Peygamber Efendimiz bütün sözlerine, hamdederek başlamıştır. Biz de Allah’a çokça hamdetmeliyiz, hamdetmek bütün ibâdetlerin sırrıdır. Cenâb-ı Hak hamdedenleri yerde gökte metheder. İbâdetlerin hepsinde hamd vardır, cennete gireceklerin başında da “Hammâdûn” yani Allah’a çok hamdedenler olacaktır. Allah’a hamdetmek, sözle olur, dille yapılır, ‘‘Elhamdülillahi rabbil âlemîn’’ diyerek olur. Duâların da en büyüğü ve efdali budur.
Yine hamd kalp ile yapılır. Kalbin Allah’ı anması onun zikriyle meşgul olması, Allah’ın nûru ile nûrlanması, Allah sevgisiyle dolması, kalbin hamd etmesidir. Kalp zikir ve nûr ile hamdederse, bütün sadır da bu hamde iştirak eder, rûh ve sır da hamde katılır ve sadır nûrlanır. Bundan başka bütün beden uzuvlarıyla da hamd yapılır. Kalpten ve lisandan gelen hamd nûru ile bütün beden uzuvları da nûrlanırsa, onlar da hamde iştirak ederler, akıl hamdeder fikir tefekkür eder, iç ve dış bütün âzâlar Allah’a hamdeder. Bütün hamd Allah’a âittir. Allah’a her zaman ve her halde çok hamdetmek mü’minin vazifesidir. Hamd Allah Teâlâ’yı övmek, şükür de O’na teşekkür etmektir. Allah’a çok şükretmek bütün şekilleriyle ibâdettir. Allah’ın verdiği sayısız nimetlerden dolayı Hâlık’ı zü’l-celâle teşekkür etmek her insanın vazifesidir. Hamd; mü’min için büyük bir ibâdettir.
“Tövbekârlar, ibâdet edenler, hamdedenler…” (Tevbe Sûresi,112) âyetiyle mü’minler hamd ve ibâdet vasıflarıyla medholunup müjdelenmişlerdir. Allah’a şükür de hem lisan hem kalp hem de bütün beden ile olur. Ayrıca mal ile de şükürde bulunmak şarttır. Hazret-i Peygamber Efendimiz, şükretmek için uzun uzun namaz kılmış, rükû ve secdeler yapmış; “Ben de Rabbime şükreden bir kul olmak istiyorum.” buyurmuşlardır. Onun için ibâdetlere devamlı olmalı ve Allah’a şükürden geri kalmamalıdır. Buna dair şöyle bir kıssa vardır:
Geçmiş peygamberlerden birine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş: Filan yerdeki kuluma söyle ki, ömrünün yarısında zenginlik vereceğim, yarısında da fakirlik vereceğim, böyle takdir ettim. Yalnız önce veya sonra olmasını kulumun arzusuna bıraktım, ona sor, hangisini önce vereyim? Fakirliği mi? Zenginliği mi?
O kimse de zevcesine sordu, “Hangisini önce isteyelim?” dedi. Zevcesi; “Önce zenginliği isteyelim!” dedi. O zât da; “Hayır, önce fakirliği isteyelim, gençliğimizde nasıl olsa katlanırız, fakat ihtiyarlığımızda fakirliğe katlanamayız, o zaman zenginlik daha iyi olur.” dedi. Allah’a değil de, zenginliğe güvendi. Zevcesi ise; “Biz önce zenginlik isteyelim, bir şartla ki; mâdem zengin yaşayacağız, bizde zenginliğimizden bütün yoksullara, yediğimizden yedirelim, giydiğimizden giydirelim, herkesi faydalandıralım. Bu şekilde şükrederek zenginliği önce yaşayalım.” dedi. Bunun üzerine zevcesinin şartıyla önce zenginliği istemeye karar verdiler. Zenginliklerinden hep yedirip içirdiler, tasadduk ettiler, herkesi faydalandırdılar, fukaranın gönlünü hoş ettiler, muhtaçları sevindirdiler. Bundan Cenâb-ı Hak da çok hoşnut ve râzı oldu, vaktâki zenginlik bitti, fakirlik başlayacağı zaman geldi, Allah Teâlâ şöyle ferman etti: Mâdem bu kulum nimetlerimden herkesi faydalandırdı, yoksullarımın gönlünü hoş etti, ben de onlar hakkındaki fakirlik hükmünü tebdil ettim, ömürlerinin hepsini zenginlikle hükmettim, fakirliği kaldırdım, artık onlara fakirlik yoktur, dedi. İşte şükretmek…
Mahmud Sâmî Ramazanoğlu-Bayram Sohbetleri, s.13-