Dünyâ Âhiret

Dünyâ Âhiret

Bu dünyâda her bir kula az veya çok bir mühlet verilmiştir. Fakat hiç bir kul ihmal edilmemiştir. Bunu beyân için ayet-i celîlede:

«O gün her bir kimse kazandığı ne ise onun karşılığını görecektir!» (Gâfir: 17) buyurulmuştur.

Dünyânın alâyişi hiç bir mü'mini aldatmamalıdır. Ondan itaat ehlinin de, isyan ehlinin de nasibi vardır, fakat bu âhirette üstünlük sebeplerinden değildir.

Sehl bin Abdullah et-Tüsterî demişdir ki:

«Onlara türlü nimetler vererek ni'met günlerini ? O ni'metlere şükrü de unuttururuz. Her bir ni'mete nail oldukça ni'mete nazar ederler, ni'meti vereni görmezler, bu hal içinde iken fena bulup giderler.»

Allah'ın dünyâda asilere mühlet vermesinin hikmeti sual olunursa denilir ki: Cenab-ı Hakkın onları bir anda helak etmeyişinin sebebi kullarına re'fet ve rahmetinin, afv u ihsanının büyüklüğünü gösterip isyandakilere tevbe imkanı sağlamak taatdaki'lerin de kendine bağlılığını, muhabbetini artırmak ve Zâtı için, ni'met vermek helak etmek ve intikam almaktan daha sevimli olduğunu göstermektir.

Ayet-i Celilede:

«Allah bütün kullarını Dârü's-Selâm'a, (huzur, sükûnet, emniyyet, selamet ve saadet yurduna) davet ediyor!» (Yunus: 25) buyurulmaktadır.

İbrahim -aleyhisselam- bu davete icabette hiç gecikme göstermemiş, Rabbi ona «Kendini Allah'a teslim et!» der demez: «Teslim oldum alemlerin Rabbına» deyivermiştir.

İbn-i Abbas -radıyallahu anh- demişdir ki: «Kebairin en büyüğü Allah'a şirk koşmak, yalan şahidliği yapmak ve açıkda bulunan bir hakikati gizlemeğe çalışmakdır. Bunları yapan kimse bizzat kalbiyle de günah ve zulüm işlemiş olur.

Akıl sahibine gereken dünyânın alâyişi, süsü, zineti ile aldanmamak ve Allah'dan gayrisi ile sevinmemektir. Çünkü O'ndan gayri ne varsa batıl ve zaildir. Zeval bulan şeylere aldanmak ise kamil akıl sahiplerine yaraşmaz.

Rivayet edilir ki Harun er-Reşid hacdan döndüğünde Kûfe'de bir müddet kaldı. Bir gün dışarı çıktığında Behlül onun geçeceği yol üzerinde durup yüksek sesle üç defa «Harûn!» diye çağırdı. Harun sese teaccüb ederek dönüp kim olduğunu sordu. Dediler ki «Şu mecnun Behlül». Harun perdenin kaldırılmasını emretti!. Halife perde arkasından konuşurdu. Ona sordu:

- Beni tanımadın mı?

- Tanımaz olur muyum

- Pekiyi ben kimim!

- Sen o kimsesin ki meşrikda birisi zulmetse, mağribde bir başkası bir iş yapsa, Allah bundan seni kıyamet gününde mes'ul tutacaktır.

Bu sözü düyunca Harun ağladı. Behlül'e:

- Benim halimi nasıl görüyorsun? diye sordu. Behlül:

- Halini Allah'ın kitabına arzediyorum, görüyorum ki «İyiler muhakkak suretde Naîm cennetindeler, kötüler de şüphesiz cahîm içindeler.» (İnfitar: 13-14)

- Pekiyi bizim amellerimiz ne merkezde?

- «Allah ancak muttakîlerin amelini kabul eder.» (Maide: 27)

- Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e yakınlığımız ne derecede?

- «Artık Sura nefholunduğu zaman onların arasında neseb diye bir şey kalmaz.» (Mü'minun: 101)

- Bize Resûlullah'ın şefaati yok mu idi?

«O günde Rahman'ın izin verdikleri ve sözlerinden razı oldukları müstesna kimseye şefaat faide vermez.» (Taha: 159)

Salih ameller işlemen lazım, amellerinde de ihlaslı bulunman gerek. Allah onu kabul eder, başka bir şeyi kabul etmez.

Yukarıdaki ayet-i celîlelerde beyan buyrulduğuna göre hiç bir kimse diğerinin amelinden hesaba çekilmeyecekdir. Herkes kendi amelinden hesaba çekilecekdir ve kendi amelinin karşılığını görecekdir.

Geçmiş babalarıyla, dedeleriyle iftihar ve onların yaptıklarından kendine pay çıkarmak da bir faide vermeyecekdir.