Allah Teâlâ buyuruyor:
"İnsanlardan öyle kimseler vardır ki onun şu dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve bir de kalbindekinin doğruluğuna Allah'ı şâhid tutar. Düşmanların en azgını olduğu halde bunu yapar. O, bir işbaşına geçti mi, yeryüzünde fesâd çıkarmağa, tarlayı ve nesli helâk etmeğe çalışır. Allah fesâdı sevmez ki!
Ona: "Allah'dan kork!" denildiği zaman onu bir kibir tutar, daha fazla günâh işlemeğe çabalar. İşte ona ancak cehennem yetişir. Orası ne kötü yataktır.
İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah'ın rızâsını kazanmak uğruna kendini satın alır. Allah bu kullarına çok merhametlidir.
Ey îman edenler! Hep birden cümleniz sulh ve selâma girin, şeytanın adımlarını ta'kib etmeyin, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Size bunca âşikâr deliller geldikten sonra yine kayarsanız bilin ki şüphesiz Allah her şeye mutlak galiptir, her işinde hikmet sâhibidir.
Onlar ille Allah'ın buluttan gölgeler içinde meleklerle birlikte kendilerine gelivermesine ve işlerinin bitirilivermesine mi bakıyorlar. Halbuki bütün işler Allah'a döndürülecektir." (Bakara sûresi; 204-210)
İbn-i Mes'ûd -radıyallahu anh- demiştir ki: Allah -celle celâlüh- nezdinde günahların en büyüğü, kula, "Allah'tan kork!" denilip te onun, "Sen, kendine bak" demesidir.
Hazret-i Ömer -radıyallahu anh-'e: "Allah'tan kork" denildiğinde, Allah'a boyun eğerek, yanağını yere koymuştur.
Yukarıdaki:
"İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, Allah'ın rızâsını kazanmak uğrunda kendisini satın alır. Allah bu kullarına çok merhametlidir" meâlindeki âyet-i celîle'nin Suheyb-i Rûmi -radıyallahu anh- hakkında nâzil olduğu rivâyet olunur. Suheyb er-Rûmî, malını vererek, canını müşriklerden satın alıp kurtarmıştır.
Şunu iyi bil ki, müminler canlarını kendi istekleriyle satarlar, mü'minin nefsinin değeri de cennet'tir. Velî kullar (evliyaullah)'a gelince onlar da nefislerini kendi istekleriyle satarlar, ancak bunların nefislerinin değeri Allah Teâlâ'nın rızâsıdır.
Kulun, halktan Hâlika yükselmesi gerekir. Nefsi için ihtiyac-ı tâmmeden, Hakka (Allah'a) bağlanarak tam zenginliğe ermesi icâb eder ki, böylece bütün hayırları elde eder ve bütün felâketleri önler. Kul, Allah'a koşup, cemâline vâsıl olduğu zaman ve celâlini müşâhedeye daldığında, Allah'ın -celle celâlüh-:
"Sen, Allah de (geç) ve sonra onları bırak ki, daldıkları batakta oynaya dursunlar" kavlinin sırrını görebilir.
İnsânın, kendisini tamâmen Allah -celle celâlüh-'a verebilmesi için: Önce malı, sonra evlâdı, daha sonra da nefsi terketmesi gerekir. Bu sebeple akıllı insan, Allah'ı çok çok zikretmelidir. Zira zikir, iç dünyanın temizlenmesine sebep olduğu gibi kalbın cilalanmasını da sağlar. Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
"Allah -celle celâlüh-'ı çok anın ki, felâha kavuşasınız, umduğunuzu elde edesiniz" (Enfal sûresi, 45)
Kulun Allah'a vâsıl olmasından daha büyük felâh olabilir mi?
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler, hep birden sulh ü selâmâ girin. Şeytanın adımları ardına düşmeyin..." (Bakara, 208) Yani Allah'a teslîm olun, gizli ve âşikâr tamâmen ona itâat edin.
Rivâyet edilir ki: Abdullah ibni Selâm ve arkadaşlarının Tevrât hükümlerinden, cumartesiye saygı, develerin etleri ve sütlerini haram kabûl etme gibi bazı şeylere bağlılıkları devam ediyor ve bunlardan vazgeçmemenin İslâm'da da mübâh olduğunu zannediyorlardı. Bu inanış her ne kadar kendi şeriatlarında vacip ise de, daha önceki âdetlerden ayrılmak kendilerine garip geldiği için bunun helâlliğine inanarak bu inanç üzere devam edip dediler ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! Tevrat da Allah'ın kitâbıdır. Bize müsâade et de, gece namazımızda ondan okuyalım." Bunun üzerine Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:
"Neshedilen hiç bir şeye iltifât etmeyin, kendi te'lif ettiğiniz şeyleri bırakın, bunları bırakmayı bir gariplik sebebi saymayın. Zira Hak'la (Allah ile) berâber gariplik olamaz. Bu ancak şeytânın süslemesidir. Şeytânın adımları ardına düşmeyin. Zirâ o, sizin apaçık düşmanınızdır."
O halde mü'min, Allah'ın emirlerine boyun eğmeli, hevâ hevesten ve şeytânın izlerine tâbi olmaktan sakınmalıdır.
Şunu iyi bil ki; Allah'ın "Ey îman edenler! Hep birden İslâm'a girin" kavlinde bir umûmi, bir de husûsi mâna vardır: Umûmi mânâ, îman eden bütün mü'minlere şâmil bir hitabdır. Yani, ey mü'minler! İslâm'ın zâhiri ve batınî şartları içerisine girin.
Husûsî mânâya gelince, bu da insânın şahsıyla birlikte bütün zâhiri ve bâtinî uzuvlarına yapılan hitâbdır. İnsan, bilfiil, bütün azâları ile İslâm'a girmelidir. Göz bakarken, kulak duyarken, ağız yerken, el tutarken ve ayak yürürken Allah'ın emrine tamâmen teslim olmalı, nehiylerinden sakınmalıdır. Hatta mâ-lâ yâ'ni'yi (kendini ilgilendirmeyeni) tamâmen terketmelidir.