Allah Teâlâ buyuruyor:
"Ey iman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin helâl olarak en temiz olanlarından yeyin. Allah'a şükredin. Eğer hakîkaten O'na kulluk ediyorsanız." (Bakara Sûresi: 172)
Ebu Hüreyre -radıyallahu anh-'den mervidir ki,
* "-Nas üzerinde bir zaman gelecektir ki, bir kimse helâldan mı haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermeyerek alacaktır." (Buhari) buyurulmuştur.
* "- Haram lokmadan beslenen büyüyen vücûd-ı insana nâr-ı cehim daha evlâdır." (Münâvî) buyurulmuştur."
* "- Haram lokma yiyen kimsenin kırk gece namazı kabul olunmaz, kırk günde duasına icâbet olunmaz." (Râmuz)
* "- Bir zaman gelecek ki, insanlardan ribâ yemeyen kalmayacak. Ribâ yemese bile onun tozu toprağı ona isabet edecek." (Râmuz)
İmam-ı A'zam Ebû Hanife'nin bir kimsede alacağı vardı. Bir cenâze namazına vardı. O alacaklı olduğu borçlunun duvarı gölgesinde durmaktan sakındı. Eğer alacağım olan bu kimsenin evinin gölgesinde oturursam ribâdır. Riba ise haramdır. dedi.
Abdullah bin Mübarek, Bağdad şehrine geldi pek pahalı bir atı vardı. Bir yerde namaza durdu. Atını da salıverdi. Namazda iken at bir ekine girdi. Haram olan ekini yediğinden o ata binmedi orada koydu. Kendi yoluna devam etti gitti.
Yusuf-ı Esbat'a, anasından yetmiş bin kızıl altın miras kalmıştı, o para tayyib olmadığından hiç bir akçesini kabul etmedi.
Sâlim akıl sâhibi bir mü'mine yaraşan dünyâ ziynetine kapılmayıp ondan ancak helâl ve tayyib, yani haramdan uzak ve temiz olanını tedârik etmeye çalışmalıdır.
Hasan Basri der ki: Helâl ve tayyib demek, kıyâmet gününde bir suale ma'ruz bırakılmayacak rızık demektir. İşte mü'mine gereken budur.
Hadîs-i Şerifde:
"Allah tayyibdir. Ancak tayyib olanı kabul eder." buyurulmuştur.
İlim ve hikmet ancak helâl lokmadan zuhur eder. Aşk ve kalb rıkkati ancak helâl lokmadan husûle gelir. Yersiz gadab, haramlara meyil, mübahlara düşkünlük de haram ve şüpheli lokmalardan zuhûra gelir. Hülâsa olarak, lokma helâl ve tayyib ise sâlih amel, helâl ve tayyib değilse fâsid amel zuhûra gelir. Cenâb-ı Hak âyet-i celîlede: "Ey Rasûller! Tayyîb şeylerden yeyin ve sâlih amel işleyin!" (Mü'minûn Sûresi: 51) buyurmuştur.
Ey oğul!
Cenâb-ı Hakk'ın inayetiyle sana genç yaşta tevbe ile mânevîyata yönelmek nasib olmuştur. Cenâb-ı Hakk nefis ve şeytandan sana bu tevbe üzerine sebat müyesser eylesin. Bu yolda mesafe kat'etmek için mubahın bile fazlasından sakınarak zaruret miktarıyla yetinmek gereklidir. Bu zaruret miktarının ölçüsü de kulluk vazifesini îfâya muktedir olacak kadardır. Meselâ yemekten gaye ibadete kuvvet kazanmak; giyinmekden maksat setr-i avret ve sıcak ile soğuğun tesirinden korunmaktır.
Nakşbendi yolunun büyükleri azîmetle ameli ihtiyar eylemişler ve mümkün mertebe ruhsattan sakınmışlar.
Kişinin hayırlı amel kazanacağı zaman gençlik yıllarıdır. Yiğit odur ki vaktini kaçırmadan fırsatı ganimet bilir. Zira muhtemeldir ki, ihtiyarlık zamanına ulaşamaz. Ulaşsa bile imkân ve iktidar bulamaz. Bu yüzden fırsat zamanı, ancak kuvvet ve iktidarın elinde bulunduğu günlerdir. Maîşet derdi evlâd u iyal endişesi hiç bir zaman ibâdeti tehir sebebi olamaz. Nitekim Peygamberimiz "Yarın yaparım diyenler helâk oldu" buyuruyor.
Dünya işlerini yarına bırakıp da bugünü ahiret ameliyle geçireceklerse ne âlâ. Değilse kaçırılan zaman geri gelmeyecektir. Gençlik devresi nefs ve şeytanın şiddetiyle istilâ edildiğinden az amele çok ecir vardır. Sadece nefsin istilâsı devrinde ise ecir o derece değildir. Nitekim bir dönüm yer düşman istilâsı zamanında süvariler için pek kıymetlidir. Ama düşman şerrinden emin olunduğu zaman o itibar kalmaz.
İnsanın yaradılışının hikmeti, yemek, uyumak ve boş vakit geçirmek değil, ubûdiyet vazifelerini îfâ ile mütevazıâne Hakk'a iltica etmektir. Şer'-i Şerifin emrettiği her ibadetin edâsından maksad kulların menfaat ve maslahatlarıdır. Yoksa Allah'ın bunlara bir gûnâ ihtiyacı mevzûbahis değildir. Hakk Teâlâ müstağni olduğu halde kullarını emir ve nehiylerle yüceltmiş ve yükselme yolları açmıştır. Biz âcizlere düşen bunların şükrünü tâm olarak ifâ eylemektir.
Dünyevî mevki sahipleri bile kendi emirleri altında bulunan bir kimseye bir hizmet emrettiğinde hizmet ne kadar ağır olsa da o kimse "bu işte âmire aid bir fayda vardır" diye âmirinin emrini aziz bilip memnuniyetle tam yerine getirmek ister. Acaba Cenâb-ı Hakk'ın azametini bunların nazarında daha kemter midir ki, onun ahkâmına imtisale gayret sarfetmezler.
Hak Sübhanehû ve Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de "Allah onların her yaptığını görücüdür." (Bakara; 96) buyurmaktadır. Çirkin bir fiili işleyen kimse o fiili işlerken sıradan bir kimsenin bile kendini görmesini istemez ve gördüğünü hissettiği an onu işleyemez.
Aklı başında olan kimse bu dünya-yı mebgüzaya harîs olmaz ve Cenâb-ı Kuds-i Hudâvendi -celle sultanühû-'ye olan devâm-ı ikbal sermayesini elden bırakmaz. Düşünmek gerekdir ki, âhireti verip mukabilinde dünyayı almak ne ziyanlı bir alış-veriştir. Hak Süphanehû ve Teâlâ'dan halka yüz çevirmek sefâhet ve cennettir. Dünya ve âhireti cem' eylemek her ikisini de ma'mûr edebilmek ise ne güzeldir. Nitekim Hazret-i Ali: "Dünya ile âhiret bir arada olduğu zaman ne güzeldir. Allah ahiretsiz dünyayı mubarek eylemez." buyurmuştur.
(Ramazanoğlu Mahmut Sâmî Musâhabe - 6, s. 61-64, 66 Bakara Sûresi Tefsiri s. 223)