İbâdet ve Ubûdiyyet

İbâdet ve Ubûdiyyet

Fatiha süresi 5. ayetinde şöyle buyurulmuştur:

"Ancak sana ibadet ederiz, ancak Sen'den yardım dileriz. İbâdet ve ubûdiyetimiz ancak Sana'dır, istianemiz ancak Sen'dendir."

İbâdet: Cenab-ı Hakkı ta'zim suretiyle niyyete bağlı olarak ve emredildiği şekilde yapılan taattır. Gafletsiz namaz, gıybetsiz oruç, başa kakmasız sadaka, riyasız hac, süm'asız (l) gaza ve cihad, usanmasız zikir, "İbâdet" kısmına girer ki, Allah'ı tazim, halis niyyet ve emir olduğu şekilde yapmak şarttır.

Ubûdiyyet: En umumi manasıyla, Cenab-ı Hakkın her takdirine rıza ve teslimiyettir. İzhar-ı tezellüldür. Husumetsiz rıza, şikayetsiz sabır, şüpheden uzak bir yakın, dönüşü olmayan yöneliş ve tevakkufsuz rıza-i ilahiye vusul "Ubûdiyyet" kısmına girer.

İbâdet, Ubûdiyyet mefhumu içinde olan huzû ve huşûun ve Cenab-ı Hakk'ı tazimin en son derecesidir.

İmam-ı Gazali'nin "El-Erbain" nam eserinde tasnif etdiği üzere ibadetler on kısımdır.

Namaz, zekat, oruç, hac,Kur'an okumak ve her halinde Allah'ı zikretmek, helal rızık kazanmak, müslümanların haklarının îkamesine çalışmak, kardeşlik hukukuna riayet etmek, iyiliği emir ve kötülükten nehyetmek ve sünnet-i seniyyeye ittiba etmektir. Bunlar Peygamberimize ittiba olup saadetin anahtarlarıdır. Muhabbetullah ancak bununla belli olur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ibadet, emredicisini ta'zim suretiyle memur bulunduğu fiili emrolunduğu veçhile yerine getirmektir. Çünkü ibadet, kulun kemal-i tezellül, huzû ve huşu ile Rabb-ı Teala'ya kudretinin yetdiği kadar ta'zimini ifa etmekdir. Onu ta'zimin nihayeti ise ibadeti ancak ve ancak Allah Teala'ya hasreylemekdir. Bu da gönülden masivayı çıkarmaksızın mümkün olmaz. Çünkü kalbinde masiva bulundukça ta'zim olabilirse de layık-ı veçhile olamaz, elbette noksan olur. Binaenaleyh şan-ı uluhiyyete layık bir ibadet, masivadan feragat ve tecerrüd-i tam ile yapılan ibadettir.

İbâdet, Allah'ın razı olduğu şeyi yapmak,

Ubûdiyyet, Allah'ın yaptığına razı olmakdır

Müfessirînin beyanlarına nazaran bu ayet-i celile hem tevhid-i rubübiyyete, hem tevhid-i ubüdiyyete delalet etmektedir. Tevhid-i rubübiyyet Allah'ın vahdet-i zatiyye ve hakikiyesini kabul. Tevhid-i ubudiyet ise bu sayede bir vahdet-i ictimaiyyenin teşkili için bir teahhüddür (Birliğin sağlanmasıdır).

Hem, cemaat kuru bir kalabalık değil, ruh-ı vahidle (tek bir ruh gibi) hareket edebilen bir heyet-i muntazama-i vahdaniyye (disiplinli bir birlik) demekdir. Ki cemaatin teşekkülü bir ruh ve misak-ı ictimaiye bağlıdır. Bu içtimaî mîsak ise söylemekde olduğumuz "Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz" gibi cümlenin vicdanından fışkıran bir ahd ve mukavele ile teşekkül edecekdir.

İşte Cenab-ı Allah da evvela bu akdi Habib-i kibriyası Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin kalb-i risalet penahilerine vahy ile yaptırmış ve bu misakı onun vicdan-ı ictimaisiyle lisan-ı ubûdiyyetine takrir etdirmiştir. Binaenaleyh "Ancak sana ibadet ederiz, ancak senden yardım dileriz" ahd ü misakını tam manasıyle söyleyebilen sadık ve musaddak abd-i ekmel ancak Hatemü'l-Enbiya Efendimizdir. Bu münasebetle asıl Makam-ı Ubûdiyyet ve abdiyyet O'nundur. Bunun için kelime-i tevhid ve onun abdiyyetinin ve risaletinin beyan edildiği kelime-i şehadet düstur-ı imanı teşkil eder.

Her asırda onun sünnetine ittiba ile onun muktedisi olabilen cemaat-i islamiyye bu akd-i ubûdiyyeti (kulluk sözleşmesini) hakkıyla söyleyebildikleri devirlerde Allah'dan başkasına boyun da eğmemişler. O'ndan gayriden istiane de etmemişlerdir. Çünkü izzet ve şeref ancak Allah'a kul olabilmektedir.


Dipnotlar: l. Süm'a: Bir ibadeti Allah rızası için değil, insanlar duysun diye yapmak ve insanların duymasından zevk almak.