Allah Teâlâ buyuruyor:
“İbrâhim’e cümle-i ihsânımızdan biri de kendisinden sonra gelecek ümmetlerin lisanlarında hüsn-i senâsını ibkâ ettik. O ümmetler daimâ “Selâmün alâ İbrâhim – İbrâhim’e selâm olsun!” duâsını yâd edeceklerdir. Bu duâyı hiçbir sûrette dillerinden düşürmezler. Yani ilâ yevmi’l-kıyâm Ona selâmetle duâ ederler. İşte dünyada ve âhirette İbrâhim’i en iyi şekilde mükâfatlandırdığımız gibi niyetlerinde ihlas ve ihsan üzre olan kimseleri de en güzel şekilde mükâfatlandırırız. Biz azîm’üş-şân nidâ ettik ki: Yâ İbrâhim! Muhakkak sen rüyâyı tasdik ve rüyânın mukaddemâtına başlamadan emrimize imtisâl ettin. Ve bizim rızâmızı tahsil için gözünün nuru oğlunu kurban etmeye râzı oldun. Biz seni dostluk mertebesinde sâbit-kadem bulduk. Bizim emrimizi yerine getirmeğe ihlâs üzere çalışınca sana ihsan ettik. Biz, sana ihsan ettiğimiz gibi cümle ihsan ehlini böylece mükâfatlandırırız. Şu emrolunan kurban, meydanda bir ibtilâdır. Ve Biz azîm’üş-şân İsmâil’in bedelinde büyük bir kurbanı fedâ ettik.” (Saffat suresi, 104-113)
Bu âyet-i celîlede beyan olunduğu veçhile insan için nâs arasında husn-i senâ ve zikr-i cemîl bırakmak bir meziyet ve saâdet-i azîme olduğundan güzel ameller tahsiline ve insanlara güzel muameleye sa’y ü gayret etmesi lâzımdır. İhsan sâhibi olan her ferdin taraf-ı ilâhîden mükâfat olarak güzel muâmele göreceğine bu âyet-i celîle delâlet eder.
“İbrâhim güzel bir mükâfâtı hak etmiştir. Zîra o bizim mü’min kullarımızdandır.”
“Biz azîmü’ş-şân, İbrâhim’i nübüvveti mukadder ve sâlihler zümresinden bir oğlanla dahî tebşîr ettik.”
Yani, evvelâ oğlunu kurban etmeyi emretmekle ibtilâ ve sâniyen oğluna bir koç fedâ etmekle mesrûr ve sâlisen İshak isminde bir oğlanla tebşîr ettik ki, İshak -aleyhisselâm- ilm-i ezelîmizde enbiyâdan mâdud sulehâ zümresindendir.
Bu âyet-i celîlede İbrâhim -aleyhisselâm-’ı üç cihetle tebşîr vardır:
1 - Tebşîr edilen çocuğun erkek olması,
2 - Bu oğulun enbiyâ zümresinden olması,
3 - Salâh ile muttasıf olmasıdır.
“Biz azîmü’ş-şân, İbrâhim ve İshak üzerine bol bol hayır kıldık.” Hak teâlâ hazretleri onlar üzerine dînî bereketler ihsan buyurduğundan ekser enbiyâ onların neslinden gelmiş ve şerîat-ı semâvîye onların üzerine nâzil olmuş ve onların ellerinde zuhûr etmiştir. Her ikisinin zikr-i cemîlleri ilâ yevmi’l-kıyam bâkîdir.
“Onların neslinden a’mâl-i sâliha ve ahlâk-ı hasene sâhibi ve Allah’ın kullarına menfaat sâhibi muhsin kimseler olduğu gibi, küfür ve mâsıyeti irtikapla nefsine zulm edici kimseler de olacaktır.” (Saffât Sûresi, 113)
Fahr-i Râzi’nin beyânı veçhile bir kimsenin dalâlet ve hidâyetinde, salâh ve fesâdında haseb ve nesebin daimî tesiri olmadığına bu âyet-i celîle delâlet eder. Çünkü nesebin salahda daimî tesiri olsa idi İbrâhim ve İshak -aleyhimesselâm-’ın nesillerinden hiç zâlim gelmezdi. Halbuki, onların neslinden zâlim geleceğini Hak Teâlâ hazretleri bu âyet-i celîlede beyan buyurmuştur. Nitekim Nuh’un itaat etmeyip helâk olan oğlu Kenan hakkında
Hak sübhânehu ve teâlâ hazretleri • buyurmuştur.
Bu âyet-i celîlede evlâd u ahfâdın zâlimlerinin âbâ ve ecdad haklarında nakîsa olmadığı gibi sefillerin cürmünden de yukarı tabakada olanlara bir şey âit olmayacağına tembih vardır. Binâenaleyh, yahûdilerin evlâd-ı enbiyâdan olmalarıyla iftihar etmeleri bâtıldır.