Allah Teâlâ buyuruyor:
“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, Allah’ın rızâsını kazanmak uğruna kendini satın alır. Allah bu kullarına çok merhametlidir. (Bakara, 207)
`
Bu âyet-i celîle Suheyb-i Rûmî -radıyallahu anh- hakkında nâzil olduğu rivâyet olunur.
Suheyb bin Sinan er-Rûmî -radıyallahu anh- Rasûlullah’ın arkasından hicret etmek üzere Medine’ye müteveccihen Mekke’den yola çıkmışdı.
Yüz yaşlarında idi. Kureyş müşriklerinden bir fırka onu takib etdiler. Beraberindeki Müslümanları öldürdüler.
Süheyb beraberinde bir mikdar okları bulunan gayet keskin bir nişancı idi. Müşriklere dedi ki:
«Ey Kureyş cemâati! Biliyorsunuz ki, ben sizden kimseye bir tecâvüzde bulunmadım. Fakat bulunacak olsam vallahi şu elimdeki oku adamın kalbine oturturum. Ve elimdeki oklarım bitinceye kadar bana yaklaşamazsınız. Oklarım bitdikden sonra ise geri kalanınızı şu kılıncımla temizlerim. Bana ondan sonra bir şey yapabilirsiniz.
Görüyorsunuz ben bir ihtiyar adamım. Aranızda bulunmaklığım sizin işinize yaramaz ki!
Benim Mekke’deki evimde bir miktar malım vardır. Gidin onu alın ve onun mukabilinde bana yol verin. Benim ebediyyen Müslüman olduğumu da bilin» dedi.
Suheyb’e yol verdiler.
Medîne-i Münevvere’ye vâsıl olduğunda onu ilk karşılayan Ebû Bekir es-Sıddîk -radıyallahu anh- oldu. Kendisine:
“Satışın kârlı çıkdı yâ Suheyb, mübârek olsun!” dedi.
Suheyb -radıyallahu anh-:
“Hangi satış yâ Ebâ Bekir?” diye sordu.
Ebû Bekir -radıyallahu anh-:
Allah Teâlâ’nın Suheyb hakkında inzâl buyurduğu bu âyet-i celîleyi haber verdi.
Suheyb çok mesrûr oldu.
Durum böyle olunca âyette geçen kelimesi «satın alma» mânasında kullanılmıştır. Zirâ durum satın alma şeklinde cereyân etmektedir. Çünkü Suheyb er-Rûmî malını vererek, canını müşriklerden satın alıp kurtarmıştır.
Şunu iyi bil ki, mü’minler canlarını kendi istekleriyle satarlar, mü’minin nefsinin değeri de cennettir.
Velî kullar (evliyaullah)’a gelince onlar da nefislerini kendi istekleriyle satarlar, ancak bunların nefislerinin değeri Allah Teâlâ’nın rızâsıdır. Bunlarla, öncekiler arasında bir çok farklar vardır.
O halde, Allah yoluna sülûk eden kişiye gerekli olan beşeriyyet vatanından çıkmak, akranların diyarından uzak kalmaktır ki, böylece hakîki mücâhid ve manevî şehid olabilsin.
Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuştur ki: “Gariblere müjdeler olsun.”
Bir başka hadis-i şerifinde de: “Kim garîb olarak ölürse, şehid olarak ölmüş olur.” buyurmuştur.
Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- gariblikle, halktan kesilip, Hâlık’a yönelmeye işâret etmektedir ki, bu da âdet ve arzularda halkın çoğunluğuna muhâlefetle olur.
İnsanın, kendisini tamamen Allah -celle celâlüh-’a verebilmesi için önce malı, sonra evlâdı, daha sonra da nefsi terketmesi gerekir. Bu sebeple Akıllı insan, Allah’ı çok çok zikretmelidir. Zirâ zikir, iç dünyanın temizlenmesine sebep olduğu gibi kalbin cilalanmasını da sağlar. Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
– «Allah -celle celâlüh-’ı çok anın ki, felaha kavuşasınız, umduğunuzu elde edesiniz» (Enfâl sûresi, 45)
Kulun Allah’a vâsıl olmasından daha büyük felah olabilir mi?
(Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Bakara Sûresi Tefsiri, s. 256-259)