Kullukta Yükselme Yolları

Kullukta Yükselme Yolları

Ey oğul!

Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle sana genç yaşta tevbe ile mâneviyata yönelmek nasîb olmuştur. Cenâb-ı Hakk nefis ve şeytandan sana bu tevbe üzerine sebat müyesser eylesin. Bu yolda mesâfe kat etmek için mubahın bile fazlasından sakınarak zarûret miktarıyla yetinmek gereklidir. Bu zarûret miktarının ölçüsü de kulluk vazîfesini îfâya muktedir olacak kadardır. Meselâ yemekten gâye ibâdete kuvvet kazanmak; giyinmekten maksat setr-i avret ve sıcak ile soğuğun tesirinden korunmaktır.

Nakşibendî yolunun büyükleri azîmetle ameli ihtiyar eylemişler ve mümkün mertebe ruhsattan sakınmışlardır.

Kişinin hayırlı amel kazanacağı zaman gençlik yıllarıdır. Yiğit odur ki vaktini kaçırmadan fırsatı ganîmet bilir. Zîra muhtemeldir ki, ihtiyarlık zamanına ulaşamaz. Ulaşsa bile imkân ve iktidar bulamaz. Bu yüzden fırsat zamanı, ancak kuvvet ve iktidarın elinde bulunduğu günlerdir. Maîşet derdi evlâd u ıyâl endişesi hiç bir zaman ibâdeti tehir sebebi olamaz. Nitekim Peygamberimiz “Yarın yaparım diyenler helâk oldu.” buyuruyor.

Dünya işlerini yarına bırakıp da bugünü âhiret ameliyle geçireceklerse ne âlâ. Değilse kaçırılan zaman geri gelmeyecektir. Gençlik devresi nefs ve şeytanın şiddetiyle istilâ edildiğinden az amele çok ecir vardır. Sadece nefsin istilâsı devrinde ise ecir o derece değildir. Nitekim bir dönüm yer düşman istilâsı zamanında süvariler için pek kıymetlidir. Ama düşman şerrinden emîn olunduğu zaman o îtibar kalmaz.

İnsanın yaradılışının hikmeti, yemek, uyumak ve boş vakit geçirmek değil, ubûdiyet vazîfelerini îfâ ile mütevazıâne Hakk’a ilticâ etmektir. Şer’i şerîfin emrettiği her ibâdetin edâsından maksat kulların menfaat ve maslahatlarıdır. Yoksa Allâh’ın bunlara bir gûnâ ihtiyacı mevzûbahis değildir. Hakk teâlâ müstağnî olduğu halde kullarını emir ve nehiylerle yüceltmiş ve yükselme yolları açmıştır. Biz âcizlere düşen bunların şükrünü tam olarak îfâ eylemektir.

Dünyevî mevkî sahipleri bile kendi emirleri altında bulunan bir kimseye bir hizmet emrettiğinde hizmet ne kadar ağır olsa da o kimse “Bu işte âmire âit bir fayda vardır.” diye âmirinin emrini azîz bilip memnuniyetle tam yerine getirmek ister. Acaba Cenâb-ı Hakk’ın azameti bunların nazarında daha kemter midir ki, onun ahkâmına imtisâle gayret sarf etmezler.

Cenâb-ı Hakk’ın emir ve nehyine imtisâl etmemek iki sebepten olur; ya şeriatın haberlerini yalan ve asılsız zannedip îtimad etmemekten, ya da emr-i Hakk’ın azametini nazarlarında insanların azametinden daha hakîr olmasındandır. Defalarca yalancılığı denenmiş bir adam bile kalkıp bize “Düşman falan kavmi istilâ etti, bize doğru geliyor.” dese o şahsın yalancı olduğunu bilmemize rağmen tehlike ihtimâli olan mahalde tedbir alır, o belânın def’i çârelerini düşünürüz. Muhbir-i Sâdık yani verdiği her haber doğru olan aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm mubalâğa ile azâb-ı uhrevîden haber verdiği halde hiç müteessir olmuyoruz ve onun def’i çarelerini düşünmüyoruz. Bu nasıl îmândır ki, doğru sözlünün haberine yalancı kadar îtibar edilmez. Böyle sûrette münhasır bir müslümanlık bizi kurtarmaz, yakîn hâsıl eylemek lâzımdır.

Hakk subhânehü ve teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah onların her yaptığını görücüdür.” (Bakara Sûresi / 96) buyurmaktadır.

Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Musâhabe-6, s. 71-75