Sabır Kalb İşidir

Sabır Kalb İşidir

Allah Teâlâ âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

"Ey îman edenler, sabırla ve namazla Allah'dan yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle berâberdir." (Bakara sûresi: 153)

Hadis-i şerîfde buyrulmuşdur ki: Başına bir musibet gelen kul:

"Biz Allah'a âidiz ve O'na dönücüleriz" "Allah'ım uğradığım bir musîbete mukabil ecrimi Sen ver ve kaybetdiğimden daha hayırlısını ihsan eyle!" derse Allah o musibete mukabil ecrini verir ve kaybetdiğinden daha hayırlısını ihsân eder."

Said bin Cübeyr demişdir ki: Uğradığı musibetlere mukabil şu ümmetin nâil kılındığı ecre hiç bir ümmet nâil kılınmamışdır. Yâni musîbetden sonra "Biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz" demek bu ümmete verilmişdir.

Sabır, dil ile ta'ziye ve sabretdim demek değildir. Sabır kalb işidir. Allah'ın o işdeki lutuf ve hikmetini anlamağa çalışmak, onun kaza ve kaderine gönülden râm olmakdır. Kul, Allah'ın sâhib olduğu mülküne dâhildir. Kul, nasıl olur da mâlikiyle münâzaa, münâkaşa eder ve kazasına râzı olmaz?

Büyükler demişlerdir ki: Kul, Allah'dan gelen bir musibete sabretmekle mükellefdir ve bu sabırdan ecir alır. Çünkü Allah'dan gelen bir şey ancak O'nun adl ü hikmetinin muktezâsıdır. Mü'min Allah'ın ancak hakkı kazâ edeceğine îman ederek kazâya râzı olur. Fakat başa gelen musîbet zorba kimseler tarafından açıkca zulmedilmek maksadı ile gelmişse ona sabırla mükellef bulunmayıp mukabele etmeli, zulmü def' etmeğe, hakkını da te'min etmeğe çalışmalıdır. Bu hususda öldürülürse şehid olur. Ayrıca bilinmelidir ki gelen her belâ insandaki bir şeyi temizler.

Peygamberimiz buyurmuştur ki:

- "Bana yapılan ezâ hiç bir nebîye yapılmadı."

Peygâmber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sabrı bir rivâyete göre îmânın yarısı, ve bir rivayete göre de "îmân" olmak üzere tâ'rif buyurmuşlardır.

İsâ -aleyhisselâm- "Hoşlanmadığınıza sabır etmedikçe hoşlandığınızı ele geçiremezsiniz" buyurduğunu İmam-ı Gazalî "Kitabü'l-erbaîn"de yazıyor.

İmam-ı Gazalî de sabır hakkında şöyle söylüyor:

"Sabır ihtiyacı, bütün ahvâlde görülür. İnsan, işine gelen şeyler için de sabıra muhtacdır, gelmeyenler için de... Meselâ sıhhat, selâmet, servet, ikbal, mansıb gibi kavim ve kabîlesi çok olmak gibi hoşa giden cihetlerde insan sabra çok muhtacdır. Çünkü bu şerait içinde kendisini zabt edemiyecek olursa azar. Naz ü naîme gömülmekden, hevesat arkasında koşmakdan mebdeini de unutur meâdını da. Bu sebebdendir ki "belâya her mü'min sabır edebilir, ni'mete ise ancak sâdıklar sabr eder," demişlerdir. Nî'met ve refah içindeki sabrın mânâsı bunların hiç birine güvenmemek, hepsinin emânet olduğunu bilmek, gaflete nâz ü nî'mete dalmamak, Cenâb-ı Allah'ın lûtfuna şükürden geri durmamaktır.

Sonra namaz, oruç, zekât gibi şerîat tekliflerine tahammül de sabır cümlesindendir. Çünkü ne kadar kolay olsa yine teklîf ve icbâr suretindeki şeylerden nefis nefret eder.

Günahlara karşı durmak da sabır sayılır. Zirâ nefsi fesad verici heveslerden alıkoymak, hele itiyad etmiş ise büyük cihâda muhtacdır.

Evet insan böyle bir halde iki kuvvete karşı müdafaaya mecburdur. Arzu ve i'tiyâd.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem, Efendimiz:

"Mücahid; hevesatına karşı cihad açan, muhacir de kötülüğü terk edip kaçandır." buyuruyor.

İslâm; sabrın şu saydığımız aksâmına nasıl teşvîk ediyorsa, yârânın ölümü, hastalık, malın zıyâı, âzâ-yı bedenden birinin musibete uğraması gibi felâketlere "Sabır"ı da aynıyle tavsiye ediyor.

Gazâlî diyor ki:

"Belâya sabır makâmatın en yükseğidir."

Hadîs-i Kudsî'de:

"Kullarımdan bir kuluma bedeni yahud malı, yahud evlâdı yüzünden bir musibet verirsem o da buna sabr-ı cemîl ile mukâbelede bulunursa kıyâmet günü kendisi için mizan dikmekden yahud defter-i âmalini açmakdan hayâ ederim!" buyurulmuştur.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuşlar:

"Sabredin, genişliği beklemek ibâdettir. Eleminden şikâyet etmemek, musîbetini anmamak Allahu Zü'-celâli tâ'zimden ve onun hakkını bilmekden ileri gelir."

Bir nevi sabır daha vardır ki o da başkalarının dilinden yahud elinden gelecek ezâya tahammüldür. Yalnız dîn-i İslâm bu hususda İsâ -aleyhisselâm- dîninin bugün tutulmayan mesleğini tutuyor. Ezâ gören adama o gördüğü tecâvüze mukabil ve lâyık olan cezayı tatbik hakkını veriyor. Hem bunu tabîi hukuk addediyor. Bununla beraber müslümanlık afv ile safh ile muâmele etmeyi, mücâzât hakından vazgeçmeyi, hattâ kötülük edenlere iyilikde bulunmayı da tavsıye eder. Şu halde hakkını isteyen tamâmiyle haklıdır. Mücrimin tecziyesinden vaz geçen afvı sever adamdır, sabırlıdır. Kötülüğe iyilikle mukâbelede bulunan ise kerimdir, muhsindir.