Cenab-ı Hak Kehf Sûresi 24. ayetinde buyurmuştur ki:
"Unutunca, hemen an Rabbini" Cenab-ı Hak insanı mükerrem kıldı, üstün yarattı, ama ne ile mükerrem kıldı? Ne ile üstün yarattı? Bunun bir üstünlük şartı vardır. Yoksa insan koyun gibi yiyip içmek, uyumak için yaratılmadı. İnsan düşünüyor, söylüyor, en güzel şeyleri yiyor, en rahat döşeklerde yatıyor, en güzel sûretlerde yaratılmış, o halde insanın daha başka ve daha büyük bir mükerremlik sıfatı olmalıdır.
İnsanda bir kalp vardır. O her renge dönebilen bir varlıktır. Hadis-i Şerif'de (Nevevî 7) buyurulmuş ki:
"Bilmiş olun ki cesedde bir et parçası vardır, eğer o salih olursa beden de salih olur, eger o fâsit olursa bütün beden de fesada uğrar."(Ve mâ hiye ya Rasûlellah) "Ya Rasûlellah o nedir" dediler.
Efendimiz (Elâ ve hiyelkalbü) "Bilin ki o kalpdir." buyurdular.
Kalb her renge girer. Kalbden kalbe yol vardır. (Minel kalbi ilel kalbi sebiylen) onun için gâfil kalbli insanlarla oturup kalkmak kalbe gaflet ve kesâfet verir.
Her zaman hatırlarım ve söylerim, çok halli bir Adil bey vardı. Elli yıl önce Ayasofya'da büyük bir mevlid okunmuştu o da orada bulunmuş, direğin dibinde oturmuş, fakat bakmış ki kalbi uyanmıyor, kurumuş gibi, sadrı donmuş kalmış. Sebebini araştırıyor, "Bugün bana gaflet verecek ne yaptım?" diye düşünüyor, hiçbir şey bulamıyor sonra aklına geliyor ki cami de oturduğu yerin karşısında gafil bir kimse ile karşı karşıya oturmuş ve onun gafletinden akisle kalbine gaflet basmış.
Bukalemun vardır ya, bizim çocukluğumuzda Adana'da biz bir bukalemun yakaladık, getirdik, kaçmasın diye onu bir fesin altına kapattık. Fes kırmızı idi, açtığımız zaman baktık ki bukalemun da kıpkırmızı olmuş. Bir müddet sonra eski rengine döndü. Sonra siyah bir kadın çarşafı ile örttük açtığımız zaman da simsiyah renge girmişti. Sonra da eski rengine dönmüştü. Bukalemun hangi rengin yanında olursa o renge girdi.
İşte kalb de böyledir. Yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır. Bunun için de gafillerin yanında fazla oturmamalıdır, zaruri iş ve ihtiyaç görülünce hemen ayrılmalıdır.
Kalb Allah zikriyle meşgul olmalı, zikirle uyanmalı, zikri sadra geçirmeli ve letaifi hamseye intikal ettirmelidir. Bunlar zikri kabul edip uyandıktan sonra da zikri nefse kabul ettirmek lazımdır. Buna çok çalışıp dikkat etmelidir. Çünkü nefsin zikri kabul etmesi çok zordur.
Nefsin zikri kabul edip de, emmâreden levvâme'den mülhime'den geçip mutmainne oluncaya kadar, "az yemek ve oruç tutmağa" devam olunmalıdır.
Kalbin Selameti İçin
Kalbin manevi hastalıklardan, mezmum sıfatlardan halas olabilmesi ve tedavisi için beş şart vardır: 1-Açlığa riayet etmek. Oruç tutmak, az yemek, 2- Seher vaktinde Allah'a dua ve niyazda bulunmak, namaz, dua ve istiğfarda huzurlu olmak. Gece ibadet etmek, 3- Kalb, Sadır ve nefiste zikri daimî sahibi olmak, devamlı zikir halinde olmak, Allah'ı çok zikretmek, 4- Salih ve sadık zatlarla sohbet etmek, 5- Kur'an'ı manasını düşünerek okumak. Bu beş şart asla ihmal edilmemelidir.
Oruç tutmak ve az yemenin on türlü faydası vardır, onlar yazılıdır. Oruçla beden süzülür, nefsin mecâli kırılır, kalb daha feyizli çalışır, zikir ve nur sadra daha çabuk yayılır, açlıkla nefis daha kolay zikri kabul eder. Az yemek ve oruç tutmak fakirlerin hallerine alıştırır. Kalbin merhametli olmasını temin eder. Çok yemek ise gaflet verir, rehavet ve ağırlık basar. Mide kaynayınca kalb de çalışmaz, sıkıntı çeker.
Yusuf (a.s.) bilirsiniz ki, Mısır'a köle olarak götürüldü, sonra melik oldu, melik olunca bütün hazineler elinde ve emrindeydi. Fakat fakirlerin halini unutmayayım diye hiçbir gün karnını doyurmadı.
Namazı Huzurla Kılmak.
Namazda, dua ve istiğfarda huzurlu olmak da çok lüzumlu bir şarttır.
Çünkü huzurlu olmadan ibadetlerde fayda yoktur. Nitekim Mü'minun Sûresinin başında: (Ayet, 1-2) "Muhakkak mü'minler felâh buldu, namazlarında huşû ve huzur sahibi olan mü'minler felâh bulacak" buyruluyor. Demek ki huşû ve huzur bulmayan mü'minler felâhdan mahrum kalacak. Onun için namazda huzur şarttır ki felâha vesile olabilsin.
Duada huzur lazımdır. Tazarru ve niyazla, huzur ve huşû ile dua etmelidir. Dua dahi zikirdir. Sonra duada tefekkür de vardır: (Ali İmran, 191)
"İşte insanın mükerrem olduğunu isbat eden vasıflardan, akıl sahibi olanlar ki yürürken, dururken, otururken, yatarken Allah'ı zikrederler ve tefekkürde bulunurlar, yerlerin göklerin içinde olan İlahi Kudret ve azametle nizamı âlemi düşünürler de derler ki: "Ey Rabbimiz bu âlemi batıl yere yaratmadın, seni tesbih ederim, bizi Cehennem azabından muhafaza eyle." Araf Sûresinde 55. Ayette buyuruldu ki:
"Rabbinize gizli ve tevazu içinde tazarru ve niyazla dua edin.". Yine buyuruldu ki (Hadid S. 16)
"Mü'minlerin kablerine Allah'ın zikriyle Allah korkusunun dolması zamanı gelmedi mi?"
Allah'ı Devamlı Anmak
Zikri daimî ise kalbi yumuşatacak ve tasfiye edecek en birinci şarttır. Çünkü Cenabı Hak: "Siz beni çok anın çok çok anın." buyurur. Zira az yapılan zikir kalbin yumuşamasına kâfi gelmez, çok zikirle yumuşar. Hiçbir şey buna mani olmamalıdır. İnsanın mükerrem oluşu zikri daimî ile tecelli eder, beden bununla nurlanır, temizlenir her uzvun kendi zikri vardır, bunlar hepsi bedenin zikrini ve devamlı huzur halini kazandığı zaman insan vücudu artık toprağın içinde çürümekten kurtulur, Cenab-ı Hak Ayeti Kerimelerde daima çok zikretmeyi emretmiştir. Zira Allah'ı unutan kimse kendi nefsini de unutur. Hem de kendisini unutur. Allah unutmaktan münezzehdir. Lâkin Allah Teâlâ buyurur ki: (Haşr Sûresi, 19)
"Siz Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki, bu unutmaları onlara kendi nefislerini unutturmuştur." Siz nasıl Allah'ı bilip dururken bilmezmiş gibi yaptıysanız kıyamette de Allah sizi görüp dururken görmezmiş, bilip dururken bilmezmiş gibi yapacak. Çünkü siz kendi kazancınızla böyle muameleye layık oldunuz demektir.
Sâlih ve Sadık Kimselerle Sohbet Etmeğe Gelince:
Cenab-ı Hak buyurur: (Tevbe Sûresi, 119. Ayette):
"Ey Mü'minler! Allah'dan korkun da sadıklarla beraber bulunun." Şu halde salihlerle bulunmak, Allah'dan korkmanın bir neticesidir ki, Allah'dan korkanlar her halde salih insanlarla sohbet ederler. Bu sohbet Allah'dan korkmanın bir alametidir. Cenabı Hak ile sohbet Cennette ancak bu salihlerin hakkı olacak ve Allah Teâlâ salih kullarıyla sohbet yapacaktır. Bu mücalesetüssalihiyn kalbin salahı için şarttır. Allah'ın emridir. Salihlerle sohbet etmek, onları sevmek kişiyi nardan kurtarır.
Nitekim Malik İbni Dinar münazara yaptığı bir zındıkla ellerini ateşe sokmağa karar verdiler, kimin eli yanmazsa onun hak olduğu kabul edilsin dediler, ikisi de ellerini ateşe uzatırken ateş sönüp kararıverdi. Malik dedi: "Ya Rabbim niçin beni yalancı çıkardın? Hak benim olduğuna göre kafirin eli yanacaktı." deyince Malik'e ses geldi ki:
"Ey Malik, o münkir seninle sohbet halindedir, senin nurun ateşi söndürünce münkiri yakacak ateş kalmamıştır. Onun eli senin elinin yanında ateşe girdigi için yanmaktan kurtulmuştur." denildi.
Kıyamette de bir kimsenin kurtulması için bir haseneye ihtiyacı olacak, o haseneyi bulabilirse kurtulacak, bulamazsa cehenneme atılacak. Ona Cenabı-ı Hak diyecek ki:
"Git bir hasene bul getir de seni kurtarayım," O kul gidecek, "kime gideyim?" diye düşünecek. En yakın, en sevgili olan anaya gidecek, "Anacağım benim bir haseneye ihtiyacım var, bir hasene verirsen ben kurtulacağım, yoksa yanacağım, nasıl olsa senin ihtiyacın çok, bir hasene seni kurtarmağa kâfi gelmeyecek, bari ben kurtulayım." diyecek. Senin daha çok haseneye ihtiyacın var, bir tane daha noksan olsa sana bir zarar yok, fakat ben bir hasene ile kurtulacağım, anacığım ne olur bana bir hasene ver de ben bari kurtulayım" deyince anası diyecek ki: "Yavrum bugün benim işim perişandır, benim ihtiyacım daha çoktur, sana bir tane dahi veremem" Bunun üzerine babasına gidecek, : "Ey Baba bana bir hasene ver de ben kurtulayım, nasıl olsa bir hasene senin kurtulmana kafi değil." diyecek. Babası da: "Yavrum git yanımdan, git, bugün benim işim müşkildir, sana bir iyilik verecek halde değilim." diyecek.
Bundan sonra kardeşine gidecek, bir hasene isteyecek, kardeşi de ondan kaçacak, "git git, benden uzak ol, benden uzak ol, benim halim perişan sana bir hasene veremem" deyip kaçacak. Abese Sûresi 34-36. ayetinde: beyan buyrulan haller olacak. (Birgün ki kişi kardeşinden kaçacak, anasından babasından kaçacak, arkadaşlarından, dostlarından ve kendi öz oğullarından kaçacak, kendi ailesinden kaçacak O gün olacak iş, o kimse için yetip artacak ) işte öyle şiddetli bir günde o mü'mine Cenab-ı Hak diyecek ki, "bak hiçbir yakınından fayda göremedin, bir de senin hiç mü'min bir kardeş edindiğin ve Allah için muhabbet ve sohbet ettiğin salih bir dost, bir kardeşin yokmu idi? İşte şimdi ona git bir hasene iste" diyecek.
O Mü'mın gidecek, benim Allah için sohbet ettiğim salih bir kardeşim vardı, deyip ona koşacak ve halini anlatacak, bir hasene isteyecek. Bu salih kardeşi "Al kardeşim, al ben nasıl olsa kurtulamayacağım, bir değil bin hasenemi de sana vereyim hiç olmazsa sen kurtul da, ben sana bedel olayım, ikimiz de yanmaktansa birimizin yanması kâfidir" diyecek.
İşte bundan sonra Cenab-ı Hak buyurur ki "Ey kulum, madem ki sen bu mü'minin kardeşinin yanmasına razı olmadın ve ona kurtulsun diye hasenelerini verdin, ben senden daha cömertim, ben de sen ve mü'min kardeşini affettim. Sizi ayırmak bana yakışmaz, sizi ayırmadan Cennete koyacağım".
İşte böylece ikisi beraber Cennete mazhar olup kurtulurlar.
Allah için sevişen ve birbirleriyle sohbet eden mü'minler toplandıkları zaman melekler onlar için istiğfar ederler. Ziyaretlerine gittikleri zaman da melekler yollarda birbirleriyle yarış ederler ki bu mü'min Allah için diğer mü'min kardeşleriyle ve salih kimse ile sohbete gidiyor, onu Allah'ın emriyle önce biz cennetle müjdeleyelim diye konuşurlar.
Bunlar Allah'ın Rahmet gölgesinde barınacaklar, Mahşer de onları Rahmet gölgesine davet edecek Hadis-i Kudside buyrulduğu gibi "Eynel mütehâbbûne bi celali "diye çağrılacak Bu hususta pek çok müjdeler var, diğer sohbetlerimizde geçti.
Teheccüd Namazına
Devam Etmek:
Bu bize sünneti muekkededir ama, Peygamber efendimize vaciptir. Bize merhameten tahfif olunmuştur, yoksa ehemmiyeti vacip mesabesindedir. Pekçok ayetlerde teheccüd namazından beyan vardır. Herhalde seherde kalkıp teheccüd kılınmalıdır. (Zariyat S.16-17)
"Allah'dan gelen emirleri alan ve iyilik etmekle muhsin olan kimseler, geceleri çok az uyurlardı. Ve seher vakitlerinde istiğfarda bulunurlardı." Bundan başka Secde Sûresi 16.âyette:
"Onlar ki, yanlarını yataklarından ayırıp uzaklaştırırlar da, korku ve umid içinde Allah'a dua ve niyazda bulunurlar." diye bildirilmiştir. Dehr Sûresi 26. âyetinde: "Gecenin bir kısmında Rabbin için secde et ve uzun gecelerde O'nu tesbih eyle" buyrulduğu gibi, sair ayetler hep teheccüd namazını beyan ederler.
Kalbin Hastalıkları:
Manevi hayatın sıhhati kalbin sıhhatine bağlıdır. Kalb manevi hastalıklara uğrarsa, bedenin hareketleri de hastalığa tutulur. Kalbin hastalıkları ancak zikrullah ile tedavi olunabilir.
"Kalblerinde hastalık var" diye bildirilenlerin kalbleri Zikrullah'a kapanmıştır. Hastalanmıştır.
"Allah kalblerini mühürlemiştir." Kezâ "Kalbleri var ama, düşünmezler" gibi Ayeti Kerimeler kalbin hastalıklarını bildirirler.
KALBİN ÇEŞİTLERİ:
Beş Türlü kalb vardır: 1- ÖLÜ KALB, 2- HASTA KALB, 3- GAFİL KALB, 4- ZAKİR KALB, 5- DİRİ KALB. Ölü kalb; Münkir kalbidir ve inkardadır, buna hiçbir şey işittiremezsin, kör ve sağır gibidir, ne işitir, ne görür Neml Sûresi 80. Âyette:
Yani "Ey Rasûlüm, arkalarını dönüp giderlerken, hak daveti, o ölü kalblilere duyuramazsın ve sağırlara da işittiremezsin" Rum Sûresi 53.Ayet: "O kalbleri kör olanları da sen hidayete erdirebilecek değilsin, sen ancak ayetlerimize iman edecek kimselere HAKKI duyurabilirsin, onlar da muslümanlardır." buyurulmaktadır. Kâfir ve münkir olan ölmuş kalb hakkında da yine Cenab-ı Hak Bakara Sûresi 6. 7. ayetler de:
"Kâfirleri ölmüş kalbli münkirleri, azabla korkutsan da, korkutmasan da müsavidir. İman etmezler. İman nurunu küfür karanlığı ile örtüp inkar etmişlerdir. Allah da onların kalblerine, kulaklarına mühür vurmuş, gözlerine de perde çekmiştir. Azîym azab onlarındır. " buyurulmuştur.
2) Hasta Kalb hakkında da bakara Sûresi Âyet 10 da:
"Onların kalblerinde, fısku fücur, nifak, hased, kin, husumet, ucub, kibir, gurur, riya, fitne, fesad gibi hastalıklar vardır, Allah'da onların yalan söylemeleri sebebiyle hastalıklarını artırmıştır." Buyrulmuştur.
3) Gafil Kalb hakkında da bir çok âyetler vardır: Araf sûresi, 179.
"Yemin ederim ki, cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık, zira onların kalbleri vardır fakat hakkı anlamazlar, gözleri vardır fakat hakikati görmezler, kulakları vardır fakat hakkı duymazlar, işte onlar hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan da aşağıdırlar ve onlar gafillerin ta kendileridir" demektedir.
İşte bu kalb hastalıkları ancak ÎMAN ve ZİKİR ile tedavi olabilir. Namaz dahi, hepsi zikir olduğundan, bu hastalıkların tedavisini yapan tesirleri olduğu beyan buyurulmuştur. Ankebût sûresi 45. ayetinde:
"Sana vahyedilen Kur'an-ı oku ve namaz kıl, çünkü namaz bütün kötülüklerden ve münkeratdan nehy eder, Allah'ı zikretmek ise en büyüktür." Yani namaz ve Allah zikri ile bütün kalbi hastalıkların tedavisi daha güzel olur.
4) Zakir Kalb: Allahın zikriyle ve nuruyla nurlanmış kalb'dir. Rad sûresinde Cenabı Hak beyan eder (27 - 28): "De'ki, Ey Rasûlüm, Allah istediğini şaşırtır fakat kendisine kalbi ile bağlanmış ve dayanmış olan kimseyi de hidayete erdirir. Bunlar Allah'ın zikri ile kalbleri huzura ve itmi'nana (eren) kavuşan mü'minlerdir. Evet iyi bilinki kalbler ancak Allah'ı anmakla huzur ve sükuna kavuşur."
5) Diri Kalb: Diri kalbe gelince, burda bir kıssa var onu anlatayım.
Necmeddin İsfahâni bir gün, bir kabrin yanından geçerken bakmış ki, birisi kabirdekine telkin veriyor (definden sonra ölüye iman telkin edip kabîr suallerinin cevabını hatırlatmak için yapılan ihtara, telkin denir)
Hazret, şöyle bir, telkin veren adama bakmış, bir de kabirde yatanın haline nazar etmiş, görmüş ki kabirde yatan adam, imanlı, kalbi zikirli, dili tevhidli, nurlu bir adam, kalbi diri. Telkin veren ise gaflette, gafil kalbli bir kimse imiş, bu hali görünce gülümsemiş, Hazret'e niçin gülümsediğini sormuşlar: "Ölü diriye telkin veriyor diye güldüm telkine kabirdeki değil, telkin verenin kendisi muhtaç" diye cevap vermiş. A'râf sûresi 43. ayet de:
"O cennetlik kulların kalblerinden ğıllü ğışı çıkartınız" buyurulmuştur.
İşte Allahı çok zikir ede ede, bütün Letaifi, nefsi ve bedeni huzura ermiş olanların, her türlü hastalıklardan kurtulduğunu gösteren bu ayetlerde görülüyor ki, "ŞERH-İ SADIR DA ANCAK ZAKİR KALB İLE OLABİLİR" şüphesiz, kalb ancak Allah'ın zikriyle doyar ve Allah'ın zikriyle dirilir.
Cenabı Hakk'ın Kur'an'ı Kerimde dört yerde Şerh-i Sadır'dan bahsettiği malumdur, bunun da yegâne çaresi Zikrullah olduğu beyan edilir.
Kalbin tasfiye ve nefsin tezkiyesine dair kalb ve nefis halleri diğer sohbetlerde geçti.
Kalb mutlaka hastalıklardan kurtulmalı, nefis herhalde mutmainne olmağa ve daha Radiye, Merdiyye gibi makamlara ermeğe çalışmalıdır, bu da az zikirle olmaz, ancak çok zikirle olabilir.
Bu hususda Kur'an-ı Kerim'de pek çok âyeti kerime vardır ki, hepsi çok zikri ve devamlı huzuru emreder.
Demek ki Şerh-i Sadır için muhakkak sûrette bu yukardaki şartlar yapılacak ve riayet edilecektir, bunlar olmadıkça ne ölümün muzâyakasından, ne kabir azabından, ne de mahşerin sıkıntısından kurtulunamaz.
Ölüm, ölü kalbli, hasta kalbli, gafil kalbli kimseler için pek zordur, bunlara ölüm meleği gelirken, ruhları çıkarılırken, çektikleri sıkıntıdan dolayı, ölümü istemezler. Halbuki mü'minler ölümden korkmaz. Çünkü mü'min Allah'a kavuşacak, kim Allah'a kavuşmak isterse Allah da ona kavuşmak ister. Kim de Allah'a kavuşmak istemezse Allah da ona kavuşmak istemez. Kâfirlerin ruhları pis kokularla çıkar, mü'minlerin ruhu da misk kokularıyla çıkar.
Mü'min öleceği zaman ona gelen melek (Ey mutmainne nefis! Allah'ın rızasına ve mağfiretine gel) diye çağırır.
Kâfirler öleceği zaman ise, ona gelen melek şöyle der: Ey habis nefis! Allah'ın gadab ve hışımına çık bakalım... Kabri ise onu sıka sıka kaburga kemiklerini ezer. Mü'min ölünce Rabbisine kavuşur ve rahata erer, çünkü dünyada iken her an nefisle mücadele ve kavga ederdi, ibadet edeceğim diye yorulurdu, zahmetlere girerdi, ölünce nefis mücadelesi biter ve rahata kavuşur, ibadet zahmeti biter dinlenir, onun için mü'mine ölüm, rahata kavuşmaktır, hem de mü'minin amelleri, kabirde onu koruyacaktır.
Kâfirin hali ise pek ıstırablı olacaktır, kabir yılanlarla ateşlerle dolacaktır. Rahman Sûresinin 41. ayetinde:
"Müşrikler, mücrimler yüzlerinden belli olur da perçemleriyle ayaklarından yakalanırlar" buyurulur. Ve daha nice beyanlar var...
Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) Hazretlerinden Hatıralar
Muhterem Üstaz Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s) hazretlerinin dar-ı bekaya göç eylemelerinin onikinci sene-i devriyesini idrak etmekteyiz. Cenab-ı Hak merhum Üstadımıza rahmet ve mağfiretini bol eylesin. Bizleri de şefaatlerine nail eylesin.
O büyük Allah dostu, Kur'an ve sünnet çizgisinde İslâm'ı yaşayan nice insanlar eğitti. Onları zamanın fitnelerinden uzak tutarak Allah yolunun yolcuları, iman ve cihad erleri olarak yetiştirdi. Ticaret ve alış-verişin kendilerini Allah'ı zikirden alıkoymadığı yiğitler olarak hayat sürmelerine vesile oldu. Onun feyiz pınarından kana kana içerek, nur saçan sohbetlerini dinleyerek yetişen nice sevimli, güzel insanları toplumumuza kazandırdı. Fatih'li Hüseyin Coşkun amcamız da onlardan biriydi. 7 Ekim 1995 günü ahirete göç eden o güzel insan, veli meşrep zattan dinlediğim hatıraları aşağıya kendi ifadeleriyle naklediyorum. Cenab-ı Hak ruhunu şad eylesin. Amin.
? Fakir gün aşırı üstadımız Samî Efendi'yi ziyarete giderdim. Bir ziyaretimde elinde kalem yazıyordu. Fakir de bakıyordum. O esnada defterin üzerine nokta büyüklügünde bir böcek kondu. Fakire döndü ve:
"Şunu görüyor musun? Şu kadarcık böcekte bütün bir hayat mevcut. Allah'ın büyüklüğünü teemmül edelim." buyurdu.
Bunca nimetlere nankörlük içinde yaşıyoruz, insan şu sadrına yerleştirilen letaifleri bir bilse... Fakir bir görüşmemde üstadımızın elini göğsüne koyarak şunları söyledigini duydum. "Şu insan sadrında o kadar hücreler vardır ki, yedi kat semayı kuşatır."
İnsan ne kadar mükerrem değil mi? Ama ne yazık ki çoğumuz gaflet içindeyiz.
Üstadımız kalb üzerinde çok dururlardı. Sohbetlerinin birinde:
"Kalb aynasının göstermesi için vücudun süzülmesi lazım." dediler.
Bunun için az yemeliyiz. Bilhassa akşam yemeklerini azaltmalıyız. Akşam karnını tıka basa dolduranlar seherde zor kalkarlar. Seher vaktinin kıymetini bilelim. Üstadımız fakire bir defasında: "Bir ihvan seher vakti kalkmazsa, seher vakti dışında bütün gün seccadeden başını kaldırmasa yine o vaktin ecrine ulaşamaz." buyurdular.
Seher vakti öyle bir kıymetli vakittir ki, bir kıvılcım gelir letaifleri parlatıverir. Dersleri seherlerde yapmağa gayretli olalım diye tavsiyelerde bulunurlardı.
Üstadımız "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz." hadis-i şerifini sık sık okurlardı. Bir sohbetlerinde peşinden: "Gaye bu vücudu çürütmemektir. Yattığı gibi kalkmak. Çürüdükten sonra kıymeti yoktur." buyurdular.
Lütfi Eraslan'dan:
Devlethanede bir sohbet esnasında birisi "Efendi hazretleri, bizleri televizyon hakkında aydınlatır mısınız?" diye sordu. Ömer Kirazoğlu Bey'de sorana kızarak "Be adam bu soru müftü işidir, git müftüye sor!" dedi. Üstadımız o anda soruyu soranın mahzun olmaması için buyurdular ki: "Kalbi meşgul eder. Huzura manidir."
Üstadımız bir abimizin dükkanında üç beş kişi ile hasbihal ediyorlarmış. O sırada dükkana başı açık bir hanım müşteri gelmiş. Dükkan sahibi, bu hanım müşteriyi biraz ekşi yüzle karşılamış. Bu hareketin farkına varan üstadımız, buyurmuşlar ki "Müşteriye iyi muamele gerekir. Zira müşteride Allah hatırı vardır."
Ankaralı merhum Ali Fuat Öztürk kardeşimizden işitmiştim. Üstadımızla özel görüşmesinde kendisine "Sıkıntılı olduğunuz zaman ihvan ziyaretinde bulunun, rahatlarsınız " demiş. Ali Fuat Abi acaba ziyaret edeceğim ihvan alim mi olacak, okumuş mu olacak, eski mi olacak yeni mi olacak diye içinden geçirmiş. Hemen üstadımız buyurmuşlar ki: "Âlimini, eskisini, yenisini karıştırmamalı yeter ki iyi bağlı olsun."
Fakir üstadımızdan bizzat işittim. "Ya Rabbi kalbimin nûrunu artır. Diye dua etmelidir." dedi.
Eliboyalı abiden işittim, üstadımız buyurmuş ki:
İhvan ziyaretinde üç menfaat vardır:
a) Ziyaret eden gafilse ziyaret edileni görünce uyanır.
b) Ziyaret edilen gafilse ziyaret edeni görünce uyanır. Ve her adım başına bir ecir kazanır.
c) Alış veriş ihvanla olursa aldansa dahi, başkasına aldanmaktan iyidir.
Yunak müftüsü Süleyman efendiden dinlemiştim. Süleyman efendi üstadımıza sormuş "Efendim Saidi Nursi hazretleri o karanlık günlerde nasıl korkusuzca cihada devam etti." Üstadımız cevaben Süleyman efendiye "Bir insanın, Allah korkusu her tarafını ihata ederse sair korkular girmeğe yer bulamaz" buyurmuşlar.
Kayseri'de bir bağ sohbetinde, kardeşlerden bir tanesi içinden kendi kendine "Ya Rabbi bu ne güzel cemaat, ben bu cemaate layık mıyım? Ben bomboş bir adamım" derken, o sırada tren geçiyormuş. Üstadımız treni göstererek "Şu treni görüyor musunuz'? Treni çeken bir lokomotif var. Bu lokomotife bağlı bir çok vagonlar var, bu vagonların bazısı boş, bazıları doludur. Vagonlar lokomotife bağlı oldukları müddetçe dolusu da, boşu da menzili maksuda varacaktır." buyururlar.