Allah Teâlâ buyuruyor:
"Onlar îman edenlerle buluşdukları zaman "inandık" derler. Şaytanları ile yalnızca başbaşa kalınca da "emin olun biz sizinle berâberiz, biz ancak onlarla istihzâ edicileriz" derler.
Asıl Allah onlarla istihzâ eder ve taşkınlıkları, azgınlıkları içinde serseri dolaşmalarına mühlet verir. (Bakara Sûresi: 14-15)
Rivâyet olunduğuna göre Abdullah bin Übeyy denilen münafık ve yoldaşları bir gün dolaşmağa çıkmışlardı. Bu esnâda sahabe-i kirâm -radıyallahu anhüm- hazaratından bir cemaâtle karşılaşdılar. İbn Übeyy:
- Bakın şimdi şu süfehâyı sizden nasıl def ederim! dedi ve sahabîlere yaklaşarak Ebû Bekir -radıyallahu anh-'ın elini tutdu, ve sitayişle dedi ki:
- Merhaba ey Sıddîk! Benî Temîm'in Efendisi, ehl-i İslâm'ın önde gideni, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile mağarada ikinin ikincisi canını ve malını Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e bezleden insan!
Sonra Ömer -radıyallahu anh-'ın elini tutarak:
- Merhaba ey Benî Âdiyy'in efendisi, merhaba dîninde kavî olan, Fârûk! Canını ve malını Resûlullah'a feda eden zât! dedi.
Sonra Ali -radıyallahu anh-'ın elini tutarak:
- Merhaba ey Resûlullah'ın amcasının oğlu ve dâmâdı! Resûlullah'dan sonra Benî Haşim'in efendisi! diye hitabda bulununca: Ali (r.a.) ona:
- Ey Abdullah! Allah'dan kork ve münâfıklık etme! Çünkü münâfıklar Allah'ın yarattıklarının en belâlısıdır! dedi. Abdullah bin Übeyy ona mukabeleten:
- Yavaş ol ya Eba'l-Hasen! Nasıl olur da bana bu lâfı söylersin? Vallahi bizim îmanımız da sizin îmanınız gibi, tasdîkımız sizin tasdîkınız gibidir, dedi.
Sonra İbn Übeyy müslümanlardan ayrılıp yoldaşlarıyla yalnız kalınca: "Yaptığımı nasıl buldunuz? İşte siz de onlarla karşılaştığınız vakit benim yaptığımı yapın. Onların yüzüne gülüp medhiye düzün!" diye tavsiyede bulunması üzerine münafıklar: "İçimizde sen bulundukça biz bir zarar görmeyiz." dediler.
*
Müslümanlar dönüp Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına vardılar, İbn Übeyy'in yaptığını haber verdiler. Bunun üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu: "Onlar şeytanlarıyle yalnız kaldıkları vakit biz sizinle berâberiz, onlarla istihzâ ediyoruz" derler. Şeytanlarıyla yani înad ve temerrüdde şeytanlar misillû arkadaşları, küfürde kendilerine ortak olanlar, münafıkların reisleri, büyükleri, yahud en fazla gizlenebilenleri demektir.
Münafıklar, çeşitli renklere girerek, müslümanlardan gözüküp menfaatleri için onları istismar ederler ve adamlarına, "Biz sizinle berâberiz, onlarla ancak istihzâ ediyoruz derler" ve onların bu istihzâlarının cezâsı da ilâhî nusratten mahrûmiyettir. İyice azıp, sapıncaya kadar onlara mühlet verilir. Sonra bu azgınlığın cezâsı da şaşkınlıktır. Dalâlette, şaşkın bir vaziyette bocalar dururlar. Bâtıldan çıkıp da hakka dönmeye katiyyen yol bulamazlar.
O münâfıklar kapı ile ev arasında dura kalırlar. Nitekim Allah Teâlâ: "Münâfıklar, küfür ile îman arasında bocalamaktadırlar, ne bu mü'minlere bağlanırlar ne de şu kâfirlere." (Nisâ Sûresi; 143) buyurmaktadır.
İşte, irâde iddiasında bulunup da, âdetten öte gidemeyen temennicilerin hâli de münâfıkların hâline benzer. Onlar dünyâ ve âhiret gâyelerini cem'etmek isterler, dinin en yüce mertebelerini temennî ederler, fakat dünyâ menfaatleri için, en âdî işlere girmekten de geri durmazlar. Bu durumların birbiriyle bağdaşması mümkün değildir. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"Din temennîlerle olmaz" buyurmuştur.
Cenâb-ı Allah, münâfıkların, mü'minlerle alay etmesi dolayısı ile, münâfıklardan, onlar adına intikam alır. Mü'minleri, aynı istihzâ ile karşılık vermeye muhtaç etmez, onların yerine münâfıklara öyle cezâ verir ki, münâfıkların istihzâsı onun yanında hiç kalır ve onları öyle zillet ve felâkete düşürür ki, vasfedilmez. Dünyada onları cüz'î dünyâlıklarla meşgul edip onlara verdiği ni'met ve mühlet ile kendi elleriyle tuğyan ve helâke sürükler, âhiretde ise hadis-i şerîfde beyan olunduğu vechile onlar cehennemde iken kendilerine ummadıkları vakitde cennet kapıları açılır. Can havliyle koşup girecekleri sırada, kapı yüzlerine kapanır ve cehenneme geri döndürülürler. Mü'minler koltukları üzerinde bu halleri seyrederler ve onlara gülerler. Dünyâda onların mü'minlerle istihzâ edip güldükleri gibi. Bu bir kaç def'a değil onların yaptıkları adedince yapılır.
İmam Beğâvî -rahimehullah- der ki:
Küfür dört vecih üzeredir:
Küfr-i İnkârî: Allah'ın mevcûdiyetini kat'ıyyen kabul etmemek ve ağzına almamak. Küfr-i cuhûdî: Allah'ı kalbiyle bildiği halde lisânıyle ikrar etmemek ki İblis'in küfrüdür. Küfr-i inâdî: Kalbiyle bildiği halde lisaniyle i'tiraf edip de dîne girmeyen kimsenin küfrüdür. Küfr-i nifâki: Lisaniyle ikrar etdiği halde kalbiyle i'tikad edememekdir.
Küfrün bu dört vechinden herhangi biri üzere âhirete intikal edenin mağfiret olunma ihtimâli yoktur. Rabbimiz bu hal üzere ahirete gitmekten muhafaza eyleye. Amin.
(M.Sâmi Ramazanoğlu, Bakara Sûresi Tefsiri; s.38, 59-64)