Dua ve Tevekkül

Dua ve Tevekkül

Allah Teâlâ buyuruyor:

- "Onlara Nûh'un kıssasını oku. Hani o kavmine: "Ey kavmim, demişti, eğer benim aranızda duruşum, Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa (ne diyeyim?), ben ancak Allah'a dayanıp güvenmişimdir. Siz ve ortaklarınız da artık toplanıp ne yapacağınızı kararlaştırın. O sûrette ki, bilâhare bu işiniz size hiç bir tasa ve pişmanlık vermiş olmasın. Sonra hükmünüzü bana ircâ edin, hatta mühlet de vermeyin.

Eğer benim öğütlerimden yüz çevirirseniz ben sizden bu hususda zâten bir karşılık istemedim. Benim mükâfatımı vermek ancak Allah'a âittir. Ben (O'nun hükmüne boyun eğen, emirlerine muhâlefet etmeyen, O'ndan başkasından hiç bir şey beklemeyen) müslümanlardan olmamla emrolundum.

Yine onlar tekzib ettiler. Biz de hem onu, hem gemide berâberinde bulunan kimseleri selâmete erdirdik ve bunları yeryüzünün halifeleri yaptık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Bak, Allah'ın azâbıyla korkutulup da doğru yolu tutmayanların sonu nice olmuştur!"

- "Sonra onun arkasından kendi kavimlerine bir çok peygamberler gönderdik de bunlar onlara davâlarını isbât eden apaçık mucizeler getirdiler. Önceden yalanladıkları bir şeye artık şimdi inanamazlardı. İşte haddi aşanların kalblerine biz böyle mühür vururuz."

- "Sonra o peygamberlerin ardından da Mûsâ'yı ve Hârun'u âyetlerimizle Firavn ve avânesine gönderdik. Fakat onlar imânı kibirlerine yediremediler. Onlar böyle günâhkâr bir kavim idiler.

Tarafımızdan kendilerine hak mûcize geldiği vakit: "Herhalde bu apaçık bir sihirdir." dediler.

Mûsâ, "Siz, size hak gelince böyle mi söylüyorsunuz? Sihir bu mudur? Halbuki sihirbazlar hiç bir sûretle felâh bulamazlar," dedi.

Dediler ki, "Sen, atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan bizi döndürüp de bu yerde devlet ikinizin elinde olsun diye mi geldiniz bize? Biz ikinize de inanıcılar değiliz."

- "Firavn, "bütün usta sihirbazları bana getirin" dedi.

Nihâyet sihirbazlar geldiği zaman Musa onlara, "Ne atacaksanız atın!" dedi.

Onlar atacaklarını attıkları vakit Mûsâ dedi ki, "Bu sizin getirdiğiniz şey, sihrin tâ kendisidir. Allah muhakkak ki onun asılsızlığını meydana çıkaracaktır. Elbette Allah fesadcıların işini sâlih kılmaz."

Allah, mücrimler istemeseler de hakkın hak olduğunu kelimeleriyle meydana koyacaktır.

Neticede Mûsâ'ya, kavminin bir züriyyetinden başkası - Fir'avn ile elebaşlarının kendilerine çıkaracağı fitneden korkusuna - imân etmedi. Çünkü Fir'avn o yerde muhakkak ki gâlibdi ve pek aşırı gidenlerdendi.

Mûsâ dedi ki, "Ey kavmim! Eğer siz gerçekden Allah'a iman ettiyseniz, O'na ihlâs ile teslim olmuş müslümanlar iseniz artık ancak O'na güvenip dayanın.

Onlar da şöyle dediler: "Biz yalnız Allah'a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zâlimler gürûhuna bir fitne mevzûu yapma!" ve bizi rahmetinle o kâfirler gürûhundan kurtar." (Yunus Sûresi: 71 - 86)

Fahr-i Râzî ve Ebû's-Suûd Efendi'nin beyânları vechile, Mûsâ -aleyhisselam-'ın nasihatini ehl-i imânın hiç tereddüd etmeden sür'atle kabul etmeleri âyet-i celilenin belâğatıyla senâ edilmiştir. Şu halde akıl sâhiblerine ve bilhassa ehl-i îmâna lâyık olan hakka derhal ittibâ' edip doğru sözü tereddüdsüz kabûl etmektir.

Bu âyetde insanın havf ve endişesi zamanında Cenâb-ı Hakk'a iltica etmek ve musîbeti zamanında duâ, tazarrû' ve niyâza sarılmak lâzım olduğuna ve duâ edecek kimsenin duâdan evvel Cenab-ı Hakk'a mütevekkil olmasına delâlet vardır. Çünkü Hazret-i Mûsâ ehl-i îmâna evvelâ tevekkülü tavsiye ve emrettikden sonra mü'minler de tevekkülü duâlarından evvel yapmışlardır. Zirâ tevekkül, duânın kabûlüne vesiledir. Şu halde her mü'minin dergâh-ı ulûhiyyete müracaatında Cenâb-ı Hakk'a tevekkül ve itimâd ettikden sonra duâya mübâşeret etmesi ve kabul olacağına şeksiz inanması lâzımdır.

Tevekkülün hakikati, mâsivâdan havf u recâyı kesip Allah'a dayanmaktır. Kul olarak tedbirini aldıktan sonra esbâbı mülâhazayı bırakıp müsebbibü'l-esbâbı müşâhede bahrinde müstağrak olmaktır.

Bazı büyükler tevekkülün târifinde derlerki; tevekkül, kalbin Kâdir-i Mutlak Celle Celâlühü Hazretlerinin muhabbetiyle dopdolu bulunup gayrisini unutmasıdır. Ne nefsinde, ne gayrisinde bir nebze kudret görmeyip gassâl elinde meyyit gibi hükm-i ezelîye münkâd olmakdır.