Sûre-i Nahl'de Cenâb-ı Hak buyuruyor:
"O kimseler ki onlara düşmanları tarafından zulm olunduktan sonra Allah'ın rızâsını tahsil için hicret ettiler; elbette biz onları dünyada güzel bir makamda iskân eder ve rızık veririz. Eğer hicret eden kimseler bilmiş olsalar onlar için âhirette hazırlanan ecir daha büyüktür. Zulümden sonra hicret eden o kimseler ki onlar müşriklerin ezâlarına sabrettiler ve ancak Rablerine itimad ettiler. İşlerinin küllisini Allah'a tefviz etmek de âdetleridir." (Nahl: 41-42)
Bu âyet-i celilede: Hicret ile murad;Cenâb-ı Allah'ın rızâsını tahsîl ve dinini muhâfaza için vâki olan hicretir.
Binâenaleyh, Cenâb-ı Allah'ın rızâsının gayri veya dininin muhâfazası maksadından gayri maksadlarla bir beldeden diğer bir beldeye nakil kabilinden olan hicretin nazar-ı şer'îde bir kıymeti yoktur.
Din uğrunda hicret eden muhâcirini Cenâb-ı Hak sabr u sebât ve bir de tevekkül-i tâm ile senâ etmiştir. Binaenaleyh dînini muhâfaza için hicret etse gerek rızık ve gerekse rahatlık hususunda zahmet çekmeyeceğine bu âyet-i celîle delâlet etmektedir.
Hülâsa; Dini muhâfaza için hicret eden kimsenin dünyada envâ-ı haseneyi câmi' bir mekâna iskan olunacağı ve âhirette dahi daha büyük ecre ve âli derecelere nâil olacağı ve onların son derece sabık ve tevekkül sahibleri olduğu ve eğer muhâcerette olan faziletin hakikatini bilmiş olsalar daha ziyâde sabır ile ibadete sa'y ve gayret edecekleri bu âyetten istidlâl olunmaktadır.
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadis-i şerifinde:
"Bir kimse dini sebebiyle bir arza hicret ederse velevki firâr edip hicret ettiği mesâfe eski beldesine bir karış olsun o kimse için cennet vâcib olur. Refiki, pederi İbrâhim ve Muhammed -aleyhisselâm- olur." buyurmuştur.
Hicret niyetiyle bir hatve (adım) atmak cennete nâil olmak için kâfi geliyor. Ne lutf-i
ilâhi! Elhamdülillah...
Hicretin; mühim bir mes'ele olduğuna ve hicreti terketmek muhâtaralı olduğuna ve hatta âciz ve muztar olan bile dâima fırsata muntazır olmak ve bulunduğu mahalden emin olmamak ve kalbi hicrete mualla olması lâzım olduğuna işaret vardır.
Sûre-i Nisâ'da Hak Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor:
"Eğer bir kimse fisebilillah muhâceret ederse yeryüzünde hayr-ı kesir ve bolluk bulur. Ve eğer bir kimse Allah Teâlâ'nın rızâsını taleb ve resûlüne itâat için hicret edici olduğu halde hânesinden çıkar da sonra yolda matlubuna kavuşmadan mevt erişirse yani ölürse onun ecri muhakkak Allah Teâlâ üzerine olur. Allah Teâlâ kullarının günahlarını setredici ve hicretlerine sevab ihsan etmekle merhamet buyurucudur." (Nisa; 100)
Fisebilillah hicret; Cenâb-ı Allah'ın dinini ikâme ve resûlüne muâvenet ve sünnetini ihy etmek maksadıyla vaki' olan hicrettir.
Hicrete mânî olan başlıca iki sebeb vardır:
1-İnsanın vatanında olan alâkası ve mümkün mertebe rahat ve refâheti sebebiyle vatanından ayrılırsa bir takım mihnet ve meşakkate ve maişet darlığına dûçâr olarak sefil olacağını teemmül etmesi.
Cenâb-ı Hak azze ve celle Hazretleri bu teemmüle mukâbil rızk-ı kesîr ve vüs'at-ı maîşete nail kılacağını beyân ile cevab vermiştir.
2-İkinci sebeb de: Matlûbuna vâsıl olamamak korkusudur, ki buna da Cenâb-ı Hak Hazretleri "Cenâb-ı Allah'ın ve Resûlünün rızâsını talep etmek üzere evinden muhâcir olarak çıktıktan sonra yolda vefat eden kimsenin ecrinin noksan olmayacağını" beyân ile cevab vermiştir.
Hulâsa; niyyet-i hâlisa ile beldesinden çıkan kimse maksadı olan beldeye varır ve ömrü vefâ ederse pek çok vüs'at bulacağı ve düşmanlarını hakir ve zelil kılacak nimetlere nâil olacağı ve ömrü vefâ etmez ve maksadı olan beldeye varmaksızın yolda vefât ederse hicretinin noksan olmayacağı ve hicretinden dolayı vâki' olan kusurunu Cenâb-ı Allah'ın mağfiret ve rızk-ı vâsi'le merhamet buyuracağı bu âyetten müstefad olmaktadır (anlaşılmaktadır).
ÖĞÜTLER
* Zekât'da bir tahâret (temizleme) vardır. Bir servetin içinde fukara hakkı bulunursa bu hak o mal için âdeta manevî bir lekedir.
* Bütün edyanda (dinlerde) ebnây-ı cinsine (oğullarına, akrabalarına, insanoğluna) karşı yardım ve teâvün emri olduğu gibi bizim âli olan (yüce) dinimiz, dini mübini İslâm da bu teâvün ve bu vecîbeye pek yüksek ve müstesna bir mevki bahşederek zekâtı, farz kılmıştır. Hiç bir dinde bu husustaki ulviyyet ve fazilet bu derecede tezâhür etmemiştir (meydana çıkmamış, görülmemiştir).
* Zekât malı habâsetten, nefsi de pintilikten temizler.
* Zekâtını vermeyen zengin, kıyamet günü şefaât-i Nebevi'ye iltica ettiğinde: Sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz: Ben size hükm-ü ilâhiyi tebliğ ettim. Şimdi sizin azabınızı tahfife me'zun değilim buyuracaktır.
* Duâ; insanların muhtaç oldukları şeyleri Cenâb-ı Hak'tan tazarru ve niyaz ederek kemâl-i tevâzu ile istirham edip istemeleridir. Duâ, belânın nüzülünü (inmesini, gelmesini) men'eyler ve nâzil olanı tahfif eyler.