Allah Teâlâ buyuruyor:
"Ey İsrail oğulları! Size in'am ettiğim bunca ni'metimi ve sizi alemlere tafdîl ettiğim zamanı hatırlayın.
Ve öyle bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse, hiçbir kimse namına birşey ödeyemez. Kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz. Kimseden bir fidye yani bedel alınmaz, onlara herhangi bir suretle yardım da edilmez.
Yine hatırlayın o zamanı ki, sizin oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakmak suretiyle size işkencelerin en kötüsünü yapmakta devam eden Fir'avn hanedanından sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden gelen büyük bir imtihan vardı sizin için. (Bakara: 47-49)
Fakat Biz ne dediysek de zulmedenler sözü kendilerine söylenenden başkasına çevirmişler, Biz de o zalimlerin üstüne fasıklıklarının bir karşılığı olmak üzere gökten murdar bir azab indirmiştik." (Bakara 59)
Fir'avn bir gün rü'yasında büyük bir ateşin Beytü'l-makdîs'den gelip bütün Mısır'ı sardığını, oradaki kıbtîlerin cümlesini çıkardığını ve Benî İsrail'den kimseye zarar vermediğini gördü. Kahin ve sihirbazlara rü'yasının ta'birini sordu. Dediler ki:
-Benî İsrail'den bir çocuk doğacak, sen onun eliyle helak olacaksın ve mülkün onun eliyle zeval bulacak.
Fir'avn bunun üzerine Benî İsrail kabilelerinde doğan bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emretti. Adamlarına dedi ki:
-Benî İsrail'in kabîlelerinde doğduğunu gördüğünüz yahut işittiğiniz ne kadar erkek çocuk varsa derhal katledeceksiniz. Kız çocuklarına dokunmayınız.
Ebeler bu işle vazîfelendirildi. Can korkusuna bu cinayeti işlerlerdi. Rivayete göre Musa'nın da öldürülmesi için on iki bin çocuk, doksan bin de yeni doğan çocuk katlolundu.
Allah bu öldürülen çocukların cümlesinin kuvvetini, Musa aleyhisselam'a tasarruf kuvveti olarak verdi. Ve bu sebeple onun mucizatını zahir ve bahir kıldı.
Sonra Benî İsrail'in ihtiyarlarında da ölüm artdı. Kıbtîlerin reisleri Fir'avn'a çıkarak:
-Ölüm Benî İsraîl'i silip götürüyor. Küçükleri boğazlanıyor, büyükleri ölüyor. Her halde biz de neticede aynı akıbete duçar kalacağız! dediler.
Bunun üzerine Fir'avn bir sene boğazlanıp bir sene bırakılmasını emretti. Harun -aleyhisselam- yeni doğan çocukların boğazlanmadığı, Mûsa -aleyhisselam- da boğazlandığı senede doğdu.
Fir'avn hanedanı bunca korkularına ve zulümlerine rağmen Allah'ın kazasından hiç bir şeyi def edemediler. Fir'avn bütün gücünü toplayıp kollarını paçalarını sıvadı, o kadar didindi, fakat Musa'nın doğmasına ve yetişmesine mâni' olamadı. Çünkü Allah nûrunu tamamlayacaktır.
Bunda peygamberlerini üzen Benî İsraîl'e büyük bir bela, verilmesi pek güç bir imtihan vardı. Nefislerinin mezmüm desîseleri, zulümatı, son derece bozulan ahlak-ı ictimaiyyeleri ve peygamberlerinin Allah'dan getirdikleri emirlere alabildiğine i'tiraz etmeleri ve yapmamakta direnmeleri onları perişan etmişti.
Bu ayet-i celîlede tembih olunmaktadır ki kullara sürurlu ve kederli zamanlarında gelen ni'metlere daimi şükür, musîbetlere ise sonsuz sabır ve tahammül göstermek lazımdır. Çünkü şükredilmezse nimet azaba, sabredilmezse musibet helake döner.
Eğer îman gözü ile bakılır ve tedebbür edilirse görülür ki, musîbetler Allah'a duâların azaldığı, ibadetlerin terk olunduğu, ma'siyetlerin arttığı vakitlerde umumî olarak gelir ki bunu Allah, kullarının ni'met bolluğuna ve afiyet devamına kavuşmaları ve nimete şükür hali içinde kendine dönmeleri için dua etsinler, niyazlarını artırsınlar diye yapar. Eğer kullar basîretlenip uyanmazlarsa bu hal uyanıncaya kadar devam eder. Çünkü Allah'ın muradı kullarının kendisine her halleriyle rucu edip "Rabbimiz!" demeleridir. Bunu ister tav'an, yani isteyerek, gönülden desinler, ister kerhen, istemeyerek, çaresiz kalarak desinler. Şerefiyle, alnının akıyle "Rabbim" deyip Allah'a rucu' etmek mü'minlerin; zilletle, yüzünün karasıyla ve yüz üstü ateşe sürüklenip götürülürken demek de kafirlerin halidir.