Sükût ve Tefekkürde En Güzel Örnek

Sükût ve Tefekkürde En Güzel Örnek

Yaşadığımız bu asırda insanın tefekkür ve sorumluluk hâlinin en büyük düşmanı, sanal yüklenme ve sanal medya bağımlılıklarıdır. Gerekli olmayan her türlü dış alâka, farkında olmadan tefekkür ve tahassüs merkezi kalbin kapılarını kilitler ve farkında olmadan insanı sıkmaya başlar. Kalpler sekîneden, itmi’nandan, şükür, sürûr ve huşûdan kısaca rahmânî tecellîlerden uzak kalır. Böyle olunca da sıkıntılar, yalnızlıklar, bencillikler, kaygılar ve öfkeler insanı istila eder.

“Andolsun ki, biz Âdemoğullarını (insanı) üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. Onlara karada ve denizde taşıyacak vâsıtalar verdik. Onlara en güzel rızıklar verdik ve onları yarattığımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” (İsra, 75) âyet-i celîlesi, insanın varlıklar arasında farklı bir mânâsının olduğunu bildirir. Bittabi ki bu farklılık, sadece yaratılıştaki fizîki özelliklerinden ibâret değildir. İnsan, Yaratıcısı tarafından mükellef kılınan, sorumlulukları olan bir varlıktır. Bu mükellefiyet ve sorumlulukları da, sonsuzluk âleminde bir mâzeret üretmemesi için, ilk insan/ilk peygamberden başlayıp, Hâtemü’n Nebiyyin/peygamberler silsilesinin son halkası ve mührü -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e kadar devam eden vahy-i ilâhî ile ilâhî bir nizâma bağlanmıştır. İnsanoğluna da bu ilâhî beyanları okuyacak bir göz, anlayacak bir idrak ve daha ötede ilâhî sırların inceliklerine bir dereceye kadar muttali olabileceği, Kur’an ifadesi ile tefekkür, tezekkür, tedebbür istîdadları verilmiştir. İnsan hem her biri insana Yaratıcısını hatırlatan varlıklar âlemini (kevnî ayetleri), hem de daha özelde vahiyle bildirilen ilâhî beyanları, Hakk’ın kendisine lûtfettiği bu kabiliyetleri ile okumaya, anlamaya daha öte sırları çözmeye bunun sonunda Cenab-ı Hakk’a kulluğunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Mübîn, önce insanla daha özelde îman edenlerle hayatın ilişkilerini tanzim ederken, kendisinin önce okunmasını, okuyanlardan dinlenilmesini, sonra da hakîkatleri üzerine tefekkür, tezekkür, tedebbür edilmesini emreder.

Tefekkür, insanın akıl ve kalp birlikteliği ile bir şeyin hakîkatini, sebeb sonuç ilişkilerini, varlığın ve olayların ardındaki ilâhî hikmeti anlamak için derin ve şümullü düşünebilmektir.

Tezekkür, insanın zaten var olan bir bilgiyi, daha önce bildiği fakat unutmuş olduğu hakîkatleri yeniden hatırlaması, kalbinin uyanması ve öğüt alabilmesidir.

Tedebbür ise bir şeyin sonucunu ve neticesini düşünmek, anlamak ve değerlendirmektir. Özellikle Kur’an ayetleri ve ilâhî mesajlar üzerine derin düşünme, âyetlerin maksadlarını ve içerdiği hikmetleri anlamaya çalışma ve sonuçlar çıkarmaktır ki, Rabbimiz bu mânâda insanı uyarır ve buyurur ki:

“Onlar Kur’an’ı hiç derinlemesine düşünmezler mi? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24)

Son ilâhî beyanların Zât-ı Mükerremlerine indirildiği Nebîler Sultanı Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- sükûtu ve tefekkürü çok severlerdi. Nübüvvetine yakın zamanlarda halvet (yalnız kalmayı) ve uzleti (insanlardan ayrı bir yere çekilmeyi) daha çok arzu ederlerdi.

Mekke-i Mükerreme’ye yaklaşık beş kilometre mesafedeki Hira Mağarası’na giderek orada günlerce kalan Peygambler Sultanı Efendimiz’in tek başına kaldığı bu mübârek mağaradaki ibâdeti, tıpkı atası İbrahim -aleyhisselam- gibi göklerin ve yerin melekûtundan ibretler almak, kâinat kitabı üzerinde derin bir tefekkür içinde olmak ve aynı zamanda o yüce tepeden Ka’be-i Muazzama’yı seyretmekti.

