Sen Bizim Mevlamızsın

Sen Bizim Mevlamızsın

Allah teâlâ buyuruyor:

"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizler, içinizdekini açığa vursanız da, gizli tutsanız da Allah ondan sizi yine hesaba çeker. Sonra kimi dilerse mağfiret eder, kimi dilerse ona azab eder. Allah her şeye kaadirdir.

O Resûl de kendisine rabbinden indirilene iman etdi, mü'minler de. Onların hepsi de Allah'a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine inandılar. "O'nun peygamberlerinden hiç birini diğerlerinden tefrik etmeyiz, cümlesine inanırız, emirlerini dinleriz ve itâat ediyoruz ey Rabbimiz, mağfiretini isteriz, son varış da ancak Sanadır" dediler.

Allah, hiç bir kimseyi, gücünün yeteceğinden fazlasıyla mükellef tutmaz. Kişinin kazandığı (hayır) kendi lehine, yapdığı (şer) de aleyhinedir. "Ey Rabbimiz, unutduğumuz yahud hata etdiğimiz şeylerden dolayı bizi muaheze etme. Ey Rabbimiz, bizden evvelkilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, takat getiremiyeceğimiz bir şeyi bize yükleme! Bizleri afvet, bizleri mağfiret et, bizleri rahmetin içine al. Sen bizim Mevlâmızsın. Artık kâfirler gürûhuna karşı da bize yardım et!" (Bakara sûresi: 284-286)

Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyre - radıyallahu anh-'dan rivâyet olunduğuna göre: "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz, içinizdekini açığa vursanız da, gizli tutsanız da Allah sizi onunla hesaba çeker. Dilediğini mağfiret eder, dilediğine azâb eder. Allah her şeye kaadirdir." (Bakara sûresi: 284) meâlindeki âyet-i celile nâzil olunca bu Resûlullah'ın ashabına çok ağır geldi, gönüllerini basdı. Toplanıp Rasûlullah'a geldiler, dizleri üstüne çöküp:

- Ey Allah'ın Resûlü, tâkat getirebileceğimiz amellerle mükellef tutulduk: Namaz, oruç, cihâd... Fakat şu nâzil olan âyetdekine tâkat getiremeyiz, dediler.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

- "Yoksa sizde Ehl-i Kitab (Yahudi ve Hıristiyanlar)ın sizden evvel dedikleri gibi "İşitdik fakat isyân ediyoruz," mu diyeceksiniz, Bilakis: "İşitdik, dinliyoruz ve itâat ediyoruz ve Senin mağfiretini istiyoruz ey Rabbimiz. Son dönüş de ancak Sana'dır" demeniz lâzımdır."

Ashâb-ı Kiram: "İşittik ve itaat ettik" dediler.

Bunu söyleyince dilleri buna yatıştı. Allah hemen bunun akabinde "Resûl de kendine indirilene inandı" âyet-i celîlesini inzâl buyurdu. Bunu gönülleriyle tamamen kabul etmelerinden sonra "Gönüllerden geçenlerden de hesaba çekileceğini" beyân buyuran âyet-i celîlenin hükmünü Ümmet-i Muhammed'in umumu hakkında neshederek:

"Allah hiç bir kimseyi, gücünün yeteceğinden fazlasıyla mükellef tutmaz."

Elfâz-ı celîlesiyle başlayan son âyet-i celileyi inzâl etdi. (Ashâb-ı Kiram, Her cümle sonunda kabul ve tasdîk etdiler.)"

* * *

Bir Hadîs-i şerîfde Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "Allah Teâlâ; ümmetimi gönüllerinden geçenlerden, onları yapmadıkları ve söylemedikleri takdirde afvetmişdir." buyurmuşlardır.

İnsan çoğu kere hiç de lüzumu olmadığı halde katl gibi, zinâ gibi ve benzeri şeylerin günâhlarına iştirak eder. Şöyle ki hâdîs-i şerifde:

- "Kim ma'sıyete şâhid olur, ondan nefret ederse orada bulunmamış gibidir, kim de bir ma'sıyetden uzak bulunur, sonra onu işittiğinde memnun olursa o ma'sıyetde bulunmuş gibidir" buyurulmuşdur.

Akl-ı selim sâhibine yaraşan, havatırı kalbinden def' edip, bozuk şeylerden gönlünü uzak ve temiz tutup fâsık cemâatlerle bulunmamak ve onlarla berâber haşrolma tehlikesinden uzak durmağa çalışmaktır.

Bu âyet-i celîle ile Allah Teâlâ kullarının devamlı sûretde murâkabe halinde olup, gönüllerine sâhib olmağa çalışmalarını ve orada hep iyi işleri ve Allah'ı gözetmelerini, böylece bâtın tehlikelerinden, halâs olmağa çalışmalarını işâret ediyor. Eğer ubûdiyyet âdâbında küçük gördükleri şeyleri devamlı sûretde yapmağa alışırlarsa bu küçükler büyür, büyür sonunda büyük şeyleri de küçük görerek gönüllerini elden çıkarırlar ve helâk olurlar.

Bilinmelidir ki, insan âlem-i emr ve âlem-i halkdan mürekkebdir. İnsan için, bir tarafda âlem-i emrden olan nûranî ruh, bir tarafda âlem-i halkdan olan zulmâni nefs vardır. Ruh ve nefs dâimâ kendi alemlerine meylederler.

Rûhun gâyesi, âlemlerin Rabbi olan Allah'a komşu olup, ona yaklaşmaktır. Nefsin gâyesi "Esfel-i sâfilin" ve Hak'tan uzaklaşmaktır. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- de Rabbu'l-âlemin'in komşuluğuna lâyık olsunlar diye, nefisleri çirkin vasıflarının zulmetlerinden tezkiye etmek için gönderilmiştir. Nefsin tezkiyesi, çirkin vasıflarının zulmetini gizlemekte ve rûhun ahlâk nurlarını O'nun üzerine göndererek nefsi bu nurlarla süslemekle olur.

Kul, dâima:

"Bütün hamdler Allah'a mahsusdur. Allah'dan afvımı dilerim. Tâate yöneltici kuvvet, ma'sıyete mâni olan güc, ancak Allah Teâlâ sâyesinde olur." derse bu ona yeter. Bu, dünyâ ve âhırette Allah'ın azâbından kurtarıcı fetih kapılarını açan bir zikirdir.


Mahmud Sâmi Ramazanoğlu  Bakara Sûresi Tefsiri s. 384 - 389