Nefsin Mertebeleri

Nefsin Mertebeleri

H adis-i kudsîde şöyle buyurulur:

Nefsine adâvet et, zîra o nefs bana düşmanlık için dikilmiştir.

Hadîs-i şerîfte de Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

Nefsin bineğindir. Ona rıfk ile muâmele et! Bu iki hadîs, zâhirî mânâ îtibarıyla birbiriyle mütenâkız gibi görünüyorsa da lafızlara dikkat edildiğinde mütenâkız olmadığı görülür.

Hadîs-i kudsîdeki “adâvet” emri, nefsin Cenâb-ı Hakk’a adâvetinden dolayıdır.

Hadîs-i şerîfteki “Nefsin senin bineğindir sözü ise nefs ne zaman itaatkâr olursa o zaman ona rıfk ile muâmele etmek lâzım geldiğine işârettir.

Nefs, mutmeinne derecesine ulaşınca mûtî olur ve o zaman nefsi beslemek lâzımdır.

Vücûdu hareket ettiren nefstir, o da buhâr-ı zulmânîdir. Bu îtibarla bu hadîs-i şerîf mûcize gibidir. Çünkü vapur ve şimendiferleri yürüten de buhârdır. İnsanı yürüten de buhâr-ı zulmânî olan nefstir.

Vapurun buhârı tükenince nasıl yürümezse, nefs de gıdâsını alamazsa ateş ve sudan hâsıl olacak buhâr-ı zulmânî husûle gelemeyeceğinden yürümez. Bu cihetle itaatkâr olan nefse rıfk ile muâmele edip gıdâsını vermek lâzımdır. Nitekim âyet-i celîlede:

Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyiniz.” (Âraf suresi, 160)

De ki, Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti ve güzel rızıkları kim haram kıldı?” (Ârasf suresi, 32) buyuruluyor.

Nefs eğer mûtî değilse ona da adâvet edip öldürmek lâzımdır. Bir kimse düşmanına ikramda devam ederse düşmanı da onu sever. Halbuki nefs terbiye olmazdan önce, kendisine rıfk ile muâmele ettikçe o düşmanlığına devam eder. Çünkü nefs, emmâre bi’s-sû’dur. Yani kötülüğü emredicidir. Binâenaleyh nefs mûtî oluncaya kadar adâvet edilir, mûtî olunca da rıfk ile muâmele edilir.

Nefsin Mertebeleri:

1- Emmâre: Nefis, gayr-i meşrû arzularını yapmaya hâkim ise emmâredir.

2- Levvâme: Eğer nefis gayr-i meşrû hareketleri icrâya hâkim değilse, kısmen terbiye görmüş ve emirlere de riâyet gösteriyorsa levvâmedir.

3- Mülhime: Eğer nefs terbiye ve tâatını artırmış, fakat arzu ve isteklerini hâlâ unutmamış, ancak bırakmış, mânevî terakkî ve yükselmeye başlamışsa mülhimedir.

4- Mutmeinne: Eğer nefis kötü arzu ve isteklerini külliyen unutmuş, kötü fiili işleme arzusu içinden çıkmış ve mânevî terakkîlere vücûdunu vakfetmişse mutmeinnedir.

5- Râdiye: Eğer nefis bütün muradlarından ve makamlardan tayy ile tecerrüd ederek teveccüh-i tâm ile Allah’ın rızâsı yoluna sîreten yönelmiş ise râziyedir.

6- Merdiyye: Eğer nefis bu fikre hizmet ve sıdk ile sebât ve istikâmette devamlı olur ve bu sûrette Hakk nezdinde de hali makbûl bulunusa merdiyyedir.

7- Kâmile: Vehbî olan ilm-i ledünne mazhar vâris-i enbiyâ sıfatıdır.

Bir mü’minin nefsinin yedi sıfatında terakkî edebilmesi için vücûdunun müştemil bulunduğu letâif-i seb’a denilen letâifin de zikir, fikir ve tefekkürle tasfiye ve terbiye görmesi lâzımdır. O yedi sıfat da: Kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefs ve ceseddir.

Bunlardan ilk beşi yani kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ âlem-i emrdendir. Nefs ile cesedin ihtivâ ettiği anâsır-ı erbaa -ki ateş, havâ su ve toprak da âlem-i halktandır.

Âlem-i emrden olan letâif, rûhânî ve nûrânî, âlem-i halktan alan letâif ise cismânî ve zulmânîdir.

İnsanı diğer canlılardan ayıran fark ise âlem-i emrden olan rûhânî ve nûrânî letâif-i hamsedir (kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ).

Kalbde yakîn nûru parlamaya başlayınca âlem-i dünya fânî ve kıymetsiz görünür. Çünkü kalb, mârifetullah nûrunun parlayacağı yegâne mahaldir ki, îmân güneşi o burçtan doğar. Bütün ilâhî sırlar orada gizlidir. Kalbde o hakîkî lâhutî güneşin doğmasıyla bu yüksek tecellînin nurlu eserleri insanın bütün âzâlarında zâhir olur. O zaman kulluk vazîfelerini derin ve derûnî bir zevk ve neş’e içinde seve seve îfâ eder.

Kalbin salâhının cesede sirâyetini Buharî’deki şu hadîs-i şerîf îzah etmektedir:

“Dikkat ediniz! İnsanın cesedinde bir et parçası vardır ki o et parçası sâlih oldukça bütün vücûddaki âzâlar sağlam olur. Eğer o fâsid olursa bütün cesed bozulur. O et parçası kalbdir.