Cenâb-ı Hak böylece Habîb-i Edîbini, mukaddes vazifeye hazırlıyordu. Habîb-i Kibriyâ Efendimiz o mukaddes risâlet vazifesi kendisine verildikten sonra da bu halini devam ettirmiş, O’nda daimi şahid olunan hâl tefekkür olmuştur.

Hind bin Ebû Hâle (radıyallahu anh) şöyle diyor:

“Nebiyy-i zişan Efendimiz, sürekli hüzünlü, dâima düşünceli idi. O’nun için rahatlık söz konusu değildi. Lüzumsuz yere konuşmazdı. Sükûtu konuşmasından daha uzun sürerdi. Söze başlarken de bitirirken de hep Allah’ın ismini zikrederdi.” (İbn-i Sa’d, I, 422-423)

Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’i vakar ile tâne tâne ve duygu derinliği içinde okurdu. Âyet-i kerîmelerin mânâları üzerinde tefekkür eder ve emirlerini derhâl hayâtına tatbik ederdi. Allah’ı tesbih etmekten bahseden âyetlere geldiğinde “Sübhânallah” gibi tesbih ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ı noksanlıklardan tenzih ederdi. Dua ayetleri gelince onlarla Allah’a münâcaatta bulunur, Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca, hemen Allah’a sığınırdı.

Bazen bir âyet-i kerimeye öylesine teksîf olurdu ki sabaha kadar o âyet ile tefekkür ve niyaz hâlinde bulunurdu.

Ebû Zer -radıyallahu anh- şöyle nakleder:

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir gece, kıyamda sabaha kadar şu âyet-i kerîmeyi tekrarlayıp durdu:

اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ﴿١١٨﴾

“Eğer kendilerine azâb edersen, şüphe yok ki onlar, Sen’in kullarındır (dilediğini yaparsın). Şayet onları bağışlarsan, şüphesiz ki (kudreti ile her şeye üstün gelen) Azîm, (hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapan) Hakîm Sen’sin!” (Mâide, 118) (Nesâî, İftitah, 79; Ahmed, V, 156)

Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- yine bir gün yukarıdaki âyet-i kerîme ile:

“Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir…” (İbrahim, 36) ayetini okudu. Ardından ellerini kaldırıp:

“Allahım! Ümmetim, ümmetim!” diye yalvarmaya başladı. Bir taraftan da ağlıyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:

“-Ey Cebrâil! Gerçi Rabbin daha iyi bilir ama (insanlar da bilsin diye), git, Muhammed’e niçin ağladığını sor” buyurdu.

Cebrâil -aleyhisselam- geldi. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ona, ümmeti için duyduğu endişe sebebiyle ağladığını bildirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

“Ey Cebrâil! Muhammed’e git ve Ona; «Ümmetin hususunda Seni razı edeceğiz ve Seni asla üzmeyeceğiz» müjdesini ulaştır.” buyurdu. (Müslim, Îman, 346)

İşte Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- ümmetine böylesine düşkün ve merhametli idi. Bu hadîs-i şerîfi iyice tefekkür ederek, bizim O’na ne kadar muhabbet beslediğimizi ve muhabbetimizin delîli olarak Sünnet-i Seniyye’yi ne kadar yaşayabildiğimizi muhâsebe etmeliyiz.

Yaşadığımız bu asırda insanın tefekkür ve sorumluluk hâlinin en büyük düşmanı, sanal yüklenme ve sanal medya bağımlılıklarıdır. Gerekli olmayan her türlü dış alâka, farkında olmadan tefekkür ve tahassüs merkezi kalbin kapılarını kilitler ve farkında olmadan insanı sıkmaya başlar. Kalpler sekîneden, itmi’nandan, şükür, sürûr ve huşûdan kısaca rahmânî tecellîlerden uzak kalır. Böyle olunca da sıkıntılar, yalnızlıklar, bencillikler, kaygılar ve öfkeler insanı istila eder.

Şifâmız Hakk’ın kevnî ve kitâbî âyetlerini kalben okuyabilmeye niyet etmek ve bu yolda gayretlerimizi artırabilmektedir.