Allah Teâlâ buyuruyor;
"O hanginizin ameli daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan evvel ise arşı su üstünde idi. Andolsun ki, "ölümden sonra muhakkak yine diriltileceksiniz" desen kâfir olanlar mutlaka, "Bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değildir," derler." (Hûd Sûresi: 7)
Beyzâvî'nin beyânına nazaran, Cenâb-ı Hakk'ın mülk ü saltanatı sâir mahlûkatı halk etmeden evvel su üzerinde câri idi. Buna göre arşdan sonra yaradılan sudur.
"Sizin hanginizin amelinin daha güzel olacağını imtihan etmek için" demek, sizi, imtihanınıza sebeb olacak kimselerin muamelesine tabi' tutup imtihan edecek, hanginizin amelinin en güzel olduğunu ve kimin ihsan erbâbı, kimin isâet ehli olduğunu meydana koyduktan sonra sevab ve îkab olarak mücâzatda bulunacaktır.
Bu sebebden dolayı Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu âyet-i celîleyi, hanginizin aklının en güzel olup haramlardan titizlikle kaçınacağını ve Allah'a itaatte ne derece gayret göstereceğinizi imtihan etmek için, diye tefsir etmişlerdir.
Kalbin ve kalıbın kendilerine mahsus amelleri vardır. Kalb, nasıl kalıbdan üstün ise onun ameli de kalıbın amelinden üstündür. Ma'rifetullah kazanılmadan sâlih amel işlemek mümkün olamıyacağı cihetle kullara vâcib olan bunun yolunu tutmaktır. Bunun nazarî yolu, san'atının incelikleri üzerinde tefekkür, amelî yolu ise O'nun emirlerini tutmak, nehiylerinden kaçınmaktır. Çünkü emirleri ve nehiyleri anlamadan ibâdet ve tâat olmaz.
İbtilâ iki kısımdır; saîdlere mahsus olan kısmı, şakîlere mahsus olan kısmı.
Saîdlere belây-ı hasen vardır. Bu, saîdin, mükevvenâtı matlûb ve maksûd-ı aslî olarak kabûl etmeyip bunu Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını tahsil yolunda vesile kıldığı masivâyı mevlâsının izniyle, O'nun emir ve nehiylerine riâyetle kurbiyyete, tahsil-i kemâlâta vesile olarak kabul ettiği sebebiyledir. Böyle yapanın ameli ahsendir.
Şakîlere ise belâyı seyyie vardır. Çünkü şakî, mükevvenatı matlubu ve maksûd-i aslîsi kabul etmekle şehevâtına ve behîmî arzularına mukayyed kalır ve hırs ateşinden kurtulamaz. Kaybettiği arzularından dolayı yanar tutuşur. Allah'ın kendisine ihsan ettiği ibâdet taat kuvvetini ve kurbiyyetine vesile olacak amellerini fanî maksadlarına ve şehevat-ı nefsaniyyesinin tatminine kullanır. Böyle yapanın ameli de seyyie olur.
İnsanın niyeti dört vasıfdan hâlî olmaz:
1- Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey dünyâ ise bu kimse niyyeti ve ameli kötü kimsedir.
2- Dilinden düşmeyen şey âhiret, gönlünden çıkmayan şey dünyâ ise bu kimse de niyyeti ve ameli kötü kimsedir.
3- Dilinden ve gönlünden eksik olmayan şey âhiret ise o kimse niyyeti ve ameli güzel kimsedir.
4- Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey Allah Teâlâ'nın rızâsı ise bu kimse de niyyeti ve ameli en güzel olan kimsedir.
Bunlardan birincisi kâfirlerin hali, ikincisi münâfıkların, üçüncüsü ebrârın, dördüncüsü de mukarrebinin halidir.
Hak Sübhanehu ve Teâlâ mukarrebinin ahvaline ibâreten, diğerlerinin hallerine de işâreten buyuruyor ki:
"Biz, yeryüzünde olan mevcudâtı yeryüzü için ziynet kıldık, onların hangisinin amelinin güzel, en güzel olacağını imtihan edelim diye.
Bundan sonra biz onun üzerinde olan şeyleri elbette kupkuru bir toz-toprak haline getireceğiz." (Kehf sûresi, 7-8)
Yine Hûd Sûresinde:
"İnsana cânibimizden bir rahmet ve nimet tattırıp sonra bunu kendisinden soyup alırsak and olsun (o anda) o (Allah'ın fazlından) ümidini kesmiş bir adam (evvelki ni'meti tamamen unutmuş) bir nankördür.
Şâyet kendisine dokunan bir dertten sonra ona ni'meti tattırsak andolsun diyecek ki, kötülükler benden bir daha gelmemek üzere uzaklaşıp gitti. Çünkü o (bu anda) şımarmıştır. (Halka karşı) böbürlenen bir kimsedir.
(Dertlere, sıkıntılara) göğüs gerip de güzel güzel amel ve hareketlerde bulunanlar böyle değil. Günahlarını yarlığamak ve büyük mükâfat işte bunlar içindir." (Hûd sûresi 9-11)
Bu âyet-i celîlede Cenâb-ı Hak, kullarına ni'met tattırmağı zât-ı kerîmine, zararlara duçâr olmağı ise zât-ı celîline değil, insanın nefsine izâfe etmiştir. Şu sebebden ki Cenâb-ı Hak kullarını îkaz ile murâd-ı sübhanîsinin ilk maksadının kullarına hayır ulaşdırmak, kendi lûtfundan ni'metler ulaşdırmak olduğunu beyân buyurmuş, kula şerrin dokunması ise ancak kulun nefsinin şumluğundan ve halinin fesadından dolayı mücâzat ve intikam olarak geldiğini beyân eylemiştir. Diğer ayet-i celîlede:
"Sana gelen bir güzellik, bil ki Allah'tandır. Sana gelen bir kötülük ise, bil ki nefsindendir." buyurulmuştur. (Nisâ sûresi 79)
Bilesin ki, ni'met geldiğinde ferâhlanıp ni'met vereni unutmak gafillere mahsus bir ferahlanmadır.
Çünkü Cenâb-ı Hak Azze ve Celle lizâtihi mahbubdur, in'am ve ihsânından dolayı değil, onun ni'metleri de kendi katında mahbub olduğu için mahbubdur, O'nu ve in'amlarını O'nu sevdiğimiz için severiz.