Nefis ile cihad etmekte mutlaka aşılması gereken mertebeler vardır. Bunları bilmek ve her halde bunlardan kurtulmak lâzımdır.
Nefsin en tehlikeli mertebeleri emmâre, levvâme ve mülhimedir.
Emmâreden kurtulmanın yegâne çâresi, Allah’ı çok zikretmektir.
Allah zikri ile Allah’ın rahmetine sığınmadıkça nefsin kötülüğünden kurtulmak mümkün değildir. Yûsuf (a.s.) bile o kadar mücâdeleden sonra, “Ben de nefsimi kusursuz göremem, çünkü muhakkak nefis kötülüğü emreder, ancak Rabbimin rahmet ettiği nefis kurtulabilir.” (Yûsuf Sûresi / 53) demiştir.
Allah’ın rahmet etmesi işte dilin, kalbin, nefsin ve bedenin Allah zikri ile zikr-i dâimîye ve huzûra kavuşabilmesidir.
Bu üç mertebeyi Cenâb-ı Hak yemin ederek bildiriyor. Bunların tehlikesine çok dikkat edip korunmamızı beyân ediyor.
Emmâre mertebesinde nefis, yaptığı kötülüklerden hiç pişmanlık duymaz, hep kötülüklerden hoşlanır, kendini beğenir, yaptıklarıyla öğünür.
Levvâme olan nefis yaptığı kötülükten pişmanlık duyar. Bu hal Kıyâmet Sûresi’nde kıyâmet gününe yemin ile: “Levvâmenin şerrine ve tehlikesine dikkat edin!” (Kıyâmet Sûresi / 2) diyerek beyân buyuruluyor.
Mülhime olan nefis dahî tehlikelidir. Çünkü Cenâb-ı Hak Şems Sûresi’nde tam dokuz defa yemin ettikten sonra bu Mülhime’nin halini beyân ediyor. Mülhime olan nefis iki yol ortasındadır. Bir tarafta îmân, takvâ; diğer tarafta küfür ve dalâlet. İşte bu iki yolun başındadır. Hangisine gideceğine karar verecek bir haldedir, bu halde çok tehlikede bulunmaktadır.
“Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Verdik ve bir de ona Hak ve bâtıl diye iki yol gösterdik. Fakat o sarp ve çetin işe girişemedi.”(Beled Sûresi /8-11)
Yani nefsini Hak tarafına teslim edip de bâtıldan korunamadı, demektir. Nefsini bâtıldan âzâd edip de Hakka, îmâna ve takvâya verebilse idi işte o zaman kurtulacaktı. Fakat bunu yapmadan evvel daha tehlike içindeydi.
Bu üç mertebe mutlaka tehlikelidir, bunlardan herhalde geçip tehlikeden uzaklaşmalıdır.
Emmâre, Levvâme ve Mülhime mertebelerinde olan bir nefis hiçbir kıymet kazanamaz. Devamlı kötülük emreder, yapar, yaşar doymaz, pişman olmaz, olsa da yine vazgeçmez. Hak ile bâtıl arasında bocalar durur, fısk u fücûr ile takvâ arasında şaşırıp kalır. Bu üç halde de onun hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur.
“İnsan hayatı üzerine bir zaman geldi ki, o zaman içinde insanda zikre değer hiçbir şey yoktu.”(İnsan Sûresi / 1)
İnsan anılmağa değer bir varlık değildi. Ancak insan ne zaman “Allah’a îmân ettim ve ona teslim oldum.” derse o zaman Allah’ın kulu olduğunu îtiraf eder ve Allah’a muhatap olabilecek bir kıymet kazanır. O vakit de Cenâb-ı Hak ona hitap eder:
“Ey mutmain olan nefis, artık sana hitab ediyorum, dön artık Bana, gel Benden tarafa, işte şimdi Ben senden hoşnut ve sen de Beni severek ve hoşnut olarak gel, gir sâlih kullarımın arasına da giriver onlarla birlikte cennetime.”(Fecr Sûresi / 28-30) hitaplarına mazhar olarak kıymetli ve şerefli bir mertebe kazanır.
İnsan işte bundan sonra mükerremdir. Bu haliyle, bu vasfıyla mükerrem olur.
“Sizin Allah indinde en mükerreminiz takvâsı en yüce olanınızdır.”(Hucurât Sûresi /13) Sırrına mazhar olur, yoksa koyun gibi yer-içer, yatar-uyur gezerse, bu insanın hiçbir şeyi anılmağa değmez ve onda asla mükerremlik olmaz.
Bu ilahî hitaba erebilmek ve bu mükerrem vasfı kazanabilmek için çalışmak, bu dünyada iken nefis mücâdelesini ve cihadını yapmak hepimizin üzerine farz-ı ayındır.
Cenâb-ı Hak cümlemizi, hitab-ı izzetiyle ve cennetiyle, cemâliyle müşerref buyursun.
Nefis cihadımızda hepimizi muvaffak buyursun. Âmîn.
(Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, Bayram Sohbetleri s. 31-36)