Habibim! Günün zevâlinden gecenin karanlığına kadar namazın ikamesine ve bilhassa sabah namazında sabahın beyazlığına kadar kırâete devam et. Zirâ sabah namazı ins ü cin ve melekler tarafından şehâdet olunacakdır.» (İsrâ Sûresi, 78) buyurulmuşdur.
Binaenaleyh seher vaktinde mü’minlerin uyanık olup sabah namazına ve kırâete devam etmeleri lâzımdır...
Gece ve gündüze müvekkel olan melekler sabah vaktinde ictimâ edip cemâat-i müslimine şâhid oldukları için sabah namazına meşhûd denilmiştir.
Sabah namazı; öyle mübârek feyizli, huzûrlu bir vakitdir ki o zaman uykuda olmak ne büyük bir gaflet ve kusûrdur.
Âyet-i celîle de buyuruluyor ki:
«Rabbin Teâlâ’nın medh ü senâsına müdâvim olduğun halde gün doğmazdan ve batmazdan evvel nekaısden tenzih et ki, âhiretde Allah’ın sevâbından râzı olasın ve Allah teâlâ da senden râzı olur.» (Tâha Sûresi, 130)
Gün doğmazdan evvel dünya umûruyle meşgûl olmadan sabah vakti, kalbin sâfi olduğu ve gün batmazdan evvel de maîşet müzayakasından ve çalışmasından kurtulup meşgûliyetden hâlî bir zaman olacağından gerek kable’t-tulû’ ve gerekse kable’l-ğurûb yani gün doğmazdan ve gün batmazdan evvel tesbihlerle meşgûl olmayı dünyevî her umûr üzerine takdim etmek gerekir. Ta ki Rabb Teâlâ’nın rızâsı hâsıl olsun.
Tefsir-i Hâzin’in beyânı vechile; tulû’-ı şemsden evvel tesbih ile murad: Sabah namazı, Ğurubdan evvel tesbih ile murad ikindi namazı, anâi’l-leyl de tesbih ile murad; akşam ve yatsı namazları, etrâf-ı nehar da tesbih ile murad öğle namazıdır.
İşte bu âyet-i celîlede dahi beş vakit namaza işâret vardır. Kur’ân-ı azimü’ş-şân’da ve ehâdis-i sahîhada beş vakit namaz hakkında sarahat olduğu gibi asr-ı saadetden bu zamana kadar beş vakit namazın farzıyetine icmâ-ı ümmet ve ittifak vardır. Hiç bir müslüman beş vakit namazın farzıyetini inkâr etmez ve edemez. Meğer ki münkir-i Hak ve hakikat ola.
Mî’râc-ı Nebevî’de beş vakit namazın farzıyetinden itibaren Resûl-i Ekrem -sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretleri âhır-i hayatlarına kadar hiçbir vakit namazı terk etmedikleri gibi maraz-ı mevtlerinde dahi Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu teâlâ anh-’a emir buyurarak onyedi vakit cemâatle ashab-ı kiram -rıdvanullahi teâlâ aleyhim-’e namaz kıldırmış ve bir def’asında pek hasta olduğu halde koltuğuna Hazret-i Ali ve Abbas -radıyallahu anhüma- girerek cemâate gelmiş, ashabına ve ümmetine namazın ehemmiyetini, devam lüzumunu ve şiddetli hastalık halinde bile hiç bir sûretle asla terki câiz olmıyacağını fiilen de ta’lim ve irşad buyurmuşlardır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadislerinde:
“Gerek erkek ve gerek kız yedi yaşındaki çocuklarınıza namaz ile emrediniz. On yaşındakiler için de kılmazlarsa darb ediniz ve yataklarını ayırınız.” buyurmuşlardır.
On yaşındaki çocuklar namaz kılmazlarsa hafifce el ile, avucdan ziyâde olmamak üzere darb edileceği kütüb-i fıkhıyyede musarrahdır.
İşte namazın derece-i ehemmiyeti ve devamı lüzumu çocukluk çağında başlamaktadır. Bir müslümanın evlâdına çocukluk çağında namazını ve ferâız-i diniyyesini öğretmesi farzdır, aksi takdirde ebeveyn mes’ûldur. Ve evlâdına dini şefkatsizliğine binaen vicdanen de muazzebdir.
Binaenaleyh evlâdın küçüklüğünde dinî terbiyesini ta’lim ve ihmal eden kimsenin evlâdı fenâ ahlâk ve bozuk i’tikad ve ceryana kapılmak tehlikesine ma’ruz kalacağı bedîhîdir.
Âyet-i celîlede:
«Habibim! Ehl-i beytine namazla emir ve namaz üzerine sabret ve emr-i tebliğle meşgûliyetten dolayı rızkın noksan olacağı hatıra gelmesin; çünkü biz senden rızık istemeyiz onları biz merzûk kılarız. Ehl-i ıyâlini âkıbet-i hamideye teşvîk et zirâ âkıbet ehl-i takvaya mahsusdur.» (Tahâ Sûresi, 132) buyurulmuştur.
Her kimin kalbinde Cenâb-ı Allah -azze ve celle- korkusu vardır, onun âkıbeti hayırdır ve illâ... felâ.
Sabırla murad; namazı onlara tebliğ etmekten hâsıl olacak meşakkate sabırdır.
Beyzâvî, Hâzin ve Medârik’de beyân olunduğu vechile Resûlullah -sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem- Efendimiz hazretleri ehl ü ıyâline bir zarar isâbet ettiğinde namaz ile emredip bu âyet-i celîleyi okuduğu mervîdir.
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s), Musâhabe-3 s. 52-56