En Hayırlı Ümmet

En Hayırlı Ümmet

Allah Teâlâ (c.c.) buyuruyor:

Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere gelince biz onlara elbette yollarımızı gösteririz. (Ankebût, 69) Yani, bizim hidâyetimiz, kulların mücâhedelerine bağlıdır, buyuruluyor. Ve yine:

Hakîkat insan için kendi çalıştığından başka (bir şey) yoktur. (Necm Sûresi / 39) âyet-i kerîmesi de yalnız maîşet-i dünyeviyeye münhâsır olmayıp, maişet-i uhreviyyeye de âittir.

Hadîs-i şerîfte:

Ulemâ, nebîlerin vârisidirler. (Buhârî, Müslim, Müsned, Keşfü’l-hafâ II-83) buyurulmuştur.

Âlim billâh olan, halkı, garazsız ve ücretsiz hiçbir menfaat mukâbili olmayarak livechillâh Hakk’a, şerîat-ı mutahharanın emirlerine dâvet eder. Nitekim:

Siz insanlar için (insanlığın fâidesi için gaybdan, yahut levh-i mahfûzdan seçilip) çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsizin, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız. (Âl-i İmrân, 110) buyurulmuştur.

Hiçbir peygamberin ümmeti, vâris-i enbiyâ mertebesine nâil olamamıştır. Yani, hiçbir peygamberin ümmetine emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker vazîfesi verilmemiş ancak bu vazîfe ümmet-i Muhammed’e tevdî ve ihsân buyurulmuştur.

Hadîs-i şerîfte:

Alim-i âmilin yüzüne bakmak ibâdet makâmına kâim olur. Haram olan şeylerden sakın ki, halkın en âbidi olasın.” buyurulmuştur.

Binâenaleyh, bir âlim-i âmil ve mürşid huzûrunda üç cihetten ibâdet vardır:

1- Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir.

2- Orada ikâmetle, ma’siyet etmemeğe sebât ve kef-i mahârim yani haramdan el çekmek vardır. Bu da bir ibâdettir.

3- Rızâullah maksadıyla gelip zikir ve fikir hizmetinde bulunmak da bir nevî ibâdettir.

Şah-ı Nakşibend hazretleri:

“Bizim Târikimiz sohbetledir.” buyurmuştur ki, Ebû Bekr Sıddîk -radıyallahu anh- tarîkidir.

Gerek Hazret-i Sıddîk ve gerekse bilcümle ashâb-ı kirâm -radıyallahu anhum- sohbet ile istifâza eylemişlerdir. Sohbetin terakkî ve tasfiye husûsusunda pek çok faydaları vardır.

Sahâbe-i kirâmın cümlesi âlimdi, fakat hepsi sülûk ve teslîk bilmezlerdi. Kendileri muhabbet-i Nebeviyye ve teveccüh-i Hazret-i Peygamberî ile Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olurlardı. Bu kâfî gelirdi.

Feyz göze görünmez. Meselâ, incir ve üzüm gibi meyve büyür ve güneşten istifâde ederse de kemâle gelinceye kadar güneşten gıdâ aldığını bilmez.

Bir sâlik feyz alır, terakkî eder. Fakat aldığı feyz ve terakkîsini bilemez. Çünkü feyz göze görünmez. Dünya seriu’z-zevâl ve fânîdir. Ukbâda ecr u sevâb ise ebedîdir.

Hadîs-i şerîfte:

Hayra delâlet eden o hayrı işleyen gibidir. (Keşfü’l-hafâ / II/480; el-Askerî’den) buyurulmuştur. Bir kimse bu hadîs-i şerîfin sırrına mâ-sadak olarak yüz kişiyi hayra delâlet etse, onların her birerlerine bir sevâb verilmiş ise, delil olana yüz sevâb verilmiş olur. İşte irşâda memur olanlar da bu noktada terakkî ediyorlar. Feyyaz-ı Mutlak hazretleri bilcümle ihvân-ı dînimizin medîne-i vücûdlarını mâ-i hayât-ı şeriatla iska ve kalblerine de zülâl-i feyz-i tarîkatla ihyâ buyursun. Âmin.

Nitekim bir kimse hamamda sıcağı hisseder, fakat, sıcaklık göze görünmez, lâkin eseri zâhirdir. Meselâ bir sâlik eğer, namaza ve diğer ibâdetlere başladığında kendisinde muhabbetullah, takvâ ve bir hafiflik hissederse, bu onun feyz aldığına işârettir.

Ramazanoğlu M. Sâmî, Musahabe-6, s. 135-141