Allah’a ibâdet ve tâat, âlemin sulh sebebi ve teminatıdır.
Ayet-i Celilede şöyle buyrulur: “Ehline namazı emret ve sen de ona sabırla devam et! Biz senden rızık istemiyoruz! Seni biz rızıklandırırız. Âkıbet, ancak Allah’a itaat edip vikâyesine girmektedir.” (Tâhâ Sûresi, 132)
Bu sebeple dünyanın mesâlihının muntazam devam etmesi için halkın melike, meliklerin de Melikler Melikine itaat ve inkıyat etmesi lâzımdır.
Yevmiddîn âyet-i celîlesinin letâifi cümlesindendir ki; Allah’ın saltanatı adliyle kemâldir. Çünkü âyet-i celîlede:
“Mücerret âdil olan mizanları kıyâmet gününde ortaya koyarız. Hiç bir kimseye hiç bir şekilde zulüm edilmez.” (Enbiyâ Sûresi, 47) buyurulmuştur.
Bir devrede eğer melik âdil ve hak üzere ise sağmal hayvanların sürüleri çoğalır ve ekinler bereketli olur. Eğer zâlim ise hepsi bâtıl olur ve bereket ortadan kalkar.
a
Hikâye olunur ki Nûşirevân bir defasında avdan dönerken bir bahçeye uğradı. Oradaki çocuğa;
“Bana oradan bir nâr verir misin?” dedi.
Çocuk verdi. Nar çok sulu ve güzel olmakla susuzluğunu giderdi.
Hoşuna gidince bu bahçeyi sahibinden almağı gönlünden geçirdi. Bir nar daha istedi. Bu defaki nar kuru ve susuzdu.
Nûşirevân bunun sebebini sorduğunda çocuk:
“Herhalde melik bir zulme azmetti. Kalbi katılaştı ve nar kurudu…” diye cevap verdi.
Nuşirevân çocuğun sözünden uyanarak tevbe etti ve bir nar daha istedi, bu defaki birincisinden daha güzeldi. Nuşirevân yine çocuğa sordu. Bu defa çocuk:
“Her halde Melik tevbe etti!” dedi.
Nûşirevân mütenebbih olup bir daha zulüm etmemeğe azmetti. Ve ismi adâlet ile yâd edildi.
a
Fâtiha Sûresi beşinci ayeti kerimede: “Ancak Sana ibâdet ederiz, ancak Sen’den yardım dileriz. İbâdet ve ubûdiyetimiz ancak Sanadır, istiânemiz ancak Sen’dendir.” buyurulmaktadır.
İbâdet: Cenâb-ı Hakk’ı tâzim suretiyle niyete bağlı olarak ve emredildiği şekilde yapılan tâattır. Gafletsiz namaz, gıybetsiz oruç, başa kakmasız sadaka, riyasız hac, süm’asız gaza ve cihâd, eziyetsiz âzat, usanmasız zikir, ‘İbâdât’ kısmına girer ki Allah’ı tâzim, hâlis niyet ve emir olduğu şekilde yapmak şarttır.
Ubûdiyet: En umûmî mânâsıyla, Cenâb-ı Hakk’ın her takdirine rızâ ve teslimiyettir. İzhâr-ı tezellüldür. Husumetsiz rızâ, şikayetsiz sabır, şüpheden uzak bir yakîn, dönüşü olmayan yöneliş ve tevakkufsuz rızâ-i ilâhîye vusul ‘Ubûdiyet’ kısmına girer.
İbâdet, ubudiyet mefhumu içinde olan huzû ve huşûnun ve Cenâb-ı Hakk’ı tâzimin en son derecesidir.
İmâm-ı Gazâlî’nin EI-Erbaîn nâm eserinde tasnif ettiği üzere ibâdetler on kısımdır.
Namaz, zekât, oruç, hac, Kur’ân okumak ve her hâlinde Allah’ı zikretmek, helâl rızık kazanmak, müslümanların haklarının ikâmesine çalışmak, kardeşlik hukukuna riâyet etmek, iyiliği emir ve kötülükten nehyetmek ve sünnet-i seniyeye ittibâ etmektir.
Bunlar peygamberimize ittibâ olup saâdetin anahtarlarıdır. Muhabbetullah ancak bununla belli olur. Çünkü Cenâb-ı Hak:
“De ki ey Habîbim! Eğer Allah’ı seviyorsanız hemen bana tâbî olun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân Sûresi, 31) buyurmuştur.
Fahr-i Râzî’nin beyânı veçhile ibâdet, emredicisini tâzim sûretiyle memur bulunduğu fiili emrolunduğu veçhile yerine getirmektir.
Çünkü ibâdet, kulun kemâl-i tezellül, huzû ve huşû ile Rabb-i teâlâya kudretinin yettiği kadar tâzimini îfâ etmektir.
O’nu tâziminin nihayeti ise ibâdeti ancak ve ancak Allah teâlâya hasreylemektir.
Bu da gönülden mâsivâyı çıkarmaksızın mümkün olmaz. Çünkü kalbinde mâsivâ bulundukça tâzim olabilirse de lâyıkı veçhile olamaz, elbette noksan olur.
Binâenaleyh şân-ı uluhiyete lâyık bir ibâdet mâsivâdan ferâgat ve tecerrüd-i tam ile yapılan ibâdettir.
İbâdet, Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmak, ubûdiyet, Allah’ın yaptığına râzı olmaktır.