Ebû Eyyûb -radıyallahu anh-’e göre müslümanlar için fîsebîlillâh gazâ ve cihâda ısrar ve devam etmek zarûrîdir. Zirâ cihâd öyle muhkem bir farz-ı ilâhidir ki, vücûbu, Kitab, sünnet ve icmâ-i ümmet ile sâbittir.
Hak Teâlâ Hazretleri Kur’an-ı Kerim’inde müteaddid âyât-ı celîlede cihâdın safahâtını ve tafsîlâtını beyan buyurmuşdur.
Ebû Eyyûb -radıyallahu anh- cihâd azmini şu âyet-i celîleye tatbik ederek azim ve niyyetini ona göre muhafaza ve sebât eylemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak Azze ve Celle Hazretleri, Kur’an-ı Hakîm’inde mü’minlere hitaben:
«Ey mü’minler, ister neşeli veya neş’esiz olunuz, malınızla ve canlarınızla fî sebîlillah ğazâ ediniz. Düşmanlarınızla çarpışınız. Bilseniz, mücâhede sizin için çok hayırlıdır.» (Tevbe suresi, 41) buyurulmaktadır.
Zirâ mücâhedenin sevabı size aiddir. Mal ile, ıyâl ile, huzur ve refah içinde oturmak bu hayat-ı fânîde geçici bir keyfiyetdir. Mücâhedenin sevâbı ve onun âhırette bundan ötürü hazırlanan rahat ve seâdet vesâili ise dâimî ve bâkidir. O halde ey mü’minler, silâhlarınız çok olsun az olsun, evlâd ve ıyâliniz olsun- olmasın, yaya veya süvâri olunuz, genciniz-ihtiyarınız, zengininiz- fakiriniz, hiç tereddüd etmeden fî-sebîlillah mücâhede ediniz. Bu sizin hakkınızda çok hayırlıdır.
Sure-i Bakara’da da şöyle buyurulmakadır:
«– Ey mü’minler, malınızdan bir mikdârını Allah Teâlâ’nın yoluna sarf ediniz. Zirâ cihâda malınızı sarfetmenize ihtiyacınız vardır. Ve sarf etmekden elinizi kısmayınız. Ve bi’n-netîce nefsinizi tehlikeye atmayınız. Muhtac olanlara ihsan ediniz, zirâ Allah Teâlâ ihsan eden kullarını sever,» (Bakara suresi, 195) buyuruyor.
Çünki muharebede lâzım olan silâhları ve mücâhidlerin nafakalarını siz temin edeceksiniz. Eğer bu husûsda buhl gösterirseniz düşmanlarınız size galib olur. Malınızın canınızın helâk olmasına sebeb olursunuz, demektir.
Tefsir kitablarında izah edildiğine göre Ebû Eyyûb -radıyallahu anh- diyor ki:
«Birgün Resûlullah’dan gizli olarak bazı sahabî arkadaşlarla sohbet ediyor ve konuşuyorduk: «Allah Teâlâ artık İslâma kuvvet verdi. Her tarafdan iâneler çoğaldı. Biz harbi terkederek malımız başında bulunursak ve harab olan bağlarımızı, bahçelerimizi imar edersek daha iyi olacaktır,» diye karar vermek istedik. Yani harb etmemeği, cihâdı terk etmeği nefsimizde tercih edince Cenâb-ı Hak Teâlâ Hazretleri bu âyeti indirerek bizim o tasavvurlarımızı reddetti. O vakit anladık ki, bizim düşüncelerimiz hatâlıdır. Ve murâd-ı İlâhî’ye muhâlifdir.
İşte bu âyet-i celîlenin nüzülünden sonradır ki, Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallahu anh- gerek asr-ı seâdette, gerekse irtihâl-i Nebî’den sonra hiçbir muharebeden geri kalmamıştır.
Cihâda vakf-ı vücûd etmiş! Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali -radıyallahu anhüm- devirlerinde cepheden cepheye koşmuştur.
Cenâb-ı Allah’a ve Resûlüne karşı ahd ü va’dini ilân etmiş, Dîn-i Celîl-i İslâm’ın izzeti ve Ümmet-i Muhammediyye’nin selâmeti için şer’an «murâbıt»ların serdârı olmuştur. Son gazâsı olan Kostantıniyye -İstanbul- muhasarası esnâsında şehîd düşmüştür.
İstanbul’da mübârek kabr-i şerîfi bütün dünya müslümanları tarafından îman ve gönüllerden gelen bir alâka ve muhabbetle ziyâret edilmektedir